19 Temmuz 2010 Pazartesi

Oyuncaklanma Günü!

Eğer siz de benim gibi "pazartesi ve muz kabuğu" tadındaysanız, doğasıyla sevimsiz, yıllardır bir türlü alışamadığım bu gıcık günü tatlandıracak, harika bir önerim var! En yakın sinemaya kendinizi atın, devasa bir patlamış mısır, meşrubat, dilerseniz tatlı abur cubur, hatta varsa, aahhh nostaljik Alaska Frigo alın, ve Oyuncak Hikayesi 3'ü izleyin!


Serinin ilk iki filmi kadar sevimli, çok zeki esprilerle, başka filmlere gizli göndermelerle dolu, muhteşem, muhteşem, muhteşem bir devam filmi! Üstelik, çok da iyi kotarılmış olarak hem de, üç boyutlu...

Biz cuma akşamı iş çıkışı Higgins'le en yakın Pathe sinema salonu'nun yolunu tuttuk, 2.5 saat boyunca yüzümüzdeki gülümseme hiç kaybolmadan, bazen de kahkahalara dönüşerek, keyifle izledik filmi...Buzz'ın İspanyol moduna geçtiği muhhhteşem sahnelerde, Bay Patates Kafa'nın tortilla halinde yaptığı casusluk sahnelerinde, gülmekten karnımız ağrıdı...Filmden hemen önce gösterilen, kısa animasyon Gece&Gündüz de ayrıca harikaydı, ona da bayıldık...

Beni biraz tanıyan sevgili dost okurlar iyi bilirler, içimizdeki çocukları çok sever, yaşamın da onları besledikçe güzelleştiğine içtenlikle inanırım...
Leo Buscaglia bombalamaları yapmıyorum inanın, çocuk dünyası böyle rengarenk, böyle saf, böyle bütün algıları açık, cinnoş ve "kafalar bi dünya" haldeyken, yetişkin yetişkin yaşayıp gittiğimiz hayatın tam içinde, arada o çocuğa, zaman ayırarak ve tadını çıkararak üstelik, dolu dolu selamlar çakmak, harika olmuyor mu?!  Bu akşam, işte o içimizdeki minnak kuzunun akşamı olsun hadi!

Bu arada, filmi burada izlediğim için orijinal seslendirmesiyle izledim. Türkçe dublajında Barbie ile Ken seslendirmelerini, yurdumuzun en içimize baygınlık getiren, ama en "gişe yapar oğlum bu, var ya accaip gider" çifti, anlı şanlı Bihter ve Behlül yapmış ki, izleyen varsa ay ne olur söyleyin, nasıldııı?! :)

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Balkabağı Masallar

Cumartesi keyiflisi sevgili dostlar, biraz masal, hepimize iyi gelir :)
Aceleci zamanların gülünesi sevdaları...Eliza'dan yeni bir Külkedisi masalı... http://tiny.cc/g26pv


15 Temmuz 2010 Perşembe

Rose's Cantina

Meksika lokantalarını pek severim; kendiminkini şurada anlattığım bekarlığa veda partilerini de...Dün akşam, burada tanışıp pek sevdiğim 10 kadın arkadaş, haftaya Istanbul'da evlenecek olan sevgili Y. için bekarlığa veda gecesi düzenleyince, mekan olarak da Amsterdam'ın en hoş Meksika mekanlarından Rose's Cantina'yı seçince, alelade bir çarşamba akşamını, müthiş keyifli bir olaya çevirdik!

"Gay street" Regulierdwardstraat'da yer alan, ismi gibi kendi de pek şeker,rengarenk dekore edilmiş bir mekan Rose's Cantina...Her dem tıkabasa dolu, müthiş lezzetli caipirinha ve margaritaları, çook leziz nachosları, fajitasları var...Biz de sürahilerce margaritayı, ortaya et ve tavuk fajitaları söyledik, keyiflere gark olduk.

Gelin hanım'a cart kırmızı tülden bir duvak, hepimize de beyaz tüy hareli melek taçları hazırdı, anlaşıp cümleten bembeyaz da giyinmiştik, pek şenlikli bir gruptuk kısacası...Üstüne garsonları tavlayıp ikna edip, tamamen dolu mekanda, mekana uygun olarak çalan salsa merengue'ler arasına, mekanın bilgisayarından youtube desteğiyle "Yüksek Yüksek Tepeler" patlatıp, gelini oynatınca, hızımızı alamayıp, dümtekler sallalar arasında bolca kıvırtınca, etraftaki Hollandalıların suratını görmeliydiniz!

Hemen ardından, bitişik mekanın önünde, sanki ayarlamışız da gelmişler gibi, abuk bir plastik havuzun içinde, muhhhhteşem vücutlu, duruşları konuşmaları feciii gay, çok cici ve eğlenceli yakışıklılar, çekim yapıyor olmasın?! Koşarsın yanlarına, verirsin kucaklarına gelin hanımı, basarsın deklanşöreee!



Onca margarita üstüne şimdi, bir perşembe baş ağrısıdır kii, akşam oldu olacak, ben daha tam uyanmış sayılmam!!
Pek eğlendik nitekim...Darısı dileyen tüm bekarlaraaa!

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Beş Minare

Sabah şerifleriniz hayrolsun sevgili kurabiyeler!
T24 Çarşamba yazım, farklı etnik kimliklerle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak üzerine, bir kişisel "açılım" yazısı...Beklerim :)

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Denizleri Aş da Gel

İzel'in Hasretim şarkısını hatırladım birden kurabiyeler...Kurtar beni buralardan ne olurrr...Güzeldi :)

Haftasonu Amsterdam'ın en güneşli, en mavili, en keyifli yüzlerinden biriyle tanıştım ki; ben güneşsever yaz kadını, Amsterdam güleç çehresi güneşle iyice aydınlanan şehir, pek sevdik birbirimizi..umarım arayı açmadan yine karşılaşırız. (Burada yazar, yeniden yağmurlara karışmış olan Amsterdam'a dokundurmaktadır)...



Amsterdam Centraal Station 2A platformundan yarım saatte bir geçen Zandvoort aan Zee trenine binince, tastamam 27 dakika sonra orada olunca, hemen istasyonun önünde bekleyen plaj otobüslerine atlayıverince, daha ailevi ve vıcık cıcık kısım için Zaandvoort'da, daha genç enerjili, güzel müzikli cool mekanlar için Bloemendaal'da inince, kendinizi oranın en iyi iki mekanı, Republiek ya da Bloomingdale'e atınca, hava da güzelse, vallahi adeta İbiza!
Feci kalabalık ve şenlikli, öyle huzur kıyamet hiç değil...Kuzey Denizi malum, gri ve bulanık, masmavi Ege Akdeniz sularına alışkın bünyeler denizden çok şey beklememeli, ama Amsterdam'ın uzattığı limonlardan limonata yapmaksa amaç, bu adresler son derece eğlenceli!


Hem Higgins'le cumartesi sabahın köründe gidip gündüzü güneşlenerek geçirdik, hem de geçen hafta iş çıkışı 6 kişilik bir ekip, akşam yemeği, inanılmaz güzel günbatımı manzarası (ki burada buna günbatımı yerine gecebatımı denilebilir, o derece 11de kararıyo yazın hava!) ve muhabbete gittik. Gündüzü ayrı, akşamı ayrı keyif oluyo, etrafta bin türlü farklı insan, kafalar bi dünya gençler, salak salak oynayan yumuk çocuklar derken, ne kitap ne ipod ne bi şey, etrafta gözlem yapa yapa keyifle geçiyo zaman...Bronzluğu da hediyesi! Gelenleri bekleriz...

