20 Aralık 2011 Salı

90lar: Çocuk mu Genç mi?

Kendi Neverland'ini arayanların keyifli buluşma noktası YitikÜlke Yayınları, "80'lerde Çocuk Olmak" projesinin ardından, yepyeni bir projeyle bommmba gibi geliyor!
"90lar Kitabı: Çocuk mu Genç mi?"de 111 yazar, 90'ların izlerini farklı anlatılarla sürüyor.
Bendeniz de naçizane, bu projenin şanslı yazarlarından biriyim. Benim için üstüste farklı kayıpları istifleyen 2011'i keyifle uğurlarken, uğurlar ve yeni yıl için umutlar cilalarken; yılın ilk günlerinde ilk defa bi kitabın parçası olarak kendimi görmek armağanına eriştim.
Kitaba ufacık katkım Delibahar Pastanesi'ne, vanilya kokuları arasında 111 rengarenk parçayı okumaya beklerim...

3 Ocak 2012'de, bayinizden hevesle isteyiniz!

16 Aralık 2011 Cuma

Hans en Grietje

Amsterdam'ı yaşayanlar bilir, buranın her havası bizim normallerimizin altında, soğuğu ıslak, sıcağı ılık, yağışı sevimsizdir. Ama hele de şimdilerde pek güzel ışıklandırılmış o canım kanalların kıyısında yürürken, insana hiçbir hava koşulunu sallamaz, pek tatlı ruh halleri gelir.
Bunları Spiegelgracht'ın köşesindeki, ismi şeker, cismi şeker, koyu kahve yanına elmalı tarçınlı pancake'i en şeker café Hans en Grietje'de yazıyorum. Karşımdaki köşeden tüm ihtişamıyla Rijksmuseum göz kırpıyor. Zaten tüm yapıları Hansel Gretel masalından fırlamış kurabiye evlere benzettiğim bu güzel şehre yolunuz düşerse, kanal kenarlarında ayaklarınız kopana dek yürüyün, ve bu minnoş mekana uğrayın, tavsiye ediyorum.
Ruh haliniz uçuş uçuş olup masalsı çağrışımlar yaparken, her masalın bir ejderhası, bir de cadısı olduğunu unutmamalı tabii, onlar her yerde. Her yol ayrımında, ışıltılı ve yanılsamalı tüm o soğuk plazalarda. Maksat, gündeliğin koşturmasına kapılmışken, onları olabildiğince umursamamakta...
Mutlu cumalaaaar!

9 Aralık 2011 Cuma

Kışbakışı

Günlerin en sedef tozu bulaşmış olanı, tatlı bir cumartesi sabahında hepimize günaydın! Kahvemiz bol, muhabbetimiz sonsuz olsun canlarım.
Kuşbakışından yere indim, geri topladım kayıp sözcüklerimi, yazdım. Kucaklarım.

http://www.t24.com.tr/eliza-doolittle/kose-yazisi.aspx?author=58&article=4385

7 Aralık 2011 Çarşamba

Gülümse

Yaşayan bilir, tanıyan anlar, anlamayan ya sayar, ya sallar. Ama her ne geldiyse başa, en güzeli, yeniden gülümseyebildiğimiz anlar.
Ne demiş Şems?
"Olduğu kadar, olmadığı kader..."
Zaman ki her yaraya merhem, zaman ki işsiz günlerde ondan bol bir şeyim yok...Sözcüklerim geri gelir gelmez dağarcığıma, aklımı toplar toplamaz yeniden, T24'de ve burada, kaldığım yerden devam ederim...İşte buna gülümserim.

14 Kasım 2011 Pazartesi

Are You Mad?

Sevdiğim dizileri televizyonda bir sonraki haftanın gelmesini mıyır mıyır bekleyerek değil, reklamsız ve üst üste bölümler halinde izlemeyi sevdiğimi daha önce birkaç kere yazmıştım. Bazen keyif, bazen rahatlamak, bazen buz gibi kış günlerini evde sıcacık koltuğa yapışarak geçirmek, bazense salt kafayı boşaltıp gündeliğin yorgunluğundan kaçmak için iyi dizileri upuzuuun filmler gibi izlemek birebir.
Bu açıdan, çalışmadığım ve kafamı rahatlatmaya fena halde ihtiyaç duyduğum son birkaç haftalık dönemde en büyük keyfim, belki de "ikinci dünyam" Mad Men oldu.
1960'ların New York'unda geçen ve o günlerde en pırıltılı zamanlarını yaşayan reklamcılık dünyasını anlatan bu pek kaliteli dizinin dördüncü sezonunu bitirmek üzereyim ve bana sağladıkları "5-6 saat nasıl da geçmiş" rahatlamaları için tüm ekibe müteşekkirim! Bence bir göz atın, tavsiye ederim...
(Beyler, Betty Draper, Trudy Campbell ve Joan Halloway'e; kızlarrr, DoneybüyükallahımbukarizmayınasılyarattınDraper'a dikkattt!!) Öperim.

10 Kasım 2011 Perşembe

11.11.11, Beni Benimle Bırak Giderken

Bugün düğün salonları, doğumhaneler ve dilek ağaçları dolup taşacak. Sermayeyi kediye, kötü günleri tahtalara vurulan tıktıklara, güzel dilekleri de her ne hikmetse simetrik tarihlere bağlayanlar, hop oturup hop kalkacak.
Bense birazdan sabah kahvemi bitirip bir duş alacak, bir an önce geçip gitmesini dilediğim bir gün geçirecek ve kah dişimi sıkarak, kah içimin Pollyanna'sına inceden gülümseyerek, bu günü atlatacağım. Ekilip de tutmayan tohumlara, sulanıp da büyümeyen çiçeklere bir defa daha veda edecek, ve yine yoluma bakacağım. Yine de şanslı, ille de güçlü, her zaman iyimser olduğuma şükredip, gelecek seferlere umutlanacağım.
Dilerim, 12.11.11, 11.11.11'den, yarın bugünden daha güzel olacak.
Bilirim, takvimin hangi yaprağında olursak olalım, penceremde yine güneş doğacak...


27 Eylül 2011 Salı

Takıyorum, Takıyorum, Taaaak-tımmmm!

Geçen hafta "hem marjinal hem domestik", takribi 10 yıl kadar gecikmiş bir Carrie (çakma) Bradshaw yazısında, ilk mastürbasyon deneyimini anlattı. Sözümona önemli bir sosyo-psikolojik görev yüklenecekti, kendince parmak basılmamış bir toplumsal tabuyu, cinselliğin son derece doğal, yaşanılası, asla utanılmayacak bir olgu, tümüyle kişisel bir seçim olduğunu anlatacaktı. Namus cinayetlerinin can yaktığı, aile içi şiddetin kol gezdiği, cinselliğin tabu, kadınların meta olageldiği bu ülkede, kendi tarzınca bir şeylere işaret edecekti. Yapamadı. Egosuyla yenişip, benniiimmmmmm cinsel merdivenimmm kıvamından çıkamadı. Yapamadık. El yordamıyla da olsa bir misyon üstlenmiş diyip saygı duyacaktık, olmadı. Yine "Yaramaz Ayşe yapacağını yaptı", nam-ı diğer ellibir Ayşe kıvamından, bildik bir yazı yazdı.


Ama taktığım konu bu mu, değil. Taktığım, bugünkü köşe yazısından, bir cümle. Taka taka bir cümleye mi taktın diyeceksiniz, ama bazen bakıyorsunuz, bir yazarın bir cümlesi, adeta tüm şeceresi!
Mahşerin dört atlısı Hürriyet yazarlarının, gümbür tangır reklam kampanyalarıyla duyurulan, ilk dosyaları gayet de derli toplu görünen, bozulmaz ise, farklı bakışlar sunmaya aday yeni projesinden haberdarsınızdır. Ayşe durur mu, onu yazıyor, "4 büyük gazetecinin kıyafetleri" üzerinden derin analiz yapıyor. Girişte de diyor ki, bir kadın gazeteci olarak, yıllarca, yaptığım işler dışında, görüntüm ve giyim tarzımla da incelendim, eleştirildim. Bu nedenle, şimdi bu dört ismin giyim tarzını incelemek, benim asli görevim. Buraya kadar, eeeahhhh işte, Ayşe'dir yazar, boş bulur kuş kondurur kıvam. Bir nebze empatiyle, doğruluk payı da var. Gerçi tüm toplum vahhh mazlum dev yazar üstat Ayşe'nin yazıları yerine, dış görünümünü eleştiredururken, ünlülerin fotocusu Nihat Odabaşı'na "bizde erotizm-ajitasyon boy boy, çek fetiş resimlerimi Nihat kovboy" diye poz veren de bizzat kendisiydi diye anımsıyoruz ama, hadi onu da geçiyoruz.
Paragrafı şöyle bitiriveriyor: "Gelecek ay yayınlayacakları dosyayı ve çektirecekleri fotoğrafları merakla bekliyorum. Kadın okur olarak, siyaset dışında şeyleri tartışmalarını da umut ediyorum."

