Ankara'dayım. Haftayı aile aşkıyla sarılmış ve mutlu, bi yandan da şifayı feci kapmış ve pek hasta geçirmekteyim. Bolca aksırıp tıksırarak, yine de mutluluk ve huzurla, yılın son günleri muhasebelerimi yapıyorum. İçim ferah...
Annemin evinde beni bir kargo paketi karşıladı. Daha önce adresimi mailden soran Banyosuyu'nun gönderdiğini tahmin ettim, ama sürprizleri beklemiyordum! Pakedin içinde Anais Nin'in Henry&June'u ile 2 adet, incili, tüylü, dantelli, inanılmaz güzellikte broş, broşların ortasında da üzerinde Eliza&Higgins'in My Fair Lady'nin en güzel sahnesi olan dans sahnesindeki resimleri var. Bayıldım bayıldım!
Sevgili Banyosuyu, yüzünü hiç görmedim, çok sevdiğim yazılarından ve yorumlaşmalardan seni tanıyor gibiyim, umarım ilk fırsatta da tanışırız. O kadar anlamlı, o kadar güzel ki armağanların...Nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim. Harikasın! Çok çok teşekkürler, kocaman kucaklıyorum...İncili, dantelli, harika keyifler diliyorum...
26 Aralık 2009 Cumartesi
21 Aralık 2009 Pazartesi
Supercalifragilisticexpialidocious
Haftasonu ve ozellikle de pazar gunu pek keyifli pek guzel gecti. Yildonumumuzu kocamla kartopu oynayarak kutladik. Pazartesi bile mavi diil lavanta rengi bu sefer...
Suskunluklar prensi balik kisisi J. kardesim ayaginin tozuyla mimlemis, uzak diyarlarin hanimefendisi Eliza diye de tatli tatli gaz vermis. Hay hay, kalem dondugunce yazalim efendim, hazir lavanta kokulu sabah kahveli modumuzda ve gunun yogunlugu baslamamisken...
Takvimlerarasi bol kar yagisli kirmizili yesilli hediyeli tarcinli bu Aralik gunlerinde Eliza'dan nacizane oneriler...Hmmmm...
Dinleyin
- Noel ve yilbasi sarkilari toplama albumleri - Birkac dinlemeden sonra ilk gordugunuz Noel Baba'ya kafa atasiniz gelebilir, abartmamali. Ama arada sirada da pek iyi geliyor.
- Eski ama eskimeyen klasikler, bol bol Frank Sinatra, Dean Martin, arada guzel guzel fado, Amalia Rodriguez, Mercedes Sosa...
Deneyin
- Ay islanir miyiz aman kirlenir miyiz demeden cocuk gibi ilk buldugunuz karda yuvarlanin, kartopu savaslari yapin, cocukken en sevdiginiz kitaplardan birini okuyun, masal okuyun biraz, oyun oynayin cok cok, Mary Poppins izleyin, dans ede ede, gulerek izleyin, filmdeki sarkilarla beraber supercalifragilisticexpialidocious demeyi deneyin.
Cocukluk koprusu konusundaki canhiras fikirlerimi bilirsiniz. Yoksa bir kulaktan girip digerinden cikasi Leo Buscaglia ogutleri vermiyorum! Cok yetiskiniz, cok isimiz var, cok gorevimiz var, cok icesimiz, makyaj yapasimiz, partileyesimiz, araba kullanasimiz var. Hepsine amenna, sadece arada sirada kendinize eski kahkahalarinizla biraz sihir hediye edin. Iyi gelicek, inanin :)
Kendinize Her Gun Tekrar Edin
Aklim, sagligim ve duyarliligim benimle oldukca, tüm mümkünlerin kiyisindayim. Yolum ve sansim acik olsun. Ayrica cok guzelim!
"Insanlari sevmek kendimizi sevmekle baslar, bu saadet zincirinin de pozitif enerjiyle devami harika olur" diye dusunenlerdenim ben. Zararini da gormedim!
Sadece Bir Tek Gun Icin Bile Olsa
Yalnizliginizin tadini cikarin. Kendinizle basbasa birkac saat gecirin. Basta zor gelse de, tek basina sinemaya gitmek, kitaplar ardina saklanmadan etrafi izleyerek bir kadeh sarap esliginde bir yemek yemek insana muthis iyi gelen, gozlem gozunun en acik oldugu keyiflerdir ve basta oyle geldigi gibi herkes tek goz olmus, saskinlikla bize bakmamaktadir!