Dün şampiyon olsalar pek muhteşem olacaktı ama ne yapalım, hem İspanya çok bastırdı ve hak etti, hem hakem hafiften kör, oldukça da sevimsizdi, hepimiz üzerimizde turuncu tshirtlerle kös kös eve döndük...

Bu arada Uykusuzcumcum DNS ayarlarına hopşinanay bir şeyler yaptı (anlamıyorum işin tekniğini Necmicim, napıyım?!), bloga Türkiye'den de girilebiliyo sanırsam! Eski ve yeni yazılara, buyrun efendiiim!

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Sürreal Dünya Kupası


Almanya'dan Kahin Ahtapot Paul, Singapur'dan Büyücü Papağan Mani, Hollandalı porno yıldızı Bobbi Eden ve kupa vaatleri derken, ortalık karnavala döndü! Eliza gözünden dünya kupası yazısı, bugün T24'de..beklerim :)
http://www.t24.com.tr/content/authors.aspx?article=2209&author=58

08 Temmuz 2010 Perşembe

Yalıçapkını

Absalom'a...

Günlerden bir yaz, zamanlardan bir boştu.
Akdeniz kentlerinden birinde bir adam, uzun, upuzun yıllar düş peşinde koştu...

Adam komikti, zekiydi, zaman zaman esrik ve çoğunlukla eğlenceliydi. Kendiyle dalga geçebilenin, hayatla dalgasının da az tuzlu olduğunu bilenlerdendi. Kuşlardan en çok yalıçapkınını, kentlerden mutlaka su kenarında olanları severdi. Fazla darlanmaya gelemez, ama nedense hep daraltan kadınları seçerdi!
Adam bir yandan gülmeyi sever, bir yandan ağlayamadığına üzülürdü. Bir yandan sevmeyi ister, diğer yandan bireyselliğiyle övünürdü. Aşık oldu, kırıldı. Aşık oldular, kalpler kırdı. Sevişme mevsimlerine hayalkırıklıkları karıştı.
Ne zaman ki tanışmaları tesadüfe, kendini tanımayı hayata, başkalarını tanımayı zamana, yaşanmışlıkları takvimlere, beklentilerini evrene bıraktı, dinginlikle tanıştı. Hemen ardından da baharla...

Bahar, güzel yüzlü, güleç çehreli, minyon, esmer, hoş bir kadındı. Aşık oldu, kırıldı. Aşık oldular, kalpler kırdı. Uzun süren birkaç ilişkisi de çeşitli ıssızlıklarla bitti, araya hayat karıştı.

Bir gün, ortak bir dostun yemek davetinde, kadınla adam tanıştı. Kıvılcımlar çakmadı, havai fişekler patlamadı. Çok fazla aşk filmi izlemenin yan etkilerini unutturan, olağan tanışmalardandı. Masada yanyana düştüler...
Kısa sohbetler, birkaç kadeh rakı, biraz kavun, biraz peynir, biraz meze arasında, ufak kahkahalar duyulmaya başladı. Tanıştırıldıklarında birbirlerinin ismine dikkat etmediklerini sonradan fark ettiler. İsimsiz sıcaklıktan mı ürküp bilinmez, sohbetten epey sonra, tanışma faslına geçtiler.
"Ben Bahar" dedi kadın.
"Neden?"
"Nasıl yani neden?"
"Neden Bahar koymuşlar ismini?"
"Nisan ayında doğmuşum. Uzun yıllar beklendikten sonra gelen ilk ve tek çocukmuşum, baharlanmışlar...Sen?"
"Ben A...İsmimi annemin o yıllarda bayıldığı bir aktörden almışım. O gün bugün, hayatı sahne yapmaya yazgılandım galiba! Çok konuşuyorsam ondandır..."
Gülümsediler...
Birbirlerinin sohbetinden hoşlandıklarını fark ettiler.
Birinin sohbetinden hoşlanan her düşkırığı yetişkin gibi, ürktüler.
Ürkünce kendini bileyleyen her erişkin gibi kendilerini tutamadılar, devam ettiler.
Yakamozlu bir akşamdı, gece güne dönmeden ayrıldılar, bir daha görüşmek üzere sözleştiler.

Adam dünlük tutardı. Bir gün önce yazdığını yeniden okumayı pek sevmez, günlük tutanları anlamazdı. Dünlüğüne bu akşamı yazdı, ilk kez yazdığı sayfayı koparmadı, gelecek dünleri beklemeye karar verdi...

01 Temmuz 2010 Perşembe

TV Keyfi

Amerikan lise filmlerine, sulu zırtlak olmadan ince mizaha, bir de My Fair Lady (Elizaaa) başta olmak üzere tüm müzikallere bayılan bünyeme, Glee öyle keyifli bir seyirlik oldu ki anlatamam!

Lost bitmiş, FlashForward hayalkırıklığı olmuş, Gossip Girl entrikaları fazla gelmişken; Ezel "e noldu ki şimdi"de ara vermiş; Aşk-ı Memnu'da berduş Behlül kaçmış, çapsız Ednan uyanmış, salak Nihal sarsılmış, evlerden uzak Bihter "kendini intihar etmiş", Firdevs'in ağzı burnu birbirine karışmışken; ben zinhar başka Türk dizisi kaldıracak sabır selamete sahip değilken; Glee'nin ilk sezon 22 bölümü tastamam 2 haftada, pek eğlendirerek bitiverdi...

Ohio'da bir lisede, şov korosu yarışmaları için hazırlanan, hepsi birbirinden "loser", ama hepsi de pek şeker bir ekip bir arada...Koroyu yöneten (ah canım) Mr. Shuester'ın ezeli düşmanı, dizinin en bayılınası performansını sergileyen çatlak beden hocası Sue Sylvester muhteşem! Müzikal performanslar inanılmaz, ara hikayeler de gayet eğlenceli...Madonna ile Lady Gaga bu diziye öyle hastaymış ki tüm şarkılarını kullanma izni vermişler. İlk sezon 15. Power of Madonna bölümü ile 20. Gaga bölümleri de en iyilerdendi zaten...
Ben diziport.com/'da izledim, pek eğlendim, tavsiye ederim!

30 Haziran 2010 Çarşamba

Beni Deliler Anlar - Küçük Aptalın Büyük Dünyası


2 kitap birden okuyorum bugünlerde...Biri yeni bitti, diğerini yarıladım. Biri "dizüstü edebiyat"ın ilk örneği, diğerinde cümle kurguları düpedüz ustalık seviyesi...Biri gencecik Pucca, diğeri yaşam dolu Sevim Burak...İki çiçek kafalı kadın, biraz uçuk, biraz esrik, biraz bilge...


Beni Deliler Anlar

"açıkgözler için hiçbir şey yazmayacağım. dünyalarını kaybetmişler için, kendim için yazacağım-erken bunamışlara-hayalperestlere- çok acıklılara- bu dünyadan gitmek için hazırlık yapanlara yazacağım.yalnız aklını kaybetmişlerle bu dünyayı paylaşacağım. aşktan aklını oynatanlara-şizofrenlere-aşırı romantiklere- ve aşırı sadistlere"...