Hah! Yandı gülüm keten helva!
Ne diyeyim? Hangi hınç-al'dan, hangi Defne Devrimi'nden söz edeyim? Siyasetten sıkılan, bükük dudaklı, moda-sever kadın namına mı delireyim? Salt ve sadecve siyaset parçalayan, başka da hiçbir konudan çakmayan errrkek okur tasvirine mi üzüleyim? Takmayayım da, ne edeyim?!

26 Eylül 2011 Pazartesi

Midnight in Paris

Cuma akşamı iş çıkışı, Higgins'le ben ve çok yakın dostumuz bir çift buluştuk. Rembrandt Plein'in orada açılan yeni büfede (lezizzz) döner dürümlerimizi yerken, sinemaya mı gitsek, Woody Allen'ın yeni filmi gelmiş, Paris izlemek iyi gelir şimdi diye konuştuk. Ama hava öyle limonataydı ki, filmi yağmura erteledik.
Haftasonu tüm Avrupa'da hava çok güzelmiş, ne yapsak dedi birimiz, filmini boşverin hadi yarın Paris'e kaçalım dedi öbürümüz, ay süper oluuur diye atladı diğerimiz, dur ben bi ucuz otel bakıyım dedi berikimiz, ve böylece sonuca bağlandı toplu gaza gelişimiz!
Eve dönüp hızlısından birer çanta hazırladık, saatimizi ertesi sabah 5'e kurduk, ve atladığımız gibi arabaya, sabah 6'da 4 kişi yola koyulduk. Kahvaltımızı Belçika'da bir benzinci kahvesinde hızlıca geçiştirdik, öğlene doğru Paris'teydik.

Pont Alexandre III


Bahtıaçık

Elele


Dessert


Ebruli

Oignon Soupe

Champs Elysees'deki Leon'da devasa midye-patates, yanına bira ile güne başladık. Seine Nehri kıyısından yürüyüş, Eiffel'e karşı birer leziz kahve ile uykumuzu açtık. Sonra karşı kıyıya geçip, kendimizi Paris'in en sevdiğim bölgesine, her dem renkli, her dem bohem Saint Germain'e attık. Galeriler ve minik butiklerle dolu daracık sokaklarda gezintinin ardından, Cafe Deux Magots'da tatlılara ve roze şaraba bulandık. Oradan çıkınca da biraz daha yürüyüp, Sacre Coeur Katedrali'ne ve Montmartre- Ressamlar Tepesi'ne uzandık. Biraz daha şarap, bu defa kırmızı, ritüel tam olsun, biraz da soğan çorbası derkeen, artık yorgunluktan bitmiş, yemekten içmekten çatlayayazmış bir halde, dört başı mamur ilk günümüzü tamamlayıp, kendimizi otele attık.
Pazar günü erkenden uyanıp güzel bir kahvaltı ve hepimiz önceden gezdiğimiz için kısa bir Louvre turu yaptık. Notre Dame'a nazır bir cafe'de özlediğimiz güneşe yüzümüzü verdik, gece de geri geldik.

Ben ki plan program seven, iflah olmaz aslan kadını, bu gidişin spontanlığına bittim en çok. Kısacık ama çok güzel bir kaçış oldu, mest etti. Hadi bakalım, ruhumuz eserekli, haftamız güneşli olsun...

12 Eylül 2011 Pazartesi

İskender

Şu gri, yağmurlu, doğasıyla sevimsiz pazartesi akşamüstüsü, en son okuduğum kitaplarla ilgili iki kelam edecekken, bu görseli özellikle seçtim. Seçtim ki oturduğumuz yerde ağız şapırdatalım, şapırdatırken de Elif Şafak'ın hiiiiç mi hiç hoşlanmadığım kitap kapağına minnoş bir nazire ile, ayol o resmi koyacağına bunu koyaydın bile daha iyiydi, demiş bulunalıııım.
(Daha yeni, bayramın son günü Ankara'nın meşhuuuur iskendercisi, kanımca da Bursa'da yediklerimden bile daha leziz iskender yapan kadim lezzet adresi Uludağ'a gitmemiş olsam, şu anda bu resmi bunca gönül rahatlığıyla koyamazdım herhal. Ama üzerinize afiyet öyle bir yemişim ki, bir sonraki Ankara seyahatine dek inceden idare edebilir beni. Neyyse...)

Efendim asıl konumuza dönüverirsek eğer, Elif Şafak'ın bugüne kadar yazdığı tüm kitapları okudum. Daha saf, daha duru, daha kendi zamanlarından beri de, tabiri caizse yanındayım. Cartlak pembe kapak-erkeklere gri kapak haberleriyle, ay duydun mu erkek kılığına girmiiiş pazarlama zımbırtılarıyla okuru olmuş değilim. Açıkçası da, Elif'in Doğan Kitap'a geçmeden önceki Metis yıllarını çok daha fazla özledim.
Pinhan'da tanıştık, pek memnun oldum. Şehrin Aynaları ile muhabbetimiz pekişti, keza aynı şekilde. Mahrem'de aşkımız tavan yaptı, çarpıldım, savruldum. Bit Palas, Baba ve Piç, Araf ile ilişkimiz sürdü, sevgi, saygı, alışkınlık, sürpriz, med-cezir. Siyah Süt'te yine güzeldi her şey ama, ilk yabancılamalar başladı. Aşk, Kağıt Helva, Firarperest derken, aşkımız azar azar monotonlaştı. Son tokadıysa İskender attı. Bundan sonra ya geçmişin naif sözcüklerle dolu muhteşem öykülerine dönüp tekrar aşkımızı canlandıracak, ya da korkarım, bir süre ayrı kalacağız!


Kitap zinhar kötü değil. Ama gelecek vaadeden, gündeme de göz kırpmayı ödev gören bir genç yazarın, olgunlaşma kitabı tadında. Ana kurgu iyi, çoğu karakter, özellikle de Cemile Yeter, Pembe Kader ve Tobiko ile Yunus sanki karşımıza çıkıverecek gibiler. Bazı diyaloglar, anlatılar tabii ki billur su gibi, bildik Elif izleri. Gerisiyse aceleye gelmiş, samimiyetten alabildiğine uzak. Başkişi İskender değil, isim neden İskender, tek amaç bu maskülen pozlarla kapağı süslemek mi, Pembe olacaktı da ne yapalım, son pembe kapağı Aşk'ta kullanmıştık, çaresiz isim değiştirdik mi? Nedir, niyedir? Elif, tut Metis yıllarının elinden, geri gel. Özledim.



Tatilde okuduğum başka bir kitap, Serenad. Livaneli'nin son tarihi romanı, beni Mutluluk ya da Leyla'nın Evi kadar çarpmadı. Ama müthiş bir araştırmayla, çok sağlam bir kurguyla, edebiyat-bilgi dengesini yine müthiş kuran bir usta işi. Stuurma gemisi ile ilgili, Nazi soykırımı yıllarında Türkiye'ye geçici görevle gelen dünyaca ünlü bilim insanlarıyla ilgili hiç bilmediğim şeyler öğrendim. Kitabı da hiiiç sıkılmadan, soluk soluğa okudum. Naçizane, alkııış.




Böyleyken böyle. İdare eder filan dediydim, vazgeçtim. Amsterdam'da adam gibi bir iskenderci olsa, şu an koşşşarak gidiciim!
Öperim.

16 Ağustos 2011 Salı

32 Mumlu Pasta

Bilmemkaç yaşından sonra doğumgününü kutlamayan insanlar konulu tez çalışması benim hafsalam dahilinde değil sevgili dostlar. İlle de kocaman partiler olsun, sünnet töreni tadında üçgünüçgece dillere destan şeyler yapılsın demiyorum ama, aslan kadınıyım diye midir nedir, sağlığım, ağız tadım yerinde, sevenlerim yanımda olduğu müddetçe, inşallah 85 mumu da üflemek isterim keyifle...