Okuyun
Bence biraz Murathan Mungan, biraz Elif Safak, biraz Cemal Sureya, biraz Amin Maalouf, biraz Paul Auster, bol bol yabanci ve Turkce klasikler - Tolstoy'lar, Bronte'ler, Resat Nuri'ler, Halide Edip'ler, biraz keyifli ve ucucu edebiyat, Stephen King, Sophie Kinsella, Mehmet Murat Somer okuyun. Bal gonlunuz ve modunuz her neyi cekiyorsa onu okuyun. Ama hele de takvimi kapatirken, Murathan'in Mirildandiklarim'indan en sevdiklerimden olan, ufak bir muhasebe siiri, Yilin Son Gunleri'ni okuyun...
(...)
IV
Kırdım mı incittim mi birilerini?
Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler.
Kendimi yeniledim mi yazdıklarımda?
Yeniden düşünmeliyim
Dostluklarımı, ilişkilerimi
Dağınık yatağım,mutsuz yatağım
Çoğalttım mı eksiklerimi?
Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı
Yitirdim mi yoksa masumiyetimi?
Borçlarımı ödedim mi?
Doğru seçtim mi soruların fiillerini?
Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış,
giysilerim ütülü, odam düzenli mi?
Ödünç aldığım kitapları geri verdim mi?
Geri verdim mi aldıklarımı:
Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları
Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi?
Yokladım mı duygularımı
Hala sevebiliyor muyum insanları?
Ovmalı gümüşleri, bakırlarımı; cila geçmeli ahşaplarıma
Ovmalı umutları
Saklı tutmalı gelecek inancını, yarınları eksik etmemeli ağzımızdan
Hançer kıvamındaki o karamizah tadını
Şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım Yavuz'a
Sonra köşe başından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım
akşama
Yeni bir yıla
Ama nedense herşeyin tadı dağılıyor ağzımda
Bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında
Aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta...
Etiketler:
Film-TV-Kitap-Müzik,
Kişisel,
Mim
19 Aralık 2009 Cumartesi
Deniz Fenerim
Canım annem,
Bilirsin, kendimi bildim bileli 20 Aralık'da her zamankinden de erken kalkarım. Küçüklüğümden beri o gün gelip seni öpmeyi, sürpriz kahvaltılar hazırlamayı, doğumgününü ilk kutlayanın olmayı severim.
Geçen yıl bugün de erkenden kalkmış, keyifle kahvaltımızı etmiş, gülüşüp konuşmuştuk. Ben seni öpüp sarmıştım, sen de güne katılan yepyeni anlamda benim kelebekler misali heyecanımı yatıştırmış, beni sakinleştirmiştin. Sonra mutlulukla hazırlanıp, doğumgününde gelin ettiğin kızının düğün hazırlıkları için evden çıkmıştık.
Bugün de pazar filan dinlemedim, erkenden uyandım. Amsterdam karlar altında, gece de çok yağmış, pek güzel görünüyor. Günün her anlamına uygun, kremalı pastaları, incili gelinlikleri, aydınlık ve bembeyaz bütün günleri çağrıştırıyor...Birinci evlilik yıldönümümüzde kocama güzel bir kahvaltı hazırlamak istedim. Sofrayı süsleyecek kuşlu ve kalpli konfetilerim, gelin-damat biblolarım, çiçeklerim de hazır!
Bugüne her günden de biraz fazla sihir katmalıyım. Bunu senden öğrendim. Şapkadan tavşan çıkaran illüzyonistler nasıl ustalarından öğrendilerse sihri, dün yılbaşı alışverişimde kendime hediye edip kimbilir kaçıncı kez izleyip mutlu olduğum Mary Poppins nasıl öğrettiyse çocuklara hayatın eflatun puantiyeli yüzünü, ben de pembenin tüm tonlarını senden öğrendim.
Güldürmek şeyleri söylüyorum. Güldürücek şeyler canım...
Bu su aygırı. Latince adı hipopotam.
Çorap büyük, patik dahhha da büyük.
Sol elimin yüzük parmağı, sağ ayağımın baş parmağı...
Annem, öğretmenim, psikologum, en iyi dostum...Komik, bilge, şaşırtıcı, çıtır kadın! Mekanda uzağında olsam da yanındayım diyerek, vanilyalı yanaklarından öpüyor, öpüyorum. Doğumgünün kutlu olsun bitanem, seni çoooook çok seviyorum.
Bilirsin, kendimi bildim bileli 20 Aralık'da her zamankinden de erken kalkarım. Küçüklüğümden beri o gün gelip seni öpmeyi, sürpriz kahvaltılar hazırlamayı, doğumgününü ilk kutlayanın olmayı severim.
Geçen yıl bugün de erkenden kalkmış, keyifle kahvaltımızı etmiş, gülüşüp konuşmuştuk. Ben seni öpüp sarmıştım, sen de güne katılan yepyeni anlamda benim kelebekler misali heyecanımı yatıştırmış, beni sakinleştirmiştin. Sonra mutlulukla hazırlanıp, doğumgününde gelin ettiğin kızının düğün hazırlıkları için evden çıkmıştık.