...başlangıcıyla fazla söze yer bırakmadan, sözcüklerle ustalıkla oynayarak yazıyor Sevim Burak. İnsan okudukça şaşıyor, kısacık yaşamında biriktirdiği bilgeliğe, deliliğin sınırlarında gezindiğini hissettirirken bir yandan çarpıcı anlatımına...Hem içlendim, hem çok sevdim.

Yaşasa dün 79. doğumgününü kutlayacakmış Sevim Burak (d.29 Haziran 1931, İstanbul - ö. 30 Aralık 1983, İstanbul), iki kez evlenmiş. İlk evliliğini 18 yaşında, keman sanatçısı Orhan Borar ile yapmış. Bu evliliğinden oğlu Karaca Borar dünyaya gelmiş. İkinci eşi ressam Ömer Uluç'la evlenmesinin ardından Sevim Burak 1961'de sipariş üzerine elbise diktiği butiğini kapatıp tamamen hikâye yazma üzerine yoğunlaşmış. İkinci evliliğinden Elfe Uluç adında bir kız çocuğu dünyaya getirmiş.


Sevim Burak, ilk hikâye kitabı Yanık Saraylar'ı 1965'te yayımladı. Çocukluğunun geçtiği Kuzguncuk'u anlatırken hikâyelerde adı geçen kişilerin pek çoğuyla ilgili ipuçları da verir. Sevim Burak eserlerindeki kahramanlara verilen isimler, yazarın çocukluğundan hatırladığı isimlerdir. Yani hikâyelerde geçen isimler, gerçek kişilere aittir. Lakin hikâyenin kendi gerçeğine göre yeniden düzenlenmiştir.
Öyküleri bilinç akışı tekniğinin yetkin örnekleri olarak kabul edilir. Genellikle kadın sorunlarını anlattığı yapıtlarında şiirsel bir dil kullanmıştır.



Bu kitapta Güzin Dino'ya, Ömer Uluç'a, en çok da oğlu Karaca'ya mektupları var. Mektuplarını yazıp yazıp bozduğunu, göndermeyip unuttuğunu, beğenmeyip sakladığını anlatıyor sıklıkla; mektuplarını da yazarlığına bağlıyor.

"..hikayeleri de bir türlü baskıya veremem. Daha içtenini yazabileceğimi kendi kendime inandırmak isterim. Böylece hikayeler bitmez; bir yenisi, daima bir yenisi başlar. 1 hikaye 100 hikaye demektir benim için, 100 hikaye de 1 yılda biter. Bazen de bitmez. Benim için yazar olmanın güçlüğü burada..."

Yazma, yaşama ve sevme reçetelerini sevdim, ilk fırsatta öykülerini de okumak isterim.

"Hayat, iki kişinin karşılıklı gelip, beş aşağı beş yukarı birbirlerinin anlayacağı hikayeler anlatmalarından ibarettir"...



Küçük Aptalın Büyük Dünyası

Blogunu çok düzenli izlemediğim Pucca'nın, Cem Mumcu tarafından keşfi; ve Küçük Aptalın Büyük Dünyası'nın, çok akıllıca bulduğum Okuyanus "Dizüstü Edebiyat" serisinin ilk kitabı olarak lansmanıyla ilgili blogger'sal bir heyecan, merak, hafiften imrenme, destek, birçok karışık şey hissetmiştim.
İlk Türkiye seyahatimde hemen kitabı edindim, hoop diye de bitti...

Kitap bittikten sonraki duygularım, EkşiSözlük'de hem canımın köşesi DereotundanNefretEderim'in yorumundan, hem de MaviKedi'nin yorumundan beslenebilir...

semtin ilk kitabıdır, blog semtinin ilk kitabının yazarı da pucca'dır.

kitabı aldım ve hemen avm'nin yürüyen merdivenlerinde okumaya başladım. adı üstünde dizüstü edebiyat'tan çıkan kitaba yok "türkçe'yi bilmeyen kitap yazıyor" diye bok atmaya çalışanlara hak vermek imkansız. pucca, blogu olduğu için kitap çıkartabildi. şimdi kitabı çıkacak diye über bir dilbilgisi üstadı gibi yazmasını mı istiyorsunuz. hem ne oldu o "herkes okusun, herkes yazsın" havalarınıza lan.
(dereotundannefretederim, 19.06.2010 18:53)



almayacağım kitaptır. öncelikle mevzubahis yazarı tanımıyorum, onu belirteyim. blogunu da bir kaç kez girip okumuşluğum var. o kadarı yetti. zira yazdıkları oldukça eğlenceli olmasına rağmen, daha fazlasını vermiyordu. tipik bir ''hayattaki en büyük amacım bir adamı nikah masasına oturtmak.'' kadını bloguydu. sex and the city'i de sevemedim zaten. yine de insanların bu tarz bir eğlenceye ihtiyaçları olabileceğini düşünerek, takipçi sayısının bu kadar fazla olmasına hiçbir zaman şaşırmadım.
ve fakat kitap deyince, orada bir durmak istiyorum. okuduğum bütün kitaplar şöyle edebi, böyle bilimsel ayağı yapmayacağım. ama etrafımda o kadar güzel öyküler yazan bir sürü insan varken, böyle bir kitabın 20 tl'ye satılmasını tuhaf bulma hakkımı saklı tutuyorum. ekşi sözlük olarak rüştünü ispatlamış insanlara bile bok atabiliyorken, içimizden birine kıyak geçmek içimden gelmiyor. üzgünüm.
(mavikedi, 27.06.2010 22:32)

Kitapta içimi acıtan itiraflar, Pucca'nın çocukluğuna gidip, saçını okşayasım gelen anılar kadar; beni pek eğlendirip güldüren komik anlatılar, hepimizin liseli aşklarında ne yaratıcı isimler uydurduğu üzere eğlenceli lakaplar (Erik, Pekmez ve EsmaCeyhan) da oldu.
 
Pucca'nın üslubunu her zamanki gibi arada içten ve eğlenceli, bazen de fazlaca ağzı bozuk ve özensiz buldum. İsmi dizüstü edebiyat bile olsa, intihar girişimlerinin tümünden "intihar etmek" diye bahsedilmesi gibi hatalarınsa, yine de editlenmesi gerektiğini düşünenlerdenim.
 
Yaşadıklarıysa bana öyle etrafta bok atılacak denli gerçeküstü, fazla hareketli filan gelmedi; aksine, olayları gayet akıcı ve içten buldum, çok fazla da "aman Allahım bunlar da yaşanır mııı" olmadım...
 
Pucca'ya, içinde hem "Belki Yakarım bu evi, kurtulurum ikimizden" manyaklığını; hem Sezen Aksu'dan kendine hayal annesi yapacak denli acıtılmış yılları; hem "Çivi çiviyi bazen sökmüyor, daha da duvara işliyor" bilgeliğini; hem de "Siktir! Erkeksiz hiçim lan ben!" varoşluğunu taşıdığını düşündüğüm, farklı bir karakter olarak selam ediyor, pek başarılı satışlar diliyorum...

Gül evladım gül, Harvardlı oldun!


Sabah şerifleriniz hayrolsun şekerler...
T24 Çarşamba yazısına beklerim!

http://www.t24.com.tr/content/authors.aspx?article=2166&author=58

29 Haziran 2010 Salı

Zürafa Kafası


Öyle özledim, öyle özledim ki buradan sıklıkla yazıp çizip yorumlaşıp haberleşmeyi...Hem bazılarınız mesaj ya da yorum attı, artık girebiliyorum bloga hadii diye, sen boş bırakma T24 dışında da yaz yine diye; ben de 1.55 boyumu unuttum kendimi kocaman sandım, öyle gönendim, öyle içlendim, geldiiiim..