Velhasıl-ı kelam, 12 Ağustos'um pek lezzetli geçti.
Geçen cuma akşamı Higgins'in bulduğu minik tatlı bir Amsterdam mekanında dostlarla buluştuk. Burnundan kıl aldırmamasıyla, tok satıcılığıyla meşhuuur Hollanda servis sektöründe eşi benzeri görülmeyecek bu tatlılık nereden geliyor gizemi, mekan sahibi Susie'nin İrlandalı olduğunu öğrenmemizle çözülmüş oldu. Zaza's, küçücük fıçıcık, şık döşenmiş pek hoş bir mekandı. Akdeniz mutfağı ağırlıklı yemekler inanılmaz lezzetliydi. Mekanın hem şefi, hem sahibi, hem de zaman zaman garsonu olan Susie çok cici bir ablaydı, bizim 13 kişilik masamızda herkesin keyfi eğlencesi pek yerindeydi, sağolsunlar, harika bir akşam geçirdik.

Cumartesi sabah erkenden, kondurduğum gibi öpücüğü Higgins'ime, İstanbul için yola çıktım. Bayramda evlenicek olan kuzenimin bekarlığa veda paketini doğumgünü ertesine denk getirmek öyle harika olmuş ki, aynı haftasonu hem Amsterdam'daki dostlarla ve sevgilimle, hem İstanbul'daki canım kızlarla coşmak keyfini yaşamış oldum. Akşamüstüne tatlılar tatlısı ev sahibemiz İpek'in evinde pembe şampanyaları açarak başladık. Hediyeleşmeler, dilekler, kahkahalar ve güle eğlene giyinip süslenmelerin ardından, Nahide Rüya Adası'na gittik. Tüm kutlamalar için Çapamarka mekanlarını pek eğlenceli bulurum hep, hele ki bekarlığa veda konusunda yine çokçok iyilerdi. Drag queen show'lar ben görmeyeli iyice güzelleşmiş, yemekler her zamanki gibi başarılı, şişe şişe kokteyller, kızkıza oyunlar derken, dans etmekten ağrımış ayaklarımızla eve döndüğümüzde saat 4e geliyordu.
4-5 saatlik uykunun ardından yine fırlayıp, sahil kahvaltısına koştuk. Hasretle beklediğim çıtır simitleri nutella'lara bandırırken rejimim aklımın köşesinden bile geçmedi! Oradan, toksinleri atmaya, ver elini spa programı. Sauna, buhar odası, üstüne de keseli köpüklü gelin hamamı, akşamdan kalmalığımızın izi bile kalmadı. E madem öyle, bizi rakı balık paklar diyip, bir de Arnavutköy patlatınca, pazartesiyi de biraz Bebek kahve, uzuuuunnnn kuaför kavuşması ile cilalayınca, 5 yıldızlı haftasonuna bir de aferin pekiyi eklenmiş oldu. İstanbul kaçamağı yine rüzgar gibi, ama dopdolu ve janjanlı geçmiş oldu.

İnşallah önümüzdeki 4 günün temposunda bu kalorileri ve yorgunluğu ancak atar, haftasonu da gecikmiş yıllık iznime kavuşurum. Cümlemize mutlu yıllar, elma yanaklara öpücükler.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Kötü Öğretmenler - İğrenç Patronlar

Horrible Bosses'ın, gayet de sözcüğün direkt anlamını içererek, "İğrenç Patronlar" şeklinde çevirisinin, haftaya Türkiye'de vizyonda olacağı şekliyle (spoiler'ı filmin adında verelim ki ortalama zekalar konuyu kapsın temalı) "Patrondan Kurtulma Sanatı"ndan daha iyi olduğunu düşünenler elime mum diksin. Düşünmeyenler mum dikmesin, benim chicken translation'ımı hoş görsün. İki seçenekten de hazzetmeyenler bi zahmet yeni öneriyle gelsin, şikayet veznesi mi canım burası? Alla alla.


Zeka, absürdlük, sürpriz, biraz da delilik içerikli, inceden kara komedi türünde Hangover'dan beri izlediğim en eğlenceli filmlerden biri Horrible Bosses. Nezdimde Adam Sandler ya da Ben Stiller güldür(me)mesi klasmanında sınıflanan, "Hollywood klişesi gazlamalı durum komedisi" gibi bir uydurmasyon türde, sıfır zekayla güldürme üzerine kurulu olan ve gülümsetmekten bile aciz filmlerden farklı.



Kurgu çok başarılı, bütün oyunculuklar da çok iyi. Normalde Kevin Spacey, Jennifer Aniston, Colin Farrell, Jason Bateman, Charlie Day, Jason Sudeikis ve "danışman" Jamie Foxx gibi bir kadroyu bünyesinde barındıran filmlerde, oyuncu ismine yaslanıp senaryoyu boşlama, oyuncuların birbiriyle uyumsuzluğu vb problemler olabiliyo. Bu filmde tek tek ve ekip olarak herkes cidden iyi. Tavsiye ederim.

"Aman yarabbim çok bunaltıcı çok sıcak" olduğunu duya duya kıskançlıktan bayılayazdığım şu yaz günlerinde (bu hava konusuna daha çok girmeyelim okurcum, dertliyim, mazallah içini bayarım) püfür serin bir sinemaya kendinizi atıp ağız dolusu gülersiniz, iyi gelir.

Filmden sonra, en "başına gelmeyen kalmamış pişmiş tavuk" tınıdan ulan hepimiz ne çatlaklar gördük beaa muhabbeti yapmanız, şimdiki patronlardan serbest çağrışımla eskilere, en nihayetinde öğrencilik kabuslarımızdan abuk öğretmenlere kaymanız olası. Gayet de eğlenceli bi muhabbet türü, severiiiz.

Gel gör ki cancağızım, şu aşağıdaki afişi görür, görüp de Horrible Bosses türevi bir film sanmak yanılgısına kapılırsan ne yap ne et, arkanı dön ve koşarak oradan uzaklaş! İnan, daha sonra kulaklarımı çınlatacak, ömrünün heba olmuş 90 dakikasını bu uyarıyla kurtardığım için müteşekkir olacaksın. 



Bu arada, hakkaten kimler neler gördük yahu?!
Yıllaar önceydi. Tüm çatlaklığına rağmen sonradan iyice tanıdıkça sevip saydığım, hala da gördüğümde mutlu olduğum, kelli felli, nev-i şahsına fena halde münhasır bi patronum, trafik şu bu derdiyle zamansızlıktan saçlarımı fönletemediğim, hafif ıslak jöleli doğal dalgasına bıraktığım bir sabah, gayet kurumsal bir konuda başkalarının yanında rapor verirken cart diye "hayırdır quickie saçı mı yaptın?" demiş, beni utançtan tuvaletlerde ağlatmıştı. Hey gidi hey, kurumsal kaşarlanma dedikleri de bu herhalde, şimdiki aklım olsa inci gibi cevapları dizer, salak gibi apışıp kalıp kendim ağlayacağıma adamı utandırırdım. Daha mı pembeydi o zamanlar gözlüklerimiz, bilmiyorum ki!

Hadi hadiiii siz de anlatın şenlenelim, çatlak öğretmen-çatlak patron hikayesi?? 
İsimli cisimli detaylardan zinhar söz etmiyoruz tabii. Sonuçta hepimizin mevcut patronu saygın, normal, aklıbaşında, çalışkan, hakbilir, mizah anlayışı gelişkin, özel hayata saygısı üst düzey, ballı lokma tatlısı agucuk bugucuk insanlar, ben de biliyorum ama, hani hipotetik olarak şey ettim...?!

2 Ağustos 2011 Salı

Ya Düğün Ya Ölüm

Bir hafta önce İçlerinde İntihar Biriktiren Kadınlar'da fiktif örnekler yazmış, sosyo ekonomik düzey ya da coğrafi dağılımın  kadına karşı şiddet için çok da gösterge olmadığından dem vurmuştum.
http://www.t24.com.tr/eliza-doolittle/kose-yazisi.aspx?author=58&article=3961

Bir hafta geçti geçmedi, hepsi (yine yeniden) gerçek oldu.

İstanbul - Vücut Geliştirme, Fitness ve Wellness Türkiye şampiyonu, TRT muhabiri Işıl Okan Aktan, 9 yıllık eşi İbrahim Okan’dan şiddet gördüğü gerekçesiyle boşanma davası açtı.