Bugün de pazar filan dinlemedim, erkenden uyandım. Amsterdam karlar altında, gece de çok yağmış, pek güzel görünüyor. Günün her anlamına uygun, kremalı pastaları, incili gelinlikleri, aydınlık ve bembeyaz bütün günleri çağrıştırıyor...Birinci evlilik yıldönümümüzde kocama güzel bir kahvaltı hazırlamak istedim. Sofrayı süsleyecek kuşlu ve kalpli konfetilerim, gelin-damat biblolarım, çiçeklerim de hazır!
Bugüne her günden de biraz fazla sihir katmalıyım. Bunu senden öğrendim. Şapkadan tavşan çıkaran illüzyonistler nasıl ustalarından öğrendilerse sihri, dün yılbaşı alışverişimde kendime hediye edip kimbilir kaçıncı kez izleyip mutlu olduğum Mary Poppins nasıl öğrettiyse çocuklara hayatın eflatun puantiyeli yüzünü, ben de pembenin tüm tonlarını senden öğrendim.
Güldürmek şeyleri söylüyorum. Güldürücek şeyler canım...
Bu su aygırı. Latince adı hipopotam.
Çorap büyük, patik dahhha da büyük.
Sol elimin yüzük parmağı, sağ ayağımın baş parmağı...
Annem, öğretmenim, psikologum, en iyi dostum...Komik, bilge, şaşırtıcı, çıtır kadın! Mekanda uzağında olsam da yanındayım diyerek, vanilyalı yanaklarından öpüyor, öpüyorum. Doğumgünün kutlu olsun bitanem, seni çoooook çok seviyorum.
18 Aralık 2009 Cuma
Fadime'nin Düğününde Halay Çekelim
Blogcan bebeyim, hadi gel köyümüze geri dönelim. Ask olduk mesk anlattik kac gundur, gundelik detaylarda da azcik ic dokelim.
Aylardir ugrasip durdugum, sonunda da tek kalemde bankaya 1 yillik maasimin yarisi kadar komisyon gelirini kuturt diye kazandirdigim iste, daha once 158072 tane soru sorup, simdi tesekkur bile etmeye vakit bulamayanlarla Necmi ilgileniyo...Patakliycak hali yok kimseleri tabii ama bi soruyo en azindan, calisanlar icin odul-ceza dengesinde terazinin kantarini bunca kacirmak caiz midir?
Ayrica hepimiz domuz gribi manyagi olmus, gunde 150 defa elimizi yikayip kurumasin diye kremlerle ovmaktan gina getirmis, vitaminler ekinezyalarla bunyeyi saglam tutmaya calisirken, hapsurup tiksirma aninda agzini kapatmayan, bellersin yercekimi deneyi yapacak da ofise gelmesi olum kalim meselesiymis gibi mikrop saca saca ofise gelen guzide insanlar, kelimenin her anlamiyla, adami hasta etmeyin!!
Gazetelere bakiyorum, yurtta yeterli gundem maddesi yokmus gibi Hurriyet'in mansetten verdigi haberlerden biri bu. Ya da manset filan diildi de algida secicilik devreye girdi. Zira tovbeler olsun hayatta en korktugum sey kedidir, boyle bi sakayi bana yapip bi de hastanelik etseler olsem affetmezdim. Simdi Eliza'larini seven tatli okurlardan neee kedi sevilmez mi hic, ay minnnooossss filan gibi yorumlar gelicek, napiyim yavrular, zaten her fobi gibi Ailurophobia'nin wikipedia aciklamasi da "mantiksiz/gereksiz korku" kalibini iceriyor.
Eliza'cim niye ordan burdan sacma sepelek yazmaktasin diyenlere de derim ki cuma aksami saat 16:15 olmus. Haftanin en vanilya kokulu saatleri baslamis, ben aynen eskiden surada yazdigim ruh halindeyim. Ayrica haftaya cuma noel tatili ve haftanin buyuk kisminda Ankara'dayim, ertesi cuma da yilbasi, dolayisiyla o iki hafta da simdiden kolaylandi sayilir, e daha ne olsun be canim?! Lelelesakineee...
Arkası Yarın - Hayat
...Eylul ayinda, Eliza’nin sirketinin gonderdigi bir egitim programina katilmak icin gidecegi Zurih’te haftasonu bulusmayi kararlastirmislar. Eliza gitmeye hazirlanirken, sirkete ugrayan K., ki artik H.nin abisi olmak disinda Eliza’nin da hem arkadasi, hem abisiymis, H.ye goturulmek uzere Eliza’ya gazete kagidina sikica sarilmis, cep telefonu kutusu boyunda, orta boy bir paket getirmis.