Kısa kısa Eliza...
Haftasonu Bodrum'a gidip geldim düğün için, Haziran sonunda Bodrum'a yağmur indi. Keramet bende mi, artık gerçekten bilemiyorum!!

Bodrum'da soğuk algınlığına yakalanmış bi salak olarak, elimdeki işleri tamamlayıp eve yatmaya gitmek istiyorum, ben istedikçe yeni bi sevimsiz iş çakılıyo, içim şişti!

"PMS muzdaribi" değil, "nerde kaldın kahpe MS muzdaribi" hallerdeyim; çenem akneli, göğüsler Samantha Fox, eller ayaklar Semra Özal, gelgelelim hareket yok, hadi bak gel vallahi karın ağrısından şikayet etmiycem diye karnıma bakaraktan saçmalıyorum.

2 kitabı aynı anda okuyorum...Pucca günlüğü ile Sevim Burak mektupları...
Aşk-ı Memnu Lost'lara karıştı, Ezel'de kartlar yeniden karıldı, Gossip Girl ile Glee'ye sardım, TV yazılarımdan uzak kaldım.
Meğer sözcükler birikmiş de inci gibi içime dizilmiş...Bilahare yazıcam.
Ama bitirmeden, hem de görselle köprüyü kurukuruvererekten açılışı kapanışı, bi Zürafa anısıyla yapıcam!

Ben üniversitedeyim, bi çocukla çıkıyorum. Çocuk bizim yazlığa beni ziyarete geldi. Benden 9 yaş küçük ve süper komik olan kuzenim de vücut çalışmış, yüzücü müzücü abi klasmanından niyeyse bi beğenmiş çocuğu herhalde, ona "zürafa" adını taktı. Bizim aile zürafaya bayıldı da, Allah beni affetsin, çocuk yüzücüydü filan ama sıkıcıydı, bi ben bayılamadım! Daha sonra çocuğu salladım, ama onun ve ardından gelen çeşitli adayların ismi Zürafa kaldı yadigar...
Üstünden yıllar geçti, artık kocaman üniversiteli genç olmuş kuzeni görmeye ablasıyla birlikte Kıbrıs tatiline gitmişiz, büyülü bi yer olarak beynime kazıdığım Girne limanında biraver muhabbeti yapıyoruz. Kimler geldi kimler geçti'ye sarmışken söz zürafadan açıldı, "yahu o çocuğun adı neydi" dedi bizimki, söyledik. "Peki, güçlü vardı bi de, onun ismi neydi?" dedi, "Güçlüydüüü" dedim ben, bi tur koptuk, onunla dalga geçtik vay sen Güçlüyü de lakap mı sandın diye, "benim suçum ne, sen takılmışsın öyle Şirinler gibi!..." dedi komik kuzen, "...Allahtan Higgins'e aşık oldun da, toptan rahat ettik. İsmi güzel kendi güzel. En zürafaaaa!"... :)

17 Haziran 2010 Perşembe

Bu Bloga Türkiye'den Erişmek Tehlikeli ve Yasaktır!

Yıllardan 2010. Aylardan Haziran...

Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı, çok ama nasıl da feci sakıncalı site Youtube'un derdine düşüp de Google'ın IP havuzlarıyla oynadığı için; Google'ın 4 ana uygulamasına erişim sağlanamadığı gibi, Google Analytics'e kaydolan tüm şirket web siteleriyle birlikte, Google'dan domain name almış kişisel bloglar da şu an için Türkiye'den açılamıyor.  

Cumartesi günü uzuun uzun T24'de de dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım gibi (önce kendim anlamam lazım cicim!!) TİB, bu konuda yaptığı basın açıklamasında şöyle diyor;

"...Sonuç olarak http://www.youtube.com a erişim amacıyla kullanılan ve tarafımızca engelleme tedbiri kapsamında güncellenen IP adreslerinin arkasında farklı şirketlere ait alan adı veya çeşitli hizmetlerin barındırılması bu şirketlerin kendi tercihleri ve sorumluluklarındadır."

Tam anlayan varsa bana da anlatsın rica ediciim, ama sanırım şunu demeye getiriyor;
"Ben bilmem, Google bilir. Size, bizim yasaklarımıza rağmen ara kaçışlar yapabileceğiniz patikalar sağlamasalardı, hanyayla konyayı görmezlerdi. Tirbiyesizler..."

Adresini şimdilik tekrardan -.blogspot- uzantısına döndürüp değiştirmemeyi seçen; zira "eksikliğini görmeyeyim" diye dilediğim sevgili okurkuşları bildiği üzere T24'deki köşesinde de blogun ismini kullanan Eliza'nız iyi günler diler, elma yanaklardan öper...

Çarşamba ve Cumartesi günleri yeni yazılarla www.t24.com.tr'de sabah kahveniz, akşam çayınız, keyif şarabınız, baygınlık limonatanız, can yorumlarınız eşliğinde; konuşasınız geldikçe elizadoolittle79@gmail.com adresinde; "kısa kısa Eliza" formatlı tvitlemeler için de http://twitter.com/elizaamsterdam köşesinde Necmi'yle birlikte bekliyoruz yavrucuum! Ve tabii...

16 Haziran 2010 Çarşamba

Ekseni Kayanlar Klübü

Canlarım,
Sanmayınız ki ihmallerdeyim...Vallahi ölücem yoğunluktan ve yorgunluktan! Özledim pek çok ayrıca...
Az toparlayayım tempoyu, gelip de sayfalar doldurmazsam olmaz..O esnada, T24'de özlem gidersek? Bayılırım!

Bugün kimlerin kulağı çınlamadı ki...Cübbeli Ahmet Hoca'dan Demet Akalın'a, Sibel Arna'nın dans eden dadısından Eric Clapton'a, topyekün halaydayız, vuvuzelasını kapan gelsin hadiii!

http://t24.com.tr/content/authors.aspx?article=2109&author=58


02 Haziran 2010 Çarşamba

Seks ve (Bizim) Şehir*

* Yazı, T24'de yayınlandı.



Sex and the City’nin devam filmi, ABD ve İngiltere’de geçen hafta vizyona girmiş ve ortalığı birbirine katmıştı. Batılı eleştirmenler, basına özel gösterimin ardından, filmi yerden yere vurmuş, 'can sıkıcı', 'dizinin ruhuna aykırı', 'ırkçı' ve 'Müslüman-karşıtı' sıfatlarıyla taşlamıştı. Buna rağmen film, gösterildiği salonlarda daha ilk günden milyon dolarlık gişe hasılatı yapmıştı.



Filmin Türkiye vizyon tarihi de 4 Haziran olarak belirlenmişti. Dünyanın en prestijli moda dergisinin Türkiye’deki temsilcisi Vogue (ya da Hüseyin Çağlayan’ın reklam vurgusuyla Vögg) dergisi de bu cuma vizyona girecek olan film için dün akşam İstanbul’da özel bir davet düzenlemişti. Küçükçiftlik Parkı'nda, ilk gösterimin ardından, bir de parti düzenlenecekti.


Daha sonra, Doğuş Medya Grubu, pazartesi gününü kana, ülkemizi yeni belirsizliklere boğan üzücü gelişmelerin ardından, organizasyonu iptal ettiğini duyurdu. Bu, son derece anlaşılır; provokatif başlıklar yüzünden güvenliği bile tehlikeye girebilecek partinin iptal edilmesi, kuşkusuz, sağduyulu bir karar.


