Cumartesi aksami evde partiledik. Gercekten cok eglenceli bir aksamdi. O gece herkes gittikten sonra geride kalanlar: onlarca sise, hicbir sey yikamakla ugrasmadan cope attikca bir kere daha plastigi her kim icat ettiyse sagligina duaci oldugum, evimizle uyumlu kirmizi plastik bardak, tabak ve kaseler ve topuklularla dans etmekten sizlayan ayaklarimdi...Pazar da gunesli bir Amsterdam sabahina uyanmanin keyfiyle kendimizi sokaklara attik. Havayi isitmasa bile sadece pirildattigi icin gunesin bir sehri nasil guzellestirdigini konusarak yuruye yuruye Cafe De Jaren 'e gittik. Kanal ustu terasi, cok lezzetli domates corbasi ve devasa salata bari ile, rezalet yavasliktaki servisine ragmen burdaki favori adreslerim arasinda olan cafede uzun uzun oturduk.
Ardindan, ne zamandir merak ettigim, zaten de Meryl Streep'li bir film olmasi a
cisindan (ki Meryl'li bir film benim icin sinemasal olarak "denizden babam ciksa yerim" adli sacma ancak dogru kaliptaki baba'ya es degerdir!) gormek istedigim Doubt 'a gittik. Film iyiydi. Diyaloglar iyiydi. Gozumuze sokulan firtina-isik metaforlari fazlaydi, cunku bir duygu olarak Suphe, filmin her yerine zaten buram buram yansimisti ve surekli dikte ettirilmesi seyirciye biraz haksizlik gibiydi. Filmin, neticede seyirciyi de kesin bilgi olmadan, "in doubt" halinde birakmasi guzeldi. Kilise-modernite catismasi, Amerikan toplumunda irkcilik ve bunun on yargiyi ne kadar artirdigi vb kavramlarin islene islene, anlatila anlatila artik yeni bir sey soylemez hale gelmesi ise filmin insani cok da sasirtmayan hikayesinde etkindi...Neticede film iyiydi, ama bas oyuncularinin dokturdugu sahneler olmadan hikaye 5 para etmezdi.
Evde ise, hem teknoloji, hem de konfor acisindan Allaha sukurler olsun ki ufacik minicik ici dolu tursucuk capinda da olsa bir sinema salonu keyfine mazhar olabilen buyuk ekran plazmali si
nema kosemizde oldies but goldies temali bir film keyfi daha yaptik. Benim muhtemelen 4. izleyisim olmasina karsilik, H.nin daha once izlememis olmasinin gaziyla, You've Got Mail ile yillar sonra percinlenen, Tom-Meg kimyasinin ilk meyvesi Sleepless in Seattle'i keyifle seyrettik. Hikayesi, cici mekanlari, cici tiplemeleri, cici diyaloglari ile tam bir chick-flick ve benim kisisel favori romantik komedilerimden biri olan filmin "An Affair to Remember" gondermeleri, New York'u ozletesi Empire State sahneleri, Tom'un eski karisini radyo programinda anlatisi, Meg'in Rosie O'Donnell ile birlikte oynadigi film izleme sahnesinde aglayisi...icimiz isindi! Filmin en guzel cumlelerinden biri ise, Tom'un kaybettigi esi icin soyledigi "being with her was like coming home" cumlesiydi. Filmi defalarca izlememe ragmen bu muhtesem cumleyi kodlamamisim. Belki de ilk kez filmi H. ile birlikte izledigimden bu defa unutmadim! H.'ye daha da siki sarildim.
Bugun, iyi ki dogmus, dogmus da beni bulmus, bulmus da benim olmus kocamin dogumgununde, cok sevdigi bir dilim visneli-cikolatali pasta esliginde, kendisine yazmak istedim. Beni, Hollywood sahnelerinden ibaret sandigimiz asklarin gercek hayatta da olabildigine inandiran yegane adam, sen de benim evimsin! Iyi ki dogdun, iyi ki varsin!

0 yorum:
Yorum Gönder