Paketle beraber Higgins’e aldigi ufak tefek armaganlari, egitim icin en “smart casual” bankaci kiyafetlerini, haftasonu Higgins ile doyasiya gezmek icinse cicilerini alip bavulunu hazirlamis Eliza. Bir de son tatilde Higgins gunes gozlugunu kaybedip pek uzulmusmus, Eliza cok sevdigi bir arkadasinin Sirkeci’deki gozlukcu dukkanina gidip hem H.ye hem kendine guzel birer siyah gozluk almis. Zaten o taraflara siklikla gider, ziyaret ve gorusmeleri aksamustune denk getirip kendine keyif yaratmaya bayilirmis. Findikli’da arabasini birakip atlar tramvaya, Sultanahmet, Gulhane, Yerebatan Sarnici, Kapalicarsi istikametinde hem carsinin caktirmadan inanilmaz zengin ve bilgili olan bazi gorunmez esnafiyla gorusmelerini yapar, hem alisverislerini, sarnic huzurunu, eski Istanbul keyiflerini, Havuzlu’da, Pandeli’de ogle yemeklerini aralara serpistirirmis...Belki de bu yuzden, islerini halletmekle keyifli duraklarda mola vermek seceneklerini birlestiren sehirlerde, tabanvay yasamayi sevmis hep...
Yine gecmek bilmeyen bir Istanbul-Zurih ucusu sonrasi alana inmis Eliza. Higgins’in ucagi kendisinden bir saat sonra inecekmis, ici icine sigmayarak oyalanmis oralarda...Sonra gidip karsilamis sevgilisini, birlikte otellerine gitmisler. Bavullarini ustunkoru acip yerlestirdikten ve odada biraz vuslat demlendirdikten sonra da sicak Zurih gecesine, bira ve sosis ziyafetine cikmislar...Eliza’nin egitim ve toplantilara daha once de gelip gitmis oldugu icin 3. ziyaretiymis, Higgins’in ise ilk seferi. Bazen bilerek, bazen el yordamiyla yollarini bularak, keyifli bir gece turu yapmislar. Sonra da otele gidip, birbirlerinin kollarinda huzurla uyumuslar...
Sabah kalkip odada hazirladiklari kahvelerini icerken gunun programini yapmislar. Sicak, piril piril bir eylul cumartesisiymis ve Eliza’nin Isvicreli arkadaslarindan duydugu yolu takip ederek, Zurih istasyonundan trenle Luzern’e gitmeye, oradan da feribot turu alip Luzern golunde gezintiye cikmaya karar vermisler. Ismi kar ve kis mevsimiyle anilsa da, Isvicre’nin goz alabildigine yesil Alplerle sarili, gol kenari yaz mevsimi de muhtesem olurmus meger...
H.ye aldigi gozlukleri gosterip armaganlarini vermis Eliza, abisinin emanet ettigi sekilsiz paketi de eline tutusturup dusa girmis dingin ve mutlu. Bu bulusma icin aldigi onden kurdeleli beyaz gomlegi, kotunu, beyaz adidaslarini giyip yepisyeni gozlugunu de almis yanina...H. de hazirlanmis arkasindan, o da Eliza gibi bir gomlek, kot ve ayni modelin 5 numara buyugu adidaslarla, kahvaltiya inmisler.
Kahvaltida sohbet ederken Higgins sormus Eliza’ya: “Yilbasinda napiyosun?”. 5 aydir kisa bulusmalarla cok mutlu, ama bazen de hasret ve uzakliktan cok zorlu ilerleyen asklarinin telasli yorgunlugu, ustlerindeki belirsiz bulutlarin golgesiyle bir an cok kizmis Eliza. “Napiyosun derken? En azindan ‘napiyoruz’ surecine gelmedik mi?! Sen Istanbul’da is bakiyorsun krizde bir sey cikmiyor. Ben Amsterdam’dan bir teklif aldim ama burada cok sevdigim isimi belirsizlikle birakip ne icin gelicem? Daha ne kadar boyle 1 ay ozleyip 2 gun goruserek ilerleyebiliriz?”...Higgins ise pek eglenmis onun bu tepkisine nedense...Gizli gundemden habersiz, Higgins sakinlestirme tepkileriyle “su akar yolunu bulur” benzeri laflar edip guler, Eliza o guldukce daha da cildirirken, yuruyup istasyondan Luzern biletlerini almislar.