Ne var ki, filmin vizyona giriş tarihi de, bir basın bildirisiyle, yeni bir tarih belirtilmeden ertelendi. Türkiye’de bu film ile aynı anda vizyona girecek olan diğer filmlerin hiçbiri; ayrıca 31 Mayıs gecesi düzenlenen ve herkes tarafından çok beğenilen Bob Dylan ve 3 Haziran’daki Rihanna konserlerinin iptal edilmemesi dikkat çekici.




* * *


Derinden, çok uzun vadeli ve istikrarlı bir dış politika duruşu sergilenmeden, rüzgarın estiği yöne doğru ve yüzeyde kalan yansımalarla kurulan ilişkilerin, ürkütücü sonuçlarından ikisini aynı anda gördük dün...ki bu süreçle ilgili kanımca en sağlam, en çok yönlü analizlerden birini, yine Doğan Akın, Pazartesi günkü yazısında yapmıştı.

Kalbimiz önce İskenderun’da, ardından Mavi Marmara’da attı, üzüldük, kızdık, korktuk. En çok da korktuk.

Ben kendi adıma, geleceğin belirsizliğinden, İsrail’in fütursuzluğundan, dünyayı ve hepimizi nelerin beklediğinden korktuğum kadar, dün Taksim Meydanı’nda ve Ankara’da büyükelçilik konutunun önünde sergilenen görüntülerden de korktum.


Özellikle, Taksim Meydanı’nda düzenlenen protesto mitingindeki, hangi sürat ve organizasyonla toplandıklarını anlayamadığım, heykellere başörtüsü takan, tekbir getirip intikam çığlıkları atan kin ve nefret dolu lumpen güruh; hani olur ya, Türkiye'ye şeriat gelirse nasıl bir görüntü olur; İstanbul’un bohem, yaşanmışlık dolu, özgür yüzlü İstiklal Caddesi nasıl bir çehreye bürünür; nasıl, neden ve hangi süreçlerle toplum bu insanları yarattı düşüncelerini, yeniden aklıma düşürdü ve bana kalırsa, bu görüntüler, en az İsrail’in kendisi kadar korkutucuydu.


Haksever, vefalı, dost canlısı sandığımız bazı vatandaşlar, en ufak bir dolduruşla, olayda hiçbir dahli bulunmayan Türk Musevi komşularına, nasıl bir birikmiş nefreti yeniden yansıtır, 6-7 Eylül sinyalleri nasıl yeni baştan alınır; bu olasılığı görmek de çok korkutucuydu.


Diğer yandan, kendi başkanlarıyla, polis ve güvenlik teşkilatlarıyla ve devletin üst düzey kurumlarıyla açık seçik dalga geçebilme özgürlüğü taşıyan bir ülkenin yapımı olan; hiçbir politik iddia taşımayan; dibine kadar romantik komedi türünde bir filmin; Birleşik Arap Emirlikleri ile ilgili eleştirel görüşler belirtiyor diye, Türkiye’de apar topar gösterimden çekilmesi; birilerinin, birilerini bunca sindirebilmesi de korkutucuydu.

* * *



Geçen hafta, burada da izleyebildiğimiz bir Türk televizyon kanalının tartışma programlarından birinde, “bu filmmm, müslüman karşıtıdırrr” diye gürleyen kızgın beyamca’ya sunucu soruyor; “efendim, henüz Türkiye ile Avrupa’da vizyonda değil ama, siz Amerika’da mı izlediniz?”.


“Yoo, ben filmi izlemedim” diyor kızgın beyamca, stüdyoda durum komedilerinden fırlamış gibi görünen garip bir sessizlik yaratarak; o anda, fonda, bir tek gülme efekti eksik, onu da ben ekran karşısında ivedilikle sağlıyorum!


Sanmayın ki, ben de etrafta bolca bulunan bu kızgın beyamcalar, sinirli hanımteyzeler gibi işkembeden atıyorum!


Sex and the City 2, Amsterdam’da geçtiğimiz Perşembe günü vizyona girdi. Perşembe, Cuma ve Cumartesi günü bilet almayı denediğim tüm seanslar dolu olunca, filmi sonunda, Pazar günü suarede izleyebildim. Zaten, neredeyse Sex and the City ile duygusal bir bağı olduğunu bile söyleyebilecek bir kişi olarak, hemen izlemesem çatlardım.

* * *



Seks ve Şehir, bilmeyen kaldıysa eğer, Candace Bushnell'in aynı adlı romanından televizyona uyarlanmış olan, ABD`de 1998-2004 yılları arasında toplam altı sezon ve 94 bölüm olarak yayınlanmış bir televizyon dizisi.


Dizide, kariyer sahibi ve başarılı, “büyük elma” New York’ta yaşayan dört kadın arkadaşın öyküsü anlatılır. Bir yandan, modern ve kariyer sahibi kadınların duygusal ve cinsel yaşamlarından kesitler sunarken, diğer yandan bu profildeki kadınların hayattan ve ilişkilerden beklentilerinin neler olduğu konusunda küçük ipuçları verir.


Cesur, zaman zaman oldukça müstehcen, bazen gerçek olamayacak kadar pırıltılı ve şımarık bir dizidir. Öte yandan da zeki diyaloglar, derinde yatan duygu, aşk arayışı, kadın dayanışması ve dostluğu, moda düşkünlüğü anlamında, Batı’lı, kentsoylu ve eğitimli kadınlar adına, evrensel bir birleştiriciliği, ince bir mizahı, keyifli bir inandırıcılığı vardır.


Böyle farklı bir bileşke sunabildiği için de, milyonlarca insan tarafından çok sevilmekte, 2008’de vizyona giren ilk film de, geçen hafta vizyona girip yankıları süren ikinci film de, kapalı gişe oynamaktadır.

* * *

Son filmde, kendi adıma, dizinin büyük hayranı olduğunu belirten Penelope Cruz’un konuk oyuncu olarak yer aldığı kısacık bar sahnesine, tüm eleştirilere rağmen Liza Minelli’nin Beyonce şarkısıyla yaptığı şova, Carrie’nin, gay arkadaşı Standford’ın düğününde “sağdıç” olarak giydiği Dior smokine, Charlotte ve Miranda’nın annelik üzerine iç döktükleri sahneye bayıldım.


“Kızların”, artık makyaj ve botoksla gizlenemeyen, oldukça yaşlanmış halleri; gişe beklentisi yüzünden üst üste devam filmleri yapılan her lezzetli yapım gibi, tekrarlandıkça bozulan tadı; her konuya dokunalım derken hiçbir derinlik sunamadan, Carrie ve Mr. Big evliliğinde bile bize eskiden hissettirdiği özdeşleşmeyi hissettirememesi ve bu anlamlarda dizinin “kutsal” ruhuna ihanet etmesi, benim de eleştirebileceğim noktalar olsa da, yine de, hoş bir seyirlik olarak, filmi zevkle izledim.


Zaten bunlar da, filmin topa tutulmasının asıl nedeni değil...
Filmde, 4 kadın, bütün masrafların karşılandığı bir gezide Abu Dabi’ye gidiyorlar. Orada, Ortadoğu’nun son derece bağnaz ve kadınlara tümüyle ikinci sınıf insan muamelesi yapan kültürüyle karşı karşıya geliyorlar.


