"Biliyorum ki o benim Yüzyıllık Yalnızlık'ım, Görünmez Kentler'im olacak" dediğinde Murathan, 15 yıldır aralıklarla bu romanı yazdığını anlattığında, hatta 6 yıl önce okuduğum Elli Parça'nın içinde yer alan çarpıcı parçada bile hazırlanamamışım ben, Şairin Romanı'na...
Öyle bir büyü ki, öyle bir masal ki dün gece bitirdiğim, parçalarını düşündükçe gözlerim doluyor...Kendinize harika bir dünya armağan etmeye vaktiniz, sabrınız, aklınız varsa, inanılmaz bir pagan masalı sizi bekliyor.
Tanıtım bülteni kitabı şöyle anlatıyor;
"adı yerküre olan bir gezegen. en büyük kara parçası sayılan anakara'da farklı yerlerden farklı nedenlerle odragend'e varmak üzere yola çıkan gezginler. elli yıl sonra yurduna dönen bir bilge şair. yıllarca evinden hiç çıkmadan yaşadıktan sonra, çıraklarıyla birlikte kendisini yollara vuran bir şiir filozofu. yalnızca şairleri öldüren bir katilin izini süren atlı polis ve yardımcısı. yol boyu içinden geçtikleri yerler, yaşamlar. surlarında şiir bayrakları dalganan şehirler. kanatları göğün gizemlerini birbirine bağlayan kuşlar. sayıların, sözcüklerin, şifrelerin ardında ömür tüketen matematikçiler, dilciler, sözlükçüler, şairler... insanların ruhlarını sağaltan rüya terbiyecileri. batı'nın modern çağ fantazi romanlarıyla doğu'nun binbir gece masalları'nın özgün bir bileşimi. tabiata, emeğe ve şiire bir övgü."
Murathan, Milliyet Sanat'taki söyleşisinde kitabı şöyle okumamızı öğütlüyor;
"Bir nehirde kürek çekiyorsunuz, tadını çıkartın. Aheste, etrafa bakarak, derin nefes alarak, suyun, havanın, kıyının tadına vararak...Çünkü nehir bir süre sonra hızlanacak, hazır olmanız gerekiyor..."
Ve kitap aynen yaratıcısının söylediği gibi ilerliyor. Önce yavaş, durağan, sabırlı. Sonra inceden dalgalı, derinleştikçe kıpırtılı. Ve sonunda sürprizlerle dolu bir şelale gibi, hızlı, çok zamanlı, çarpıcı, heyecanlı...
İlk yarıyı yudum yudum içerek, 1 haftada okudum; 2. yarıyıysa elimden bırakamayarak, 2 günde. Altını çizerek başladım, sonra baktım bütün kitabı çizmek gerekecek, bıraktım. Sonra dayanamadım, yeniden kalemi elime aldım. Öyle çok yer çizmişim, öyle çok yeri yenibaştan okuyup içmişim ki, inanın, kitaba haksızlık gibi geliyor, tek bir alıntı yapmayacağım.
Gözümün önünde kadınların elinden su içip sadece erkeklere kokan Gavelaana menekşeleri, aklımın tüm köşelerinde, sanki uzun takvimlerdir tanır gibi benimsediğim Bendag, Ümma, Serhenas, Moottah, Gamenn, Zeey, Tagan, Agabu, Zeheyra ve Lelalu. Şiirleri, bilgeleri, kehanetleri, rüyaları sayıp seven, tabiatı yücelten, kanlı savaşlarını bile şiirlerle bezeyip, vahşi cinayetlerine efsun katan, her kenti içimi ayrı titreten bir ütopya olarak Anakara.
Şimdi, dün geceye sığan son 150 sayfanın uykusuzluğuyla yorgun, içimden kayıp güvercin kolyeleri gibi geçen sahnelerle esrik, bir acaip ruh halindeyim. Sizin hiç, bir kitap biter bitmez dönüp yeniden okuyasınız, bir filmi izler izlemez tekrar başlayasınız oldu mu? İşte, aynen öyleyim...582 sayfalık kitapta yalnızca bir defa kullanılan, oysa günlük dilde pek cömertçe kullandığımız tabirle, (ve kitaptaki gibi tırnak içinde) "Muhteşem" bir yapıt. Başyapıt.
Şiirleriyle, şarkılarıyla, denemeleriyle, senaryolarıyla, öyküleri ve romanlarıyla kalbimi her defasında yeni baştan fetheden Murathan Mungan, beni vurdun, çarptın, kıskandırdın, büyüledin, sağalttın. İyi ki varsın!