Inanilmaz guzel manzaralara bakarak trende yol alirken, pencereye paralel L seklinde divan gibi duzenlenmis koltukta, Higgins’e sirtini yaslayip, somurtuk somurtuk camdan bakarak oturmus Eliza. Higgins’in gonlunu almak icin yaptigi konusmayi da yarim kulakla dinlemis kizginligindan. “....Seni cok seviyorum, bu yuzden...” gibi bir es verince Higgins, basini pencereden hafifce geriye ceviren Eliza trende diz cokmus, elindeki kirmizi kutuyu acmis olan sevgilisini gormus. Onu ilk kez gorurcesine, hayatinda hic bu kadar heyecanlanmamiscasina, sabah onu bilerek kizdirip uzerine guldugunu anlamiscasina, kendi somurtuklugu icinde onun hazirlanmis konusmasinin %80ini dinlememis olduguna hayiflanarak, askla, meskle, muhabbetle gormus. “Evetevetevetevettt” cigligi ustune kompartmandaki insanlardan tek tuk gelen alkis ve tezahuratlar icinde sarilmis askinin boynuna.
Yolculuk surer ve elinden gozlerini alamazken, “Yuzuk sabahtan beri yaninda miydi?” demis Eliza, “Evet, 2 gundur de senin yanindaydi” diye gulmus Higgins...“Istanbul’da ismarlamistim, ama ben oradayken monturu yetismedi. Abim de paketin boyundan cakmayasin diye telefon kutusuna koyup, sallayip anlamayasin diye de iyice sarip sana teslim etti. Anlamamis miydin gercekten?!”...
“Tabii ki anlamamistim, tahmin etmemistim ki! Allahim bir de bavula koydum ben onu...Ya monitorde gorup bavulun icinden calsalardi?!”...
Gulup sarilmislar yeniden...Aradan 10 dakika gecmis. “Patlamak uzereyimm!” demis Eliza “aileme ve kizlara haber verebilir miyim?!”..
“Cok bile dayandin” diye gulmus H. Ikisi de telefonlara sarilmislar, aileleriyle, birbirlerinin aileleriyle, arkadaslariyla tebriklesip, guzel dilekler alip telefonlarini kapatmislar.
Cok guzel bir gun gecirmisler. Luzern Golu uzerinden gittikleri minicik Vitznau kasabasindaki satodan bozma gorkemli otelin guzel bahcesinde, sabah sabah pembe sampanyalarla beraber bir gelecegin ilk adimlarini kutlamislar. O gun ayni zamanda Eliza’nin hala koltuklarda elele oturan anneannesiyle dedesinin 62. yildonumuymus, “Allah onlari birbirlerine ve tum cocuklariyla torunlarina bagislasin; bizi de saglikla, askla, beraber yaslandirsin” diye bir kadeh de onlar icin kaldirmislar...
Boylece ayri ulkelerde yasayarak gecen iliskilerinin 5. ayinda nisanlanip, 8. ayinda da evlenmisler. Evlilik hazirlik surecini de ozellikle uzatmamislar. Birbirlerini daha cok, daha derin, daha gundelik detaylarla, aslinda evlendikten sonra tanimislar. Tanidikca daha cok alismis, alistikca daha cok asik olmuslar.
Gokten 3 elma dusmus. Biri "elmanin iki yarisi" Eliza ile Higgins'e, biri tatli yorumlari ve dilekleriyle onlari mutlu eden sizlere, biri de her dileyeninizin uzerine tatli oklarini firlatasi kucuk ask melegine...
Paketle beraber Higgins’e aldigi ufak tefek armaganlari, egitim icin en “smart casual” bankaci kiyafetlerini, haftasonu Higgins ile doyasiya gezmek icinse cicilerini alip bavulunu hazirlamis Eliza. Bir de son tatilde Higgins gunes gozlugunu kaybedip pek uzulmusmus, Eliza cok sevdigi bir arkadasinin Sirkeci’deki gozlukcu dukkanina gidip hem H.ye hem kendine guzel birer siyah gozluk almis. Zaten o taraflara siklikla gider, ziyaret ve gorusmeleri aksamustune denk getirip kendine keyif yaratmaya bayilirmis. Findikli’da arabasini birakip atlar tramvaya, Sultanahmet, Gulhane, Yerebatan Sarnici, Kapalicarsi istikametinde hem carsinin caktirmadan inanilmaz zengin ve bilgili olan bazi gorunmez esnafiyla gorusmelerini yapar, hem alisverislerini, sarnic huzurunu, eski Istanbul keyiflerini, Havuzlu’da, Pandeli’de ogle yemeklerini aralara serpistirirmis...Belki de bu yuzden, islerini halletmekle keyifli duraklarda mola vermek seceneklerini birlestiren sehirlerde, tabanvay yasamayi sevmis hep...