İlk kez peçeli ve çarşaflı kadınlar görüyor, bir yandan da “yeni Ortadoğu’nun”, şekilci Müslüman yaklaşımlarına tanık oluyorlar. Filmde, Carrie’nin, baharat çarşısında ilk kez duyduğu ezan sesini huşu içinde dinlediği an vurgulanırken; ya da örtülü kadınlarla, açık seçik asla dalga geçmezken, fosforlu pembe haşeması ve türbanıyla havuza girmiş, ve doğallıkla, tüm aykırılığıyla dikkat çeken bir kadına, kendi aralarında gülüştüklerini izliyoruz.


Samantha’nın ahlak polisine yakalanmasından sonraki sahnelerin bazılarını, ben de abartılı ve gereksiz bulsam da, filmin bunca yankılanacak denli Müslüman düşmanı olduğunu da hiç düşünmedim.


Ayrıca, uluslararası arenadaki, özellikle 11 Eylül sonrası giderek yükselen, müslümanlığa karşı son derece olumsuz bakış açısı, ne bu filmle ortaya çıktı, ne de beslendi.

* * *


Özgürlükler alanında yaptığı çalışmalarla tanınan, Fransa`nın önde gelen laiklik uzmanlarından olan ünlü Fransız hukukçu Prof. Dr. Jacques Robert, Danimarka’daki islami karikatür krizinin ardından, Zaman gazetesine verdiği röportajda, Batı`da İslam`a yönelik olumsuz bakışın büyümesinde, son yıllarda yaşanan ekonomik krizlerin ve El-Kaide gibi örgütlerin eylemlerinin büyük rol oynadığını, derinlemesine anlatıyordu.


Dünya gazetesinde yayımlanan başka bir haberde, Etnik çatışmalar ve azınlıklar konusu uzmanı Bath Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Stefan Wolff, Türkiye`nin AB üyeliğinin medeniyetler çatışmasını önleyeceği görüşünü belirterek, “bazı insan ve gruplara ne kadar ters gelirse gelsin, farklı fikirlerin yayımlanmasına hoşgörüyle bakılması genelde doğru ve tartışılmaması gereken bir ilkedir” görüşünü savunuyordu.


Bugünse biz, bir yandan, hangi nedenle olursa olsun terörü lanetler, haksız yere öldürülenlere, karanlık ve engebeli geleceğimize üzülürken; diğer yandan hem inançlı ve maneviyatı yüksek bireyler olup, hem çağdaş, açık görüşlü ve farklılıklara karşı hoşgörülü olabilmeyi öğrenebilecek miyiz diye kaygılanmaktayız.


Bırakın “medeniyetler birleşmesini”, kendi yurdumuzda barışçıl bir birlik sağlayabilecek miyiz diye düşünüyor ve duyarlı aydınlar olarak, ekseriyetle korkuyoruz...


Özenle, çabayla, özellikle, kendi yurdumuzda “biz ve onlar”laştırıldık.


Şimdi, büyük güçlerce kurgulanan ve aracılarıyla ilmek ilmek işlenen, “Ilımlı İslam, yeni Ortadoğu” modeline, düşünsel, sivil, demokratik ve yasal yollarla topyekün kafa tutacağımıza, ne acıdır ki, “onlar” sıradan bir filmden korkuyor, “biz” ise, o sıradan filme gitmiş olduğumuz için suçlanmaktan...


İşte Benim Adaylarım!



Kurabiyeler, bilirsiniz gezmeyi pek severim, ETS'nin nedense yeni duyduğum kampanyasına bayıldımm!

ETS Tur’un “Size bir İş Teklifimiz Var” sloganıyla lansmanını yaptığı kampanyası "İşte Benim Tatilim" için, binlerce aday arasından ilk 10 seçilmiş.

O 10 çift içinden seçilen ve Etstur tarafından “işe alınan” çift, ilk olarak programlarını, kendilerine sağlanan seyahat danışmanlarının da yardımıyla, yurtiçi ve yurtdışı seçenekleri katarak belirleyecek.

İlk tatillerine 15 Haziran'da çıkacak çift, her gün yaşadıklarını fotoğraf, video ve bloglarıyla paylaşacak. Şanslı çift, seyahatlerini 31 Aralık'ta yapacakları yılbaşı tatili ile sonlandıracak.



İlk 10 çiftten biri, benim çooook can arkadaşım, Dubai'de yaşayan Gökçe ile Timur! 2 dakika ayırıp onlara oy verirseniz, siz de oy verenler içindeki çekilişle, hediye kazanabilirsiniz!!!

http://www.istebenimtatilim.com/teklif2Haziran/Gokce-Timur.jsp

28 Mayıs 2010 Cuma

Engin

Bilgisiyle, birikimiyle, nüktedan üslubuyla, ismine yaraşır bir usta, Aydın Engin. Gazeteci-yazar, Türk romanının en iyi kalemlerinden Oya Baydar'ın eşi, Cumhuriyet'in Tırmık'çısı, T24'ün e-Tırmık'çısı ve baş yazarı. Bu haftasonumu öyle bir çiçeklendirdi ki, gururla siz kurabiyelerle paylaşmadan edemedim!
Biraz Övünelim başlıklı, şuradaki yazısına, T24 yazar takımıyla ilgili yazarken, şunu da eklemiş;

..."Keza o iki genç kadın; biri Nil Aldemir, öteki Eliza Doolittle mahlâsıyla yazan o iki genç kadın. Eskilerin üslup kıvraklığı dedikleri anlatım hünerleri beni çileden çıkarıyor. Dili böyle zengin ve yapmacıksız kullanmayı bunlar nereden öğrendiler acaba? Kıskançlığımı yatıştırmak için “Aslında o yazıları anneleri, babaları yazıyordur da, altına onların imzalarını koyuyorlardır” gibisinden teselliler bile aradığım oldu. Ama Doğan Akın, o yazıları onların yazdıklarını söyledi, büsbütün ifrit oldum..."

Sağolun hocam, çok ama çok teşekkürler!
T24 yazılarının aldığı tepkiler pek mutlandırıyor beni zaten...Bugün daha önce blogda da yayınlamadığım, yeni bir "Gerçek Masal" var; Uyumayan Güzel...Beklerim, öperim kucaklarım...

Cote d'Azur




24 Mayıs Pazartesi günü burada resmi tatildi. Noel'e kadar Hollanda'da son resmi tatil olan bu uzun haftasonunu değerlendirelim diye düşünerek uzun zaman önceden Expedia.nl'de saatlerimizi geçirmiş, otel-uçak ve araba kirasını birleştiren olabildiğince makul bir paket program bulmuş ve 2 çift olarak güzel bir Güney Fransa gezisi ayarlamıştık...


Fransız Riviera'sı ya da Cote d'Azur diye de bilinen bu bölge, İtalya sınırında Menton şehrinden başlayan, içine Monaco Prensliği'ni alarak, Fransa'da St.Tropez'ye dek uzanan sahil şeridinden oluşuyor. Bölge, Mavi Kıyılar gibi bir anlama gelen ismini, Stephen Liegeard'ın 1887'de basılan kitabı "La Cote d'Azur"dan almış. İsmine pek yaraşan pırıltılı bir güzelliği var...
Maviyi yeşile yakıştıran tipik Akdeniz manzaralarıyla biz Türkler için bilindik; tesisler, servis, irili ufaklı kasabalar ve inanılmaz bir lüks tüketim ile ise gerçekten çok etkileyici bir bölge...