Mersin - Tarsus ilçesinde Yiğit Ali Kavalcı, kıskançlık yüzünden tartıştığı nikâhsız eşi Neslihan Fırtına’yı (26) 10 yerinden bıçaklayarak, ağır yaraladı. Kavalcı, suç aleti ekmek bıçağıyla birlikte kayıplara karıştı. Vücudunun çeşitli yerlerinden yaralanan Neslihan Fırtına bağırarak yardım istedi. Çığlıkları duyan komşular, kadını kanlar içinde buldu. Kavalcı’nın yakalanması için soruşturma başlatıldı.


Şanlıurfa- Eşiyle yaşadığı sorunlar nedeniyle babaevine dönen genç kadın, burada öz babası tarafından tecavüze uğradı. Eşinden boşanma aşamasında olan 3 çocuk annesi Songül B. (26), yaklaşık 3 ay önce çocuklarıyla birlikte Antalya’nın Alanya ilçesinde yaşayan ve çiftçlilik yapan babası Bedirhan G’nin (60) evine geldikten 3 gün sonra öz babası tarafından tecavüze uğradı. Öz kızına sonraki günlerde tecavüzlerini sürdüren Bedirhan G, genç kadının şikâyeti üzerine gözaltına alındı ve tutuklanarak cezaevine gönderildi.


Ülkede her gün tam 5 kadın öldürülüyor. İntihar diye gösterilenler bu istatistiğin içinde bile yer almıyor. Sadece başkentte her gün 35 kadın şiddet mağduru olarak polis-jandarmaya başvuruyor, başvurmayanları ya da başvuru yapanların akıbetini ise düşünmek bile üzücü...

Kadına karşı şiddet-taciz-cinayet almış başını yürümüş; dangalak şarkıcının biri de fingirik sunucu nişanlısına “ya benimsin ya toprağın” mermisi hediye edip magazin haberi oluyor.



Çıldırmak işten değil, her günümüze şükür!

28 Temmuz 2011 Perşembe

It's Already Been 3 Wonderful Years in A'Dam...my oh my!

You know you've been in the Netherlands for too long when...

You have a bike

You even know how to stop using retropedaling

You find it easier to find a good joint that a good coffee


Eating 7 slides of bread for lunch doesn't scare you anymore


By the way, you stopped eating warm lunch. You just eat bread

You drink beer

You don't cheat on the train, because controllers are EVERYWHERE


You used to use cash all the time, but now you have a pin card


You think ducks are cute


As soon as the sun pops out, you make a barbecue, even if it's 10°C outside


You think 15°C is warm


You know winter stops in May, and not March as everywhere else


You don't remember what a moutain looks like


You still don't know how to speak Dutch. But your English has improved

You've been to a flower park, and thought it was cool


You don't even bother to ask "do you speak English?", you just speak English right away

You have finally accepted the fact that Gouda is cheese


Paying 6€ for a meal in the cafeteria seems normal

You eat potatoes at least once a day


You always check the weather before leaving home


You can drink milk at any time of the day

You have tried karnemelk at least once

Being tall gets a new meaning


You have 4 seasons in one day


You think that paying to use the toilets is normal.


You know that kapsalon is not a typical Turkish dish, but a hairdresser


You have the Albert Heijn bonus card


Your windows have no curtains, and you don't care

For you, light rain is not rain


You can drink beer in the cinema (good)


10°C is warm enough to wear a short or mini skirt


You can ride your bike in the rain, wind and even snow


Guys are very cute


"Alstublieft and dank u wel" are the only dutch words you know

Riding a bike and driking coffee/smoking/eating lunch at the same time is not a problem any more


You've been asked where the coffeeshop is


You start wearing orange during soccer events, even when you're not dutch


You get used not to use napkins when eating. You just eat dirtily.


You can never predict the weather and can not believe the weather forecast anymore


You wait for the light to go green before crossing the street, even if there is no car

You tried fried fish from the caravans at least once


You run to Albert Heijn at 21.55 to get some beer for the party that night


Trees planted in straight rows/ aka the forest/ seems normal


You think you understand why they don't serve coffee at coffeeshops (but you're not sure yet)


You think it is okay to eat multicoloured sprinkels on bread for breakfast


You use 9292ov.nl to go to the supermarket


You know that the wind blows in your face regardless of the direction in which you are biking


You don't even try to park in an unauthorised area just to 'pick something up in 5min', because you know you will get a ticket in 30secondes


When you move out of your appartment, you know you might have to take the floors with you


You know that the Netherlands doesn't have a special dish. They just fry everything


You know getting a couch will be difficult because it doesn't fit through the door. Windows maybe?


You're ok spending Queen's Day in the train because people are walking on the rails


When the sun pops up all your Dutch friends are wearing beach flip flops


Dutch people ask you why don't you speak Dutch?


You still don't speak Dutch but watch silly Dutch TV shows like Take me out and Single


...And yet, you're peaceful and happy with all of these as a package!

26 Temmuz 2011 Salı

Şairin Romanı



"Biliyorum ki o benim Yüzyıllık Yalnızlık'ım, Görünmez Kentler'im olacak" dediğinde Murathan, 15 yıldır aralıklarla bu romanı yazdığını anlattığında, hatta 6 yıl önce okuduğum Elli Parça'nın içinde yer alan çarpıcı parçada bile hazırlanamamışım ben, Şairin Romanı'na...
Öyle bir büyü ki, öyle bir masal ki dün gece bitirdiğim, parçalarını düşündükçe gözlerim doluyor...Kendinize harika bir dünya armağan etmeye vaktiniz, sabrınız, aklınız varsa, inanılmaz bir pagan masalı sizi bekliyor.
Tanıtım bülteni kitabı şöyle anlatıyor;
"adı yerküre olan bir gezegen. en büyük kara parçası sayılan anakara'da farklı yerlerden farklı nedenlerle odragend'e varmak üzere yola çıkan gezginler. elli yıl sonra yurduna dönen bir bilge şair. yıllarca evinden hiç çıkmadan yaşadıktan sonra, çıraklarıyla birlikte kendisini yollara vuran bir şiir filozofu. yalnızca şairleri öldüren bir katilin izini süren atlı polis ve yardımcısı. yol boyu içinden geçtikleri yerler, yaşamlar. surlarında şiir bayrakları dalganan şehirler. kanatları göğün gizemlerini birbirine bağlayan kuşlar. sayıların, sözcüklerin, şifrelerin ardında ömür tüketen matematikçiler, dilciler, sözlükçüler, şairler... insanların ruhlarını sağaltan rüya terbiyecileri. batı'nın modern çağ fantazi romanlarıyla doğu'nun binbir gece masalları'nın özgün bir bileşimi. tabiata, emeğe ve şiire bir övgü."

Murathan, Milliyet Sanat'taki söyleşisinde kitabı şöyle okumamızı öğütlüyor;
"Bir nehirde kürek çekiyorsunuz, tadını çıkartın. Aheste, etrafa bakarak, derin nefes alarak, suyun, havanın, kıyının tadına vararak...Çünkü nehir bir süre sonra hızlanacak, hazır olmanız gerekiyor..."

Ve kitap aynen yaratıcısının söylediği gibi ilerliyor. Önce yavaş, durağan, sabırlı. Sonra inceden dalgalı, derinleştikçe kıpırtılı. Ve sonunda sürprizlerle dolu bir şelale gibi, hızlı, çok zamanlı, çarpıcı, heyecanlı...

İlk yarıyı yudum yudum içerek, 1 haftada okudum; 2. yarıyıysa elimden bırakamayarak, 2 günde. Altını çizerek başladım, sonra baktım bütün kitabı çizmek gerekecek, bıraktım. Sonra dayanamadım, yeniden kalemi elime aldım. Öyle çok yer çizmişim, öyle çok yeri yenibaştan okuyup içmişim ki, inanın, kitaba haksızlık gibi geliyor, tek bir alıntı yapmayacağım.

Gözümün önünde kadınların elinden su içip sadece erkeklere kokan Gavelaana menekşeleri, aklımın tüm köşelerinde, sanki uzun takvimlerdir tanır gibi benimsediğim Bendag, Ümma, Serhenas, Moottah, Gamenn, Zeey, Tagan, Agabu, Zeheyra ve Lelalu. Şiirleri, bilgeleri, kehanetleri, rüyaları sayıp seven, tabiatı yücelten, kanlı savaşlarını bile şiirlerle bezeyip, vahşi cinayetlerine efsun katan, her kenti içimi ayrı titreten bir ütopya olarak Anakara.