Yine gecmek bilmeyen bir Istanbul-Zurih ucusu sonrasi alana inmis Eliza. Higgins’in ucagi kendisinden bir saat sonra inecekmis, ici icine sigmayarak oyalanmis oralarda...Sonra gidip karsilamis sevgilisini, birlikte otellerine gitmisler. Bavullarini ustunkoru acip yerlestirdikten ve odada biraz vuslat demlendirdikten sonra da sicak Zurih gecesine, bira ve sosis ziyafetine cikmislar...Eliza’nin egitim ve toplantilara daha once de gelip gitmis oldugu icin 3. ziyaretiymis, Higgins’in ise ilk seferi. Bazen bilerek, bazen el yordamiyla yollarini bularak, keyifli bir gece turu yapmislar. Sonra da otele gidip, birbirlerinin kollarinda huzurla uyumuslar...
Sabah kalkip odada hazirladiklari kahvelerini icerken gunun programini yapmislar. Sicak, piril piril bir eylul cumartesisiymis ve Eliza’nin Isvicreli arkadaslarindan duydugu yolu takip ederek, Zurih istasyonundan trenle Luzern’e gitmeye, oradan da feribot turu alip Luzern golunde gezintiye cikmaya karar vermisler. Ismi kar ve kis mevsimiyle anilsa da, Isvicre’nin goz alabildigine yesil Alplerle sarili, gol kenari yaz mevsimi de muhtesem olurmus meger...
H.ye aldigi gozlukleri gosterip armaganlarini vermis Eliza, abisinin emanet ettigi sekilsiz paketi de eline tutusturup dusa girmis dingin ve mutlu. Bu bulusma icin aldigi onden kurdeleli beyaz gomlegi, kotunu, beyaz adidaslarini giyip yepisyeni gozlugunu de almis yanina...H. de hazirlanmis arkasindan, o da Eliza gibi bir gomlek, kot ve ayni modelin 5 numara buyugu adidaslarla, kahvaltiya inmisler.
Kahvaltida sohbet ederken Higgins sormus Eliza’ya: “Yilbasinda napiyosun?”. 5 aydir kisa bulusmalarla cok mutlu, ama bazen de hasret ve uzakliktan cok zorlu ilerleyen asklarinin telasli yorgunlugu, ustlerindeki belirsiz bulutlarin golgesiyle bir an cok kizmis Eliza. “Napiyosun derken? En azindan ‘napiyoruz’ surecine gelmedik mi?! Sen Istanbul’da is bakiyorsun krizde bir sey cikmiyor. Ben Amsterdam’dan bir teklif aldim ama burada cok sevdigim isimi belirsizlikle birakip ne icin gelicem? Daha ne kadar boyle 1 ay ozleyip 2 gun goruserek ilerleyebiliriz?”...Higgins ise pek eglenmis onun bu tepkisine nedense...Gizli gundemden habersiz, Higgins sakinlestirme tepkileriyle “su akar yolunu bulur” benzeri laflar edip guler, Eliza o guldukce daha da cildirirken, yuruyup istasyondan Luzern biletlerini almislar.
Inanilmaz guzel manzaralara bakarak trende yol alirken, pencereye paralel L seklinde divan gibi duzenlenmis koltukta, Higgins’e sirtini yaslayip, somurtuk somurtuk camdan bakarak oturmus Eliza. Higgins’in gonlunu almak icin yaptigi konusmayi da yarim kulakla dinlemis kizginligindan. “....Seni cok seviyorum, bu yuzden...” gibi bir es verince Higgins, basini pencereden hafifce geriye ceviren Eliza trende diz cokmus, elindeki kirmizi kutuyu acmis olan sevgilisini gormus. Onu ilk kez gorurcesine, hayatinda hic bu kadar heyecanlanmamiscasina, sabah onu bilerek kizdirip uzerine guldugunu anlamiscasina, kendi somurtuklugu icinde onun hazirlanmis konusmasinin %80ini dinlememis olduguna hayiflanarak, askla, meskle, muhabbetle gormus. “Evetevetevetevettt” cigligi ustune kompartmandaki insanlardan tek tuk gelen alkis ve tezahuratlar icinde sarilmis askinin boynuna.
Yolculuk surer ve elinden gozlerini alamazken, “Yuzuk sabahtan beri yaninda miydi?” demis Eliza, “Evet, 2 gundur de senin yanindaydi” diye gulmus Higgins...“Istanbul’da ismarlamistim, ama ben oradayken monturu yetismedi. Abim de paketin boyundan cakmayasin diye telefon kutusuna koyup, sallayip anlamayasin diye de iyice sarip sana teslim etti. Anlamamis miydin gercekten?!”...
“Tabii ki anlamamistim, tahmin etmemistim ki! Allahim bir de bavula koydum ben onu...Ya monitorde gorup bavulun icinden calsalardi?!”...
Gulup sarilmislar yeniden...Aradan 10 dakika gecmis. “Patlamak uzereyimm!” demis Eliza “aileme ve kizlara haber verebilir miyim?!”..