Bölgenin, deniz doldurularak sahile kondurulan tek havaalanı Nice'de yer alıyor. Cote d'Azur üzerindeki, bence en güzel şehir olmasa da, gecelemek için, koyun ortasındaki konumuyla en uygun şehir Nice. Oteller de, diğer yerlere göre, nispeten uygun fiyatlarla burada bulunabiliyor. Biz de, Nice'e uçtuk, havaalanı Budget ofisinden pek rahat pek geniş Renault Scenic arabamızı aldık, bizi sabahın kör saatinde ölsek bile almayacaklarını bildiğimiz otele uğramaya bile kasmadan, direkt Cannes tarafına devam ettik!


Yollar biraz karışık olsa da, hem olabildiğince deniz kenarında kalmak istediğimizden yukarılardaki otoyollara hiç girmeden sahilden devam ettik, hem de TomTom denen, keşfedenin elleri balla ovulası harika minik rehberimiz ön cama yapışmış olduğundan, heeer yeri elimizle koymuş gibi bulduk! Bu TomTom'lar  navigasyon aletlerinin en harikaları biliyorsunuz...Türkçe de dahil, onlarca dil seçeneği dışında, size yol tariflerini ünlülerin ağzından veren, şuh konuşan, Star Wars karakterleri gibi konuşan, bir sürü eğlenceli opsiyon var! Dön dedi dön, ikinci sağ dedi hadi, derkeen, yollar gerçekten çok kolaylaşıyor...


Gün 1:
Nice-Cannes arası, yaklaşık 45 dakika sürüyor. Yol üzerindeki ilk durak, tatlılar tatlısı kasaba, Antibes. Biz de bu kasabada durup, sabah 6 uçağıyla gelmiş olduğumuz ve Antibes'e geldiğimizde daha yeni 9 olmuş olduğu için kahvaltımızı ettik, inanılmaz lezzetli kişleri ve eklerleri olan bir pastaneye sabah siftahı olduk. Ardından irili ufaklı sahil evleri, minik meydanları, ufacık bir gezi treni ve muhteşem bir antika pazarı olan bu kasabayı keyifle gezdik.





Antibes'den sonra, sahil şeridinde yer almayan, ancak çok merak ettiğimiz Grasse'a gittik.  Patrick Suskind'in muhteşem Koku romanını okuduysanız, ya da gördüğüm en iyi film uyarlamalarından biri olan film versiyonunu izlediyseniz, Jean-Baptiste Grenouille'nin, Paris'den sonra gidip parfüm sanatını öğrendiği Grasse'ı, balmumundan koku esansı çıkardığı tüyler ürperdiği sahneleri anımsarsınız! İşte biz de o kasabaya, ünlü Fragonard Parfümevi'ne gittik. Oldukça turistik hale gelmiş, asıl üretimlerini şehir dışında büyük fabrikalara taşımış olan parfümeriler biraz hayalkırıklığı olsa da, yine de ilginç bir geziydi...



Ardından, film festivali ile dünyaca ünlü Cannes'a devam ettik. Yolculuğumuz, Cannes Film Festivali'nin de kapandığı haftasonuna pek harika denk geldiği için, şehri en pırıltılı, en şaşaalı haliyle görmüş olduk.
Bu yıl, geçen yıllarda Nuri Bilge Ceylan'ın Altın Palmiye aldığı zamanki gibi bir Türk çadırı olsaydı, daha da muhteşem olacaktı, inşallah gelecek sefere! Ancak şehrin o süslü püslü haline tanık olmak, başlı başına harika bir deneyimdi. Akşam yıldızları için hazırlanmış festival sarayı ve kırmızı halı, şehrin en ünlü 2 oteli Martinez ve Carlton'da, orada kalan yıldızlara göre asılmış film afişleri müthiş heyecan vericiydi...Festival Sarayı'nın kapısında bekleyen yüzlerce kişi içinde saatlerce dikilip birilerini görmeye çalışmak yerine, Carlton Otel bahçesinde şampanyamızı açtırdık! 
Belki birkaç hafta önce yazdığım Onyüzbin Baloncuk yazısından hatırlarsınız, şampanya, sadece Fransa'nın Champagne bölgesinde üretilen bir içki olarak, Fransa'da, birçok başka yere göre oldukça ucuz...Cannes Film Festivali kadar şaşaalı bir olayda, şehrin en lüks otelinde, koca bir şişe Moet&Chandon açtırmanın, Istanbul'da bir barda, köpüklü şarap açtırmanın 3de biri fiyat olması da, Türk barlarına özgü "bulduğuna çakma" felsefesinin, sevimsiz bir sonucu olsa gerek...!!
Jüri başkanı Tim Burton'ı, karizması güzel kendi güzel Benicio Del Toro'yu, kocaların pek istediği çıplak poz veren yıldızcık adaylarını pek görmedik ama; etraftaki telaş dalgası, kıyafet zorunluluğu olan partilere girip resim çekebilmek için istisnasız tümü jilet gibi smokinlerini, gece elbiselerini giymiş paparazziler, çok bakımlı, çok şık giyimli, çok kokoş ve güzel insanlar; görkemli otelleri, butik ve cafeleriyle, gördüğümüz en şıkır şıkır kordon olan, deniz dibi La Croisette Bulvarı, içimizi açtı...




Çok yorgun ve çok keyifli, Nice'e döndük. Avrupa'da oteller, genellikle Türkiye kalitesini mumla aratır, bilirsiniz. Biz de dünyanın en iyi bilinen, uygun fiyatlı ve merkezi zincirlerinden Best Western'in, Nice'deki 3 yıldızlı şubesi Hotel di Madrid'i ayarlarken, muhtemelen iyi olmayacağını biliyor, temiz ve merkezi olsun, zaten gezmeye gidiyoruz diye düşünüyorduk. Aynı düşünceyle gittiğimiz Venedik'deki Best Western Montecarlo'dan da, Prag'daki Best Western Meteor Plaza'dan da memnun kalmıştık. Oysa Nice'de bizi bugüne kadar kaldığımız en kötü otel bekliyormuş meğer!! Karanlık bir mahalledeki, minnacık odaları ve kaba resepsiyonistiyle bizi dumurlara uğratan bu otel, tatilin nazar boncuğu oldu, o kadar söyleyeyim!!
O akşam otele girdiğimizdeki şokumuzu, Nice'in en muhteşem deniz ürünü lokantalarından Boccacio'da, aile boyu leziz bir deniz ürünlü pilav (paella) yiyerek ancak attık :)


Gün 2:



Bu defa Nice'in diğer yönüne doğru, Monaco'ya hareket ettik. Yol üzerinde önce minnacık masal kasabalarına benzeyen Saint Jean Cap Ferrat'ya, oradan yukarılardaki tarihi kasaba Eze'ye gittik. Yoldaki manzaralar gerçekten inanılmazdı.