Şimdi, dün geceye sığan son 150 sayfanın uykusuzluğuyla yorgun, içimden kayıp güvercin kolyeleri gibi geçen sahnelerle esrik, bir acaip ruh halindeyim. Sizin hiç, bir kitap biter bitmez dönüp yeniden okuyasınız, bir filmi izler izlemez tekrar başlayasınız oldu mu? İşte, aynen öyleyim...582 sayfalık kitapta yalnızca bir defa kullanılan, oysa günlük dilde pek cömertçe kullandığımız tabirle, (ve kitaptaki gibi tırnak içinde) "Muhteşem" bir yapıt. Başyapıt.

Şiirleriyle, şarkılarıyla, denemeleriyle, senaryolarıyla, öyküleri ve romanlarıyla kalbimi her defasında yeni baştan fetheden Murathan Mungan, beni vurdun, çarptın, kıskandırdın, büyüledin, sağalttın. İyi ki varsın!

10 Temmuz 2011 Pazar

Namusta Şike Var!


Şike dediysem, temiz futbol operasyonuna uzaktan bir selam çakmak dışında, o konudan söz etmiyorum.

Keza futbolla ilişkim oldukça kısıtlı. Bizim lig derbilerinde, uluslararası kupa maçlarında filan ara sıra keyifle maçları seyreyleyip; bir şekilde öğrendiğim tek pozisyon olan ofsaytı her karşı atağa yapıştırmak, gerekli gereksiz tüm anlarda faul diye zıplayıvermek ve hele ki söz konusu maç bir Real Madrid-Barcelona El Clasico’suysa kameramanın Guardiola ile Mourinho’yu göstermesini beklemek dışında pek bir futbolsal aktivitem yok.
Hakeza futbolun mafyayla dar alanda kısa paslaşmalar üzerine kurulu (olduğu söylenen) maç dışı düzeni konusunda da bilgisizim.
Hal böyle olunca, gündeme damga vuran (hem de yeni kabineyi, yemin krizini, her tarafı ayrı dingildeyen tüm gündem maddelerini unutturmuşçasına/ adeta unutturmak üzere yapılmışçasına), gümm diye vuran şike krizinde söylenecek pek fazla kelamım yok.
Bugünlerde, bugünlerde de ne demek, belirli aralıklarla, türlü haberler ışığında önüme serilip tepemin tasını gelecek perşembeye attıran şey, seks ve çağrışımları konusundaki eğreti, bir dudağı yerde bir dudağı gökte durumumuz. Bir nevi, şike-sever namusumuz...

Türk’ün Memeyle İmtihanı

Magazin haberlerinden belki vakıf, belki değilsinizdir; günlerdir tüm sosyal medya ekürisi olarak, Hilal Cebeci denen bir medya maymunu hanımefendinin memelerinden söz ediyoruz.
Hangi aklı evvel sosyal medya uzmanının öğütleriyle ilerlediğini henüz bilmediğimiz bu “seksi” hanımkişi, bir haftadır “pampişlerine” (takipçi’nin Hilal’cesi) Twitter üzerinden gönderdiği yarı çıplak fotoğraflarıyla “Seks satar” mottosuna oynuyor; takipçi sayısından, gazete haberlerinden, köşe yazılarından görüldüğü kadarıyla da amacına kısa yoldan ulaşıyor.
Gelgelelim, kendisi bu durumdan aldığı doğal hazzı ve gazı daha fazla saklayamayarak, siyaset kavgalarını ve şike haberlerini unutturarak memleketin gündemini değiştirmekten çok memnun olduğunu açıklayıverdi!
Doğru söze ne denir; şike operasyonunun bile bir gündem makaslama hamlesi olabileceğinin konuşulduğu ortamda, bu da bir nevi “derin-meme operasyonu” olabilir.
Anlaşılmayacak bir şey yok; seks satar. Seks’i genelde tabulu kapılar ardında, kaç-göç olarak, eğreti resimler ve kekremsi ucuz deneyimler içinde öğrenen Türkler için hele, daha da çok satar.
Anlayamadığım şu; bir yanda seks açlığı almış yürüyor, öte yanda sekse, aşka ve insana dair güzel olan birçok özgürlüğe karşı bir düşmanlık dört koldan besleniyor.
Bu ortamın yanıbaşında ise, Türkiye’de en çok yapılan rekonstrüktif “müdahale”lerden birinin Hymenoplasti (bekaret zarı dikimi) olduğu açıklanıyor.
Talep çok yüksek olduğu için Çin’den kaçak olarak getirtilen kolilerce “yapay kızlık zarı kanı”, Antalya Gümrük Muhafaza Müdürlüğü ekiplerince geçen günlerde yakalanıyor.
Bu çağdışı, acayip, çapraşık ikilemler arasında kadın bedeni, aç erkekler ve ataerkil düzenden beslenmeyi seçen kadınlarca gün günden daha da metalaştırılıyor.
Yanılsamalar ve kolay unutuşlar dünyasında şike yapmak işten bile değil. Bu ortamda gündem de, spor da, üç kuruşluk yalanlara dayanan bazı sığ ahlak anlayışları da, tüm hayatlarımızla birlikte yanılsamalar burgacına kapılıyor.


7 Temmuz 2011 Perşembe

Rejoşum

Kan kardeşi'nin kırık uçlarından aldık, kanka çıktı, kanki ve türevleri ardından geldi. Kanka nasıl daha da anlamsızlaştırılır dedik, İnciSözlük hormonlu panpa'ya da varıldı bi şekil. Ama söyleyin a dostlar, Pampiş nasıl cibilliyetsiz, nasıl keko bir sözcüktür?!
Burada twitter'da ortalara serilip de prim yapan memelerden dem vuracak değilim. Hangi sosyal medya uzmanının verdiği akıldıysa, abazası kendinden menkul memlekette çok işe yaradı, tebrik ederim. Ama, ama haksız mıyım pampişim?!
Dedim ben de içinde olduğum klasik yaz başlangıcı rejimimi sevimlileştireyim, oldu mu sana Rejoşum?! Ih-ıh olmadı.

Velhasıl-ı kelam biz bu ara rejimle halvet olduk. 3 brokoli senin 2 ara öğün benim, geçinip gidiyoruz. Aramız da maşallah pek iyi, ben rejoşa (neredeyse) hiç bozmadan 4 hafta verdim, o da bana (neredeyse) hiç nanik yapmadan 3.5 kilo eksikle karşılık verdi.

Bu "neredeyse" kısmı mühim tabii. Zira olayın "battı balık yan gider"e bağlanmadığı müddetçe, haftada 1'i geçmeden ara kaçamakları gayet de kaldırdığını söyleyebiliriz. Geçen cumartesi örneğin, dostlarla mahallemizin salaş ispanyol mekanındaydık. 3 haftadır hiç bozmadık aman ne güzel bunu kutlayalım diye ısmarladığımız birer birayı margarita, kırmızı şarap ve en son da yandaki barda devirdiğimiz 5 kişiye 3 şişe Prosecco takip edince, yanına da tapaslar eşlik edince, ergen gibi içki karıştırma salaklığının bedelini tüm pazar koltuktan kalkamayarak ödedik! Ama çokkk eğlendik o ayrı tabii...neyse.

Bu arada sırf rejimle olmaz tabii, yeni taşındığımız adamızın etrafında da (şurası efendim merak edene) akşamları 45 dakika yürüyüş-koşu'ya çıkıyoruz Higgins'le. ki spor salonuna gitmek bayıklığında hiç değil, püfür püfür, deniz kıyısında, kuşlar, ortancalar, kediler, bisikletli yavrular, köpek gezdiren komşular arasında keyifli keyifli gezip geliyoruz.

Pazar günü balkonda bbq partisine davet ettim herkesleri, et yanına birkaç zeytinyağlı, kısır filan bir şeyler de hazırlıycam, artık o gün de bir ufak ara veririz, bakalım sonra nereye kadar...

Durum budur, Eliza sizi pek seven bir kuzudur. Hehehühe...


6 Temmuz 2011 Çarşamba

Üç Vakte Kadar...

Yazıları aksatıyorum, T24'e bile bu ara haftada 2 yerine sadece Cumartesi günleri yazabiliyorum, hiç cevap vermemezlik ettiğim yorumlarınıza dönemeyebiliyorum a dostlar.
Geçen günlerde açıkladılar; üç ay sonra, Amsterdam'da çalıştığım bankayı küçültüp, benim "maliyeti yüksek" departmanımı da toptan kapatacaklar. Ekimden sonra işsizim. Sektörde iş aramıyorum, çünkü hasbel kader bu konuda okuyup da bankacı olmuş, ama finanstan hiçbir zaman hazzetmemiş bir kadın olarak, bir türlü kopamadığım bu çarktan, bu zorunlu adımla kopup, sevdiğim bir işi yapabilmeye yaklaşır mıyım diye umutlanıyorum. Diğer yandan, neredeyse 10 yıllık bir kariyere, 9-18 mesaisinin med-cezirli yoğunluğuna ve maddi olarak da belirli bir akar olmasına alışkınım, ne yaparım, bocalar mıyım diye kaygılanıyorum. Bunların arasında gidip gelirken de, aklımdan, penceremden, yaşamımdan geçen irili ufaklı bir dolu şeyi, kitapları filmleri yaşanmışlıkları düşünceleri hayalleri, yazıp paylaşmayı erteliyorum. Ama yok yok artık ertelemiyim, blog yazmanın ferah esintisini fena halde özlemişim!