“Cok bile dayandin” diye gulmus H. Ikisi de telefonlara sarilmislar, aileleriyle, birbirlerinin aileleriyle, arkadaslariyla tebriklesip, guzel dilekler alip telefonlarini kapatmislar.
Cok guzel bir gun gecirmisler. Luzern Golu uzerinden gittikleri minicik Vitznau kasabasindaki satodan bozma gorkemli otelin guzel bahcesinde, sabah sabah pembe sampanyalarla beraber bir gelecegin ilk adimlarini kutlamislar. O gun ayni zamanda Eliza’nin hala koltuklarda elele oturan anneannesiyle dedesinin 62. yildonumuymus, “Allah onlari birbirlerine ve tum cocuklariyla torunlarina bagislasin; bizi de saglikla, askla, beraber yaslandirsin” diye bir kadeh de onlar icin kaldirmislar...
Boylece ayri ulkelerde yasayarak gecen iliskilerinin 5. ayinda nisanlanip, 8. ayinda da evlenmisler. Evlilik hazirlik surecini de ozellikle uzatmamislar. Birbirlerini daha cok, daha derin, daha gundelik detaylarla, aslinda evlendikten sonra tanimislar. Tanidikca daha cok alismis, alistikca daha cok asik olmuslar.
Gokten 3 elma dusmus. Biri "elmanin iki yarisi" Eliza ile Higgins'e, biri tatli yorumlari ve dilekleriyle onlari mutlu eden sizlere, biri de her dileyeninizin uzerine tatli oklarini firlatasi kucuk ask melegine...
Etiketler:
Aşk ve Evlilik,
Kişisel
17 Aralık 2009 Perşembe
Arkası Yarın - Yaz
...Cok uzak evlerde benzer ruyalarla, yaz icin gun saymaya baslamislar...
Mayis ortasi, guzel bir genclige guzel bir armagan olan bayramin sagladigi fazladan bir tatil gununu haftasonuyla birlestirip, Amsterdam’a ucmus Eliza. Yuzup yuzup kuyruguna gelmek ve yolculugun tumunden cok o kuyruga gicik olmak ne demektir, bir sekilde gecen 1.5 aydan sonra gecmek bilmeyen 3.5 saatlik ucusta anlamis. En tatli romantik komedilerden olan Love Actually filminin ilk sahnesinde pek keyifli anlatilan, kendilerinin de daha sonra defalarca yasayacagi, havaalaninda kavusma sahnelerinin tum sicak heyecaniyla kosmus kendisini karsilamaya gelen H.nin kollarina...
Ev piril piril duzenlenmis, etraftaki ufak cicek sepetlerine Eliza icin welcome home notlari ilistirilmis, vazoda bir demet aycicegiyle karsilamis onu H.nin evi...Butun tatil de yuzunu gunese donmus aycicekleri gibi guzel, sicak, beklenti dolu, surprizli, birbirleriyle uyumlu gecmis zaten...
Itinayla hazirladigi kokosh bavuluna inat, buz gibi Amsterdam mayisina hazirlikli olmadigi icin Eliza, cok aliskinmis gibi montlarini, kapsonlu sweatshirtlerini giymis arada Higgins’in. 5 yilini dolu dolu gecirdigi Amsterdam’a ragmen, ilk kez gelmis gibi yeni bir keyifle yurumus sokaklari Higgins.
Vondelparkta sarapli peynirli pikniklere gitmisler, kanallarda deli gibi yurumusler, etraf kasabalarda yel degirmenlerini ve bol besili devasa inekleri gormeye gitmisler, café ve coffeeshoplara ugramislar, cok konusup cok yuruyup cok gulup cok usuyup cok eglenip az uyuyup cok icip cok yiyip cok sevisip cok guzel vakit gecirmisler. Hic ama hic doymamislar...
Ayrilik vakti geldiginde, uzuntulerini hafifletecek yegane seyin, her bulusmanin sonunda bir dahaki bulusmanin detaylarini planlamak oldugunu fark etmisler. Tam 1 ay sonra, bu defa Higgins’in Istanbul’a yapacagi 1 haftalik ziyaret icin tarih belirlemisler. Ucakta henuz kemerlerinizi baglayin anonsu bile verilmeden, daha o anda birbirlerini ozlemisler.
Aradaki donem yine cok yazisip cok konusarak gecmis. Eliza, gundelik hayatin detaylarina Higgins’i ne kadar sahit kilarsa, uzakligi o kadar azaltacagini dusunmus. Her gun ofise ya da gezmeye giderken ne giydigini, disari ciktiginda kimlerle bulusup ne yiyip ne ictigini, gordugu manzaralari hem sozcuklerle, hem fotograflarla Higgins ile paylasmis bikip usanmadan...