Bu kasabalardan sonra, tırmanma şeridiyle gidilen; efsanevi prensesi Grace Kelly'e yaraşacak kadar zarif, onun çılgın kızı Stephanie'ye yakışacak kadar hareketli, minicik bir alana müthiş bir zenginliği sığdırmış bağımsız prenslik, Monaco'ya gittik.
Dünyanın, şehir içinde yapılan tek rallisi, Monaco Grand Prix'ye de mayıs ayında ev sahipliği yapan şehirde, ömrümüzde görmediğimiz kadar fazla sayıda lüks araba (Çoğu ya yaşlı Avrupalı amcalarca, ya da 20 yaşının altında görünen Arap zengini çocuklarca kullanılan, sanırım 20 küsur farklı Ferrari, 5den fazla Lamborghini, 4 adet Rolls Royce, 2 Bentley, 3 Mercedes McLaren, 10 küsur da Porsche görmüşüzdür ki, Higginsim aklını kaçıracaktı!), ve lüks yat gördük.
Efsanevi Monte Carlo Casino'suna, kumar oynamaktan çok, görkemli kumarhanenin içini görmek, oynayanlara bakmak için girdik.
Eski yapılarıyla kalsa çok daha güzel olacak, ama çarpık yapılaşmasıyla ne yazık ki çirkinleşmeye başlamış Monaco'yu da, pırıltısıyla çok beğendik.




Gün 3:

Sabahtan sevimsiz otelimizden koşarak çıkış, çantaları arabaya atıp yine yollara dökülüş...Bardot'nun güzelliği bulaşmış minik kasaba St. Tropez'ye niyetlendik ama yol oldukça uzundu. Cannes'ı geçip St. Raphael'e kadar harika manzaralarla, ancak çok virajlı yol hepimizi biraz tutmuş halde ulaşıp da hala 60 km yol kaldığını fark edince, çark edip yeniden Cannes'a döndük. Biraz daha gezinip deniz ürünlerine bulandığımız keyifli bir yemek yedik, akşam uçağı için havaalanına gittik...


Orada 3 gün boyu yazdan sonra, burası yine bahar havasını bile özletir halde...Hevesle, yaşadığımız keyifler için de şükranla, güneşe ve aileye bulanmak üzere memleket tatilini bekliyoruz!









26 Mayıs 2010 Çarşamba

Benim Sinemalarım


Kurabiyeler,
Emek-sever bir yazı var bugün T24'de...
İstanbul 9. İdare Mahkemesi, Emek Sineması'nın yıkımını öngören projenin yürütmesinin durdurulmasına karar vermiş ya, onun üzerine...Beklerim.

http://www.t24.com.tr/content/authors.aspx?article=2021&author=58


Kartpostallarımı unuttum sanmayın, her daim dünyanın en tatlı filminin Toto'su heyecanındayımdır bilirsiniz!
Pek yoğunum geldiğimizden beri...Cannes yazısı gelicek. Azzz sonra :)

21 Mayıs 2010 Cuma

Kırmızı Kız

Türkiye'den kiminle konuşsam, 19 mayıs Çarşambasına, önden sondan bağlama çekmiş, yaz sezonunu açmış! Keyifler yerinde olsun, dalgaya karşı birer rakı da bizim için yudumlayın...

Hafta bir türlü geçmek bilmedi derkeeen, cuma akşamını ettik sonunda...
Bu haftasonu Hollanda’da 3 günlük tatil, ancak Amsterdam hala serin...
Aile şefkatine bulanmaya Ankara’ma kaçayım desem; orası da gündüz Atatürk Spor Salonu, akşam Trilye’de balık tariflerine karışmış beylik kurultay bildirgelerinden ibaret; haftaboyu açıkoturumları bolca izleyip, gazeteleri yuttuk zaten, insanın içi şişer! En iyisi kaçalım dedik. Film festivalinin bu haftasonu kapanacağı Cannes’da yıldız saymaya gidiyoruz, gazamız mübarek olsun!

T24'de yarın Kırmızı bir masal bekler, bilenlere hem tanıdık, hem yenilikle okunası..Mutlu haftasonları!
http://www.t24.com.tr/content/authors.aspx?author=58




19 Mayıs 2010 Çarşamba

Facebook'u Bırakma Günü


... Facebook’taki kişisel ayarların “ayarlanamayacak kadar” karışık hale getirilmesine tepkiler büyüyormuş. Site yönetiminin paylaşımı azami kılmak için sınırlandırma ayarlarını zorlaştırmasını protesto edenler, Facebook’u terketme kampanyaları yürütmeye başlamış.



“Facebook’u Bırakma Günü” olarak 31 Mayıs’ı seçen protestocular, açtıkları internet sitesinin ilk iki gününde 3 bine yakın imza toplamışlar.
...

Facebook'dan beslenen, Ergenekon'dan hislenen bir yazı var bugün T24'de.
"Ergenekon Yurdun Adı, Börteçine Kurdun Adı" yazım bu linkte. Yorumlarınızı beklerim canlarım...



17 Mayıs 2010 Pazartesi

Karış Karış Hollanda

Cumartesi günleri Higgins'le sürdürdüğümüz karış karış Hollanda programı, Leiden ve Maastrict gibi şehirlerden sonra, bu haftasonu da Utrecht ile devam etti şeker helvası okurlar...Centraal Station'dan atladık trene; Hollanda'nın tam ortasında yer alan, Amsterdam'a yarım saat mesafedeki bu güzel şehirde aldık soluğu...(Son anda gaza gelip evden fırladığımız, bir de üzerinize afiyet, nedense benim basiretim bağlanıp kameramı almadığım için, resimleri iPhone ile çekip yükledim, idare edersiniz di miiiy?!) 

Utrecht, Amsterdam'dan oldukça ufak, ancak çok daha eski, turistlerin nispeten daha az olduğu, 300.000 nüfuslu bir şehir...Şehirdeki aynı isimli üniversiteden dolayı muhtemelen, sokaklarda gencecik, tazecik bir enerji, çok bol insan var. Burası da kanal şehri, ancak Amsterdam'ın kanal kenarı cafelerinden farklı olarak, ana kanalda su seviyesinde sıralanmış çok daha fazla mekan var.








Hollanda'nın en yüksek çan kulesi Dom Tower ile, bahçelerinde Aziz Martin'in ufak bir heykelinin olduğu St. Martin Katedrali şehrin çehresine tarih katıyor...Katedralin orta kısmı, 1674'deki şiddetli kasırgayla yıkılmış, yerinde koca ağaçların olduğu bir avlu duruyor. Gezinirken, o avluya gelen hoş bir gelin arabasına da denk geldik, pek cici oldu...




Kanal kenarında gezdik, ara sokaklarda kaybolduk, arada ufak tefek alışveriş yaptık...Sonra da kendimizi, Utrecht'in pek ünlü ve çok güzel "birahanesi", kendi biralarını üreten Oudaen'de ödüllendirdik. Resimde görünen beyaz biralar mekanın kendi ürettiklerindendi, yanına pek yaraşan Bitterballen ise Hollanda mutfağında favorim...Krokete benzeyen, dışı çıtır kızarmış, içi yumuşacık püremsi, içinde nişastayla yoğunlaştırılmış yoğun bir et suyu çorbası ve ufak et parçaları var. Hardala bandırılmak suretiyle, her ilk yiyenin düştüğü hataya düşüp de damağınızı dağlamamak için lop diye ısırmadan, minik lokmalarla yenilesi...(Tabii ki ben de H.nin uyarısına rağmen damağımı yakmıştım!) Nefis...


3-4 saat gezip feci yorulduktan sonra, gün ışığında biraları ve bitterballenları yuvarlamış olmanın hafif esrikliği ve inceden diyetsel vicdan azabıyla evimize döndük.

Başım H.nin omzunda, yeşil tarlalara bakarak trende giderkenki keyifli halim, Utrecht'teki bu inanılmaz tatlı heykelciğin hissettirdiği uçuş uçuş duyguyu andırıyordu...