3 Haziran 2011 Cuma

Oje Sorunsalı

Başlık, bir ruh hali özetleyici aile-arası kodudur, a dostlar. Mevsimlerden yaz, aylardan flörtöz temmuz, takvimlerden ergenimamakendimiyetişkinzannediyorum zamanları. Annem kuzenim ve ben, uzun Bodrum tatillerinin birinde, su kenarında mayış mayış güneşlenmekteyiz. Kuziyle benim, akşam dışarı çıkarken ne giysek'i de aşıp ne oje sürsek'e bağlamış uzuuuuuğğn muhabbetimiz sürüp giderken, içi doğallıkla az be az şişmiş, ama kendisi de her dem bakımlı, eski toprak yazlık güzeli olduğundan, halden anlayan annekuşum, bir kahkaha patlatıyor: "Gelir temmuz ayları, gevşer gönül yayları. Oooohhh dert yok tasa yok, tek sorunsalımız oje sorunsalı!"
O gün buna feci gülüyor, sonraki yıllarda oje sorunsal'ını "güneş damlar içime-aklımda yalnız oje" temalı bir esriklik parolasına dönüştürmenin temelini atıyoruz. Beğenirseniz buyurun kızlar, siz de tepe tepe kullanın. Elalem 500 yıllık padişah tahtlarını çekyat diye müzelerden araklıyor ayol, sizden mi saklayacağız?!


Gelgelelim, benim aklıma bugün oje sorunsalını iki farklı şey düşürdü.
Öncelikle yarından kelli, kısmetse 1 hafta tatildeyiz. Deniz senin güneş benim, "okeyde yenilene ağzında emzikle dubaya kadar yüzüp gelme cezası verelim" (tabii ki fikrin patenti sevgilimde) filan gibi süper gaz bir ruh haliyle, buradan 6.5 kişi (buçuk 1 yaşında bir lolipop) Fethiye'ye geleceğiz. Gideceğimiz mekan efsane, fonda çalan hem eğlenceli, hem nostaljik şarkıdan bilenler bilir; senin içiiin cilveli diyorlar, diskodan bardan çıkmaz diyorlaaar...Maşallah keyfimiz gıcır.

Dolayısıyla haftaya benden düşüncesel anlamda bi cacık olmaz efendim, doğruya doğru! Hem sonuçta seçim dediğin, şu ortamda mümkünse öncü ve artçı depremlerinden uzak kalınması hakkımızda hayırlı olacak bir müessese...Biz de asıl amacı sınırda oyumuzu kullanmak, e o arada uçmuşken de bikaç gün tatil yapmak olan haftamızı sarıp sarmalayacak ve gündemden mümkünse topuklamış olacağız!
Bu arada yarınki T24 Cumartesi köşesinde de benzer tınıda, ama doğallıkla burada sizlere oje sorunsalını pıtı pıtı anlattığım samimiyeti taşımayan, farklı bir Muzır Neşriyat yazısı olacak, buyurunuz efendim, öksüz-yorumsuz bırakmayınız Eliza'nızın köşesini :) http://www.t24.com.tr/eliza-doolittle/kose-yazisi.aspx?author=58

Oje sorunsalının bir ikinci boyutu da, bu esrik tatil hallenmesinin dışında, aslında düşünülmesi (bence) elzem, eğlenceli ve fakat problematik bir husus oluşu. (ne dedim şimdi ben?!)
Şöyle ki, yazın giydiğimiz şıkır şıkır ayakkabılar, cincik boncuk parmak arası modeller, bronz tene dekolteli efil elbiseler, haliyle bakımlı, manikür pedikürlü el ve ayaklarla çok daha cici duruyor. Yaza da bence ya sadecik french'ler, ya da nar çiçeği, begonvil tadında allı fuşyalı ojeler yaraşıyor. Tatil öncesi yapılacaklar listesinde de oje-vari işler apayrı bir yer tutuyor. Bitti mi, bitmedi!
Üstüne üstlük tatil, sürekli suya girip çıktıkça ojelerin kolayca bozulup dökülüverdiği, sürekli göz önünde bulunan el ve ayaklardaki, yarısı çıkmış ojenin de ıyyk hiç olmasın daha iyi fısıltılarını, inceden inceden ortama yüklediği, bir şirin oluşum. Napıyoruz, yanımızda minik bir torbada aseton-pamuk-oje üçlüsünü türlü çeşitli rötuşlar için taşıyoruz.
Beyleyken beyle. Sorunsalınız oje olsun. Öperim kucaklarım, hadi biz gidiyoruuz!

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Bommba Kaset!



Bu kaset bommmba!

Son derece abesle iştigal tartışmalara el veren, “evde çekilirse özel, otelde çekilirse değil, resmi nikahlı eşinle olursa özel, metresinle değil, komşunun köpeği görürse özel, kasabın kedisi duyduysa değil” boyutuna varmış, akıllara seza saçmalamalarla meydanlarda karşılıklı atıp tutulan seks kasetlerinden farklı.
Bu kaset buram buram kara komedi. İçinde yok yok.
Nasreddin Hoca fıkralarını andırırcasına doğuran kentler var örneğin. Yönetmen bu çılgınlığı bile düşünmüş!
Milyonlarca öğrenciye nanik yaparcasına cart diye kestirilip atılan soruşturmalar var. Ayyuka çıkmış şifre tartışmaları, şifreyi önce reddedip, sonra (sehven) kabul edip, sonra yine reddeden; bu esnada cümle alemi açıklamalarıyla tatmin eden, müstehzi gülüşlü bir Öğrenci Sehven Yerleştirme Merkezi Başkanı var ki, anlatmakla olmaz, illa izlemeniz gerek!
Bir sahnede, başkanın eleştirilmek, istifa etmek bir yana, bir de elinin öpülesi olduğuna kanaat getiren Yüksek Öpücük Kurumu Başkanı’nın açıklamalarıyla dumura uğramış bir öğrenci resmedilmiş ki, ay vallahi öldüm gülmekten. Zavallım, gülsün mü, ağlasın mı, öpsün mü, üzülsün mü, öylece kalakalmış. Geçer canım... Hem devlet büyüklerinden iyi mi bilecek kerata, şifre yok dedilerse yoktur. Öyle şaşkın, yıkık kalana kadar, daha çok çalışsaydı.
Çirkin teknoloji ürünü, her türlü ahlaksızlığa gebe Facebook Macebook gibi internet sitelerinde sürteceğine, Google’da YGS’den birkaç gün önce, tesadüfe bak ki patlama yapmış olan mod medyan aramalarından yapsaydı da, adam gibi puan alsaydı.
Sonra efendim, boşta kal, abuk sabuk konularla aklını, ipsiz sapsız yürüyüşlerle caddeleri işgal et falan filan. Neymiş, özgür, sansürsüz internet için, 15 Mayıs Pazar günü saat 14:00’de, Taksim’in orta yerinde yürüyecekmiş. Pöhhh… Hem sansürsüz internet mi olur, yürüsün bakalım. Yollar yürümekle aşınmaz nasılsa.
Bizim kara komedi kasedi bu kadarla kalır mı, kalmıyor elbet.
Senaryoda Ergenekon sürecini deşifre ettiği kitabından dolayı yargılandığı davadan beraat eden, tüm duruşuyla “Şık” bir gazetecinin, inanılır gibi değil ama hala Ergenekon sanığı olarak tutukluğunun sürmekte olduğunu izliyoruz!
Çok önemli, çok acı bir sürece gebe, kronik ve devasa bir toplumsal yara düpedüz görmezden geliniyor. Birileri şehirleri kanallarla bölmek derdini, ülkenin kanla bölünmesi olasılığından daha çok önemser gibi davranıyor.
Kasedi biraz ileri sarıyorum.
Aldattığı için, terk ettiği için, dayaktan usanıp kaçtığı için, kendine biçilmiş kadere karşı geldiği için, töre için, namus için, dilim söylemeye varmıyor, bazen manyakça bir keyif için, kısacası bahanesi kendinden menkul farklı nedenlerle hunharca öldürülen binlerce kadının; fiziksel, ruhsal, cinsel, psikolojik çeşit çeşit şiddetin her türlüsünü gören, ama en azından henüz katledilmemiş milyonlarca kadının acısını, ufacık olsun dindirmeye yeter mi bilmem ama, öldürülen bu kadınlardan birinin katil kocası ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılıyor.
Verilen bu cezanın caydırıcılık etkisine dair cılız bir umutla acı acı gülümserken, bir başka önemli gelişme gündeme geliyor.
Türkiye, Avrupa Konseyi’nin “Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Sözleşmesi”ni ilk ülke olarak imzalıyor. Bu sözleşmede, kadına yönelik şiddet karışılmaması gereken bir aile meselesi veya genel geçer bir sosyal sorun değil, bir insan hakkı ihlali olarak kabul ediliyor. Üstelik, imzalayan ülkeleri, caydırıcı ve cezai yaptırımlarıyla, şiddeti önlemeye ve şiddet göreni korumaya yönelik uygulamalarıyla ilgili uluslar üstü bir kontrol mekanizmasına dahil etmiş oluyor.
Gözlerim yaşlanıyor. Güldünya gülüyorum.
Kaseti izlemeye kısa bir mola veriyor, gidip bir çay demliyorum. Geri gelip koltuğa kurulup, püskevitimi çaya bandırarak izlemeye devam ediyorum.
Bursa’da, Tokat’ta oyun oynayan, minnacık çocuklar el bombaları buluyor.
Aaaa. Bu senaryoda çalıntı var! Oya Baydar’ın harika bir kitabı vardı hani; Çöplüğün Generali. Hayali, nizami, püripak bir ülkede, girilmesi yasaklanmış, boş arazilerde, çöplerde gömülüp bırakılmış bombalar, mermiler bulunmaya başlıyordu. Bu durumu fark eden bir yazar da, geçmişin izlerini sürerek, bunlarla ilgili bir roman yazıyordu. Gerisi, roman içinde roman.
Bu kadarı fazla geliyor, kasedi durduruyorum.
Elde hayata öykünen silahlar, yanaklar al al kiraz. Oysa olacak iş mi canım, senarist uçmuş biraz...!

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Bakarsın Umduğundan İyi Geçer Yaz. Öptüm, Sezen. ♫

Fazla söze ne hacet...Bu tatlılar tatlısı isimli albümünü de tüm şarkıların gibi hasretle beklerim Kraliçem. 

Günlerden pazartesi, havalardan püsürdek Amsterdam yağmuru, mevsimlerden karma-bahar (ben ilkbahar sanıyodum, bildiğin sonbahar havası var!)

Her gün hava durumuna bakıp, 3 hafta sonra Fethiye'de 30 derece ve üzeri olsun diye elele tutuşup duaya durmaya az kaldı. (Tam bu moddayken, Sezen albümü de daha çıkmadan gönlümü çaldı!) Haziran ilk hafta, buradan 3 aile Fethiye'de olucaz, coşma umudumuz var:)

İnternetime dokunma yürüyüşü, twitter'dan izlediğim, resimlerine baktığım ve dostlarla konuştuğum üzere muhteşemmiş! Twitter'dan izlediğim diyorum, zira herhangi bir medya kuruluşunda yürüyüşün hakkını adam gibi veren herhangi bir habere ne yazık ki rastlayamadım.
"Birkaç yüz kişi protesto etti, kalanlar Taksim'de tesadüfen gezintide olan vatandaşlardı" gibi saçççma sapan açıklamalar yapıldığını duydum. Açıklama sahipleri ve duyarsız medyaya bravo demek istiyorum! "Salak yerine koyma 101" dersinden başarıyla geçtiniz, seviye atlayıp "düpedüz kör yerine koyma 102" sınavındasınız. Tebrikler...

Başka başka?

Haftasonu keyifliydi. Kalabalık housewarming partisi yaptık. Dostlar gelip hem evimizi hem içimizi ısıttılar.

Bolca sinemaya gittik.

* Rio çok tatlı bi film. Bi Ice Age kadar gülmedim, Up ya da Toy Story 3 kadar bayılmadım, uzun metraj Disney masalları, Alaaddin, Lion King filan kadar da klasiklerim arasına koymam, ama çok keyifli zaman geçirdik Higgins'le cuma akşamı, 7/10.

* Limitless başarılı. Bradley Cooper, Brad abisi gibi gel bakıyım yamacıma şöyle yiğidimm klasmanından başladığı oyunculukta, giderek rol kıvırmaya başladı, bu filmde de iyiydi. De Niro, kısacık rolüyle de olsa kavuştuğumuza sevindirdi. FDA onayı almamış, yasadışı bir hap ile beyninin %100'ünü kullanmaya başlayan ve ortalığı yıkan alelade adam senaryosu ilginçti. Az daha kısa olabilirmiş, yine de sıkılmadan izlettirdi. 7/10.

* Water for Elephants bence hayalkırıklığı. Görsellik güzeldi. Ergen vampir Robert Pattison ile Reese Witherspoon kimyası bence hiç olmamıştı. Christoph Waltz her zamanki gibi psikopat rolünde iyiydi. 6/10.

Bu arada kütüphanede kuzu kuzu rahat zamanlarımı bekleyen, tatile gitmek için bu yüzden de gün saydığım kitaplarım varrr. En çok da Şairin Romanı (M.Mungan) ve Şarkını Söylediğin Zaman (İ.Aral).

Hadi cuma, yine kavuşalım çok bekletmeden.
Hadi yaz, gel bakalım nasıl geçeceksen. Öptüm, Eliza.

12 Mayıs 2011 Perşembe

Gel bi çay içelim annem, püskevit de var...

Alice Harikalar Diyarında'nın eeen sevdiğim sahnesi, şapkacının çay sofrası gibi deli kaçık bi sofrada, uzuun uzun muhabbet edesim geldi dostlar. her kafadan ayrı ses, her fincandan ayrı aroma, her tabaktan ayrı kurabiye taşa taşa, mis...Anlatıcak da çok şey var üstelik, kap Necmicim bi şekersiz tavşan kanı, oohhh, başlayalım...

Twitter'da kısacık 140cık yazıp çiziyorum, T24'de daha bi ciddi daha bi toparlak tınıdan anlatıyorum amaa, blogda yaya yaya muhabbet etmenin de tadı diğerlerinde yok be şekerim! Neyyyse...

Ev taşıdık geçenlerde. Belim koptu yemin ederim. Hizmet sektörünün her türlüsü gibi, taşımacılık konusunda da Hollanda, Türkiye ile karşılaştırınca fe-cot-ti! Bilmemkaç bin eurolar (ay nooolur avro demesek şuna?!) telaffuz edilince ben sandıydım ki bu taşımacı gelicek, TR'de olduğu gibi, senin o an okuyo olduğun magazinle kahve içtiğin fincanı dahil paketleyip yerleştirivericek...Tabii ki ilgisi yok! Biz Omar diye edeleli Marok bi delikanlı bulduk, bi güzel gününde saatinde anlaştık, Omar da bize katlanmış halde 100 tane koli, koli bandı, sarma kağıdı, pıtpıtlı naylon (ihihihihi bayılırım bu "bubble wrap" çevirisine de), kalem malem bi şeyler bıraktı, hadi dayı 1 Mayıs'ta görüşürüüüz dedi, kayboldu. Büttüüüüün kolileri bavulları yapmak yerleştirmek de Higgins'le bana düştü...Tabii aslında iyi de oldu, elin adamları fincanlarıma dokunsa heeepsini yıkamak gerekicekti, ben pırıl pırıl kağıtlara tertemiz sarınca gayet de hiçbir şey yıkamadan yerleştiriverdim. Ama koli toplamı 72, bavul sayısı 13 olunca az daha yorgunluktan cortluyoduk, o ayrı...

Tüm yorgunluğu, sıkıntısı, şusu busu bi yana, bulduğumuz evi sevdik. Hem merkeze azcık daha uzak (otobüsle 20 dk) bir adada olduğu için eski evimize göre kirası çok uygun, hem de manzarası çok cici! :) 1 Salon-1 Açık Mutfak ve 2 diil, neredeyse 1.5 oda, 2. oda o denli minik, kutu gibi, ama manzara da budur a dostlar, yorgunluğa değmiş di miiiy!



Bu arada bankanın durumunun sevimsizliği devam ediyor. Köşede uzun uzun anlatmıştım ( http://www.t24.com.tr/eliza-doolittle/kose-yazisi.aspx?author=58&article=3330 ), korktuğum oldu, banka küçülmeye karar verdi. Bana da, 1 Kasım'da bitecek olan kontratımın yenilenmeyeceği tebliğ edildi. Tezkeremi aldım yani! 6 ay sonra işsizim...Şu anda konuyla ilgili herhangi bir aksiyonum yok, çünkü bambaşka plan program ve dileklerim var. Bakalım, hayırlara vesile demek istiyorum...(Siz de bi temiz "amin" çekin ne olur, bunaldım aslında bu konuyla ilgili de, çaktırmıyorum:)) Bakalım, gün doğmadan neler doğar demişler, di mi şekerim?!

Bu arada Amsterdam'da bahar harika geçiyor, ama bu harika bahardan sonra soğuk ve ıslak bir yaz da bizi bekler deniyor, olmasın öyle bi şeeeyyyy! Yurda gelmemekte nazlanan bahar da az kaldı duyucak kendine hasretlenen sesleri, böyle erguvanlı güllü, sıcacık ve afili, gelivericek; randevuya geç kalıp da tek bir mahçup davetkar dudak hareketiyle kendini affettiren afetler gibi...Hadi, baharlanalım bakalım!



Şabalopşubap


Hadi diyelim yoğunluktan ve koşturmadan yeni yazı yazamıyorum (ki telafisi geliyor, azzz sonra!) peki gelen tatlı yorumlara niye zinhar cevap yazamıyorum??
YGS'den beri dillerimize pelesenk, çembersel mod şeklinde sürekli şifre sorup aynı salak ekranla başa döndürüyo ve yorumlarımı, bırak Eliza olarak yazmayı, Adsız olarak bile yayınlamıyo blogspot şu an. Gıcığım, gıcıksın, gıcık!
Ayrıca çok çok pek çok özledim yahuuuu:)

14 Nisan 2011 Perşembe

Endülüs'te Raks

Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...

Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı...
...
Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli...

Şeytan diyor ki, sarmalı, yüz kerre öpmeli...


Yahya Kemal Beyatlı


Oldum olası gitmek istediğim yerlerden biriydi Güney İspanya...
Geçtiğimiz hafta biraz iş yoğunluğundan uzaklaşmak, biraz baharı bol güneşli bir diyarda karşılamak, biraz da uzun zamandır merak edip görmeyi dilediğimiz Endülüs Emevi kültürünü deneyim etmek için Higgins'le o diyarlara gittik.
Daha önceki Evliya Çelebi yazılarında da demiştim ya, Avrupa’da yaşamanın en büyük lükslerinden biri, vizesiz, dolayısıyla tasasız, hatta zaten Avrupa içi olunca iç hatlardan uçarak, zaman ve maliyet açısından da oldukça hesaplı bir şekilde seyahat edebilmek...
Biz de Malaga’ya uçup, oradan araba kiraladık. (Ya İspanya’da kiralanan arabalar aslında çaktırmadan legodan yapılıyor, ya da birileri bizleri kendi yurdumuzda fena halde kazıklıyor, ama koskoca bir haftalık, üstelik yakıt açısından da tasarruflu dizel arabanın kira bedeli, İstanbul’da son iş seyahatimde haftasonu için kiraladığım arabadan daha ucuza geldi. Neyse...)
Arabalı olmanın mobilite lüksüne, navigasyon cihazının (nerede eski telaşla harita karıştırmalar azizim?) rahatlığını katıp, 1200 kilometreyi aşkın yol yaptık, yediden fazla şehir ve kasaba gördük. Ama aralar hep kısa kısa, en çok 2-3 saatlik mesafeler olduğu için de, yollar bizi hiç yormadı.




Haritaya göre bakarsanız tam şöyle bir çember çizdik:
Malaga-Marbella-Tarifa-Sevilla-Cordoba-Granada-Nerja-Malaga

Malaga havaalanı tam ortada olduğu için, hele de bahar yanımıza gelmemekte bunca nazlanırken, kıyıda Marbella ya da diğer yöne doğru Nerja’da gecelemek ve azcık güneş almak müthiş iyi geldi…Üstelik böylece insan tatile yayılarak başlıyor, yorulup gezerek devam ediyor, yayılarak da bitiriyor.
Birinin nazarı mı değdi artık ne olduysa bavullarımız kayboldu 3 gün bulunamadı, zerre İngilizce konuşmayan İspanyollara zinhar dert anlatamadık, ilk günümüz pazar olduğu için kendimize temiz birer çamaşır ve tshirt bile alamayıp sefil olduk, falan filan ama yine de hiç takılmadık, pis pis gezdik gördük yedik içtik keyfettiiiik…Yine de kırk yıllık bavulumu gördüğüme bunca sevineceğim aklıma gelmezdi tabii!


Malaga’ya uçuş öncesi 2 saat, Cordoba’ya Sevilla’dan Granada’ya giderken arada mola vererek 2 saat ayırdık, gece kalmadık. İyi ki de kalmamışız, diğer yerlerle karşılaştırınca pek numarası yoktu. Bir tek de Tarifa biraz gereksiz, Alaçatı bozması surf şehri olarak çok sarmadı. Ama Marbella’yı, hele hele Sevilla-Granada’yı unutamam!

İçlerinde bizi en çok, mimarisi, iklimi, capcanlı meydanları, sıcacık güneşi ve güleryüzlü insanlarıyla, Sevilla ve Granada çarptı.


Ufak tabaklarda sundukları çeşitli yemekler (tapas) çok leziz, tazecik meyvelerle tatlandırılmış aromatik içkiler (sangria) çok ferahlatıcı, Akdeniz mutfağı damak tadımıza pek uygun, üstüne üstlük birçok şey fena halde de ucuz olduğundan; birazcık daha kalsaydık, mazallah ya meşhur İspanya boğalarına dönecek, ya da daha kötüsü, obeziteye doğru yol alacaktık. Neyse ki Sağlık Bakanımızın obeziteye karşı en son geliştirdiği muhteşem çözümü anımsadık, bizi yolda görürse “şişkoo şişkooo” diye bağırır diye pek korktuk da, günlük öğün sayımızı azalttık hiç değilse!


Sevilla’daki Alcazar Sarayı, minare olarak 1200’lü yıllarda inşa edilip sonradan çan kulesine dönüştürülmüş Giralda, Cordoba’daki “El Mezguita” (Kurtuba Camii), Granada’daki Alhamra Sarayı inanılmaz güzeldi.



Emevi mirasını yüzlerce yıldır böyle özenle korumuş olmaları, yollar boyu kilometrekarelerce uzanan zeytin bağları, güneşe yüzünü dönmek dışında hiçbir şey umurunda olmayan ayçiçekleri misali, her saat sokakları dolduran şehir sakinleri etkileyiciydi.

Bizi bize hatırlatan, esmer, kısaca boylu, güleryüzlü tipleri, yemekleri, sokaklarda umarsızca çıt çıt çitledikleri çekirdekler, avlulardan taşan flamenko müzikleri, eğlenceliydi.


Hele bir de bahar mevsimi olunca sokakta buram buram kokan hanımeli-yasemin kokuları ve neredeyse her caddede sıralanan, turuncu turuncu parlayan portakal ağaçları bu manzaraya katılınca, bu tatil bizi mest etti!

Rota boyu biraz da resim ekleyeyim:)

Marbella
Marbella'da 3 Maymun

Bavulsuzluktan helak olmuş, kendini Cruzcampo'ya vurmuş Higgins-Eliza 

Marbella Old Town - Bakire'nin Balkonu

Marbella Old Town - Avluda Flamenco

Mmmm Paella

Marbella Old Town - Güzellik Çağı

Sevilla


Real Alcazar

Sevilla'nın en ünlü pastanesi


Plaza Espana

Plaza Espana




Sevilla'nın en az turistik, çünkü girişi parasız olan, ama dansçı teyzenin ödümüzü patlattığı flamenko barı: La Carboneria

Giralda

Giralda, gece ve ben

Alcazar'ın muhteşem seramik duvarlarından biri

Sevilla Katedrali'nin, içinde 12,000 heykel olan altın kaplama duvarı

Pata Negra - Lezizzz

Mini mini Tapas & koca koca Sangria

Cümbüş

Granada



La Alhambra



Kendinize iyi bakın kurabiyeler...
Kendisi nazlansa da, ruhumuz her dem bahar olsun...!