Haziran sonunda, Higgins’in Istanbul’a geldigi gunun ertesinde, Eliza cok sevdigi bir arkadasinin dugunune davetliymis H. ile birlikte. Arkadasi bir Amerikali ile evlendigi icin, Ajia’daki dugunu, babasinin kolunda, onunde nedime ve sagdiclarla yuruyup gelerek nikahin kiyilacagi sekilde planlamis. Tum nedimeler kendi sectikleri ve farkli modellerde, ama altin rengi uzun elbiseler giymeliymis. Higgins ile katildigi ilk resmi davet oldugu icin Eliza da pek heyecanla hazirlanip, her zaman erkeklerde en begendigi tarz takim elbise/smokin oldugu icin de sevgilisini takimli gormek pek hosuna gitmis. Gelinle Eliza universiteden arkadas olduklari icin, gelin Eliza’nin toplulukta konusmak, emprovize espriler vs ile sunum yapmak konularinda cok rahat olup cok keyif aldigini bildiginden, Eliza’dan “cevirmen nedime” olmasini rica etmis. Nikah sahidiyle damat arasindaki diyaloglarin birbirlerine, nikahin ve sahitlerin yapacagi konusmalarin Turk/Amerikali davetlilere cevrilmesi gerekliymis. Kendisi icin gunun heyecanina bir de hayatinin ilk simultane tercume konusmasi katilan Eliza, isin bu kismini esprilerle kapatilan kucuk sacmalamalar disinda alninin akiyla, konuklarin alkislariyla cok sukur atlattiktan sonra daha da heyecanli kisim gelmis. Eliza’nin kendi okudugu okulda hoca olan ve gelinin de hem en sevdigi hocasi, hem yillar icinde aile dostlari haline gelen annecigi de dugundeymis ve Higgins ile ilk kez orada tanismislar. Sohbet oyle akiskan, oyle rahat, oyle keyifli ilerlemis, annesi de H.yi oyle sevip begenmis ki, Eliza bir tur daha ucmus mutluluktan...
O haftayi Istanbul’un altini ustune getirerek, gunduzleri basbasa Eliza’nin evinin oradaki havuzda, aksamustlerini Pera Muzesi, Istanbul Modern vb sanat turlarinda, gecelerini bazen basbasa, bazen arkadaslariyla disarilarda gecirmisler. O haftasonu da bu defa Higgins’in anne-babasi hem ogullarini gormek, hem Eliza’yla tanismak uzere Istanbul’a gelmis. Baltalimani’ndaki Istanbul Universitesi lokalinde, aynen onceki tanisma gibi sicak, rahat, guzel bir yemek yemisler. Ailesi tarafindan pek sevilen Eliza’sinin eli elinde, bu defa Higgins’deymis ucma sirasi.
Giderken, Eliza icin alip yaninda getirdigi, Gustav Klimt’in The Kiss resminin tum guzelligiyle kendi kavusmalarinin tum keyfini iceren buyuk bibloyu armagan etmis H. Yine ayrilirken icleri yanip, yine bir dahaki bulusmayi planlamislar. 3 hafta sonra Eliza Prag’a ucacak, Higgins’in cok onceden Amsterdam’dan 2 arkadasiyla birlikte planladigi haftasonu tatiline katilacakmis.
Prag’daki vuslat da, hem ask arttikca ozlem arttigi, hem de bu buyuleyici sehir inanilmaz romantik oldugu icin muhtesem gecmis. Ilk gunduz ve aksamlarinda basbasa, Eliza’nin onceden surpriz bilet aldigi kilisedeki klasik muzik konserine, ardindan Higgins’in onceden ayarladigi eski bir mahzenden bozma italyan lokantasinda yemege gitmis, ozlemlerini biraz dindirmisler. Sonraki 2 gun de H.nin komik ve seker arkadaslariyla deli gibi gezmis, sehri kesfedip dolasmislar.
Bir sonraki bulusma upuzun, yapyaz, tastatilmis. Tanismalarinin 1. yilini tam da devirmisken, Agustos basinda Istanbul’a gelen H. ile birlikte once Cesme'ye, sonra Bodrum’a gitmisler. Cesme’de yine Eliza’nin bir arkadasinin dugune katilmis, ikisinin de ilk kez geldigi Alacati’nin guzeller guzeli dar sokaklarinda yurumus, dunyada hicbir tropik cennetin esamesini okutmaz berrak denizlerde yuzmus, her gun aska ask eklemisler. H.nin ara sokaklardaki `Su’dan Café`de yer ayarlayip E.yi goturdugu, E.nin dogumgununu kutladiklari gece, E.nin o gune kadar gecirdigi en guzel dogumgunlerinden biri olmus...Bu defaki guzel armagan yine Klimt’den Fulfillment biblosuymus...
Oradan Bodrum’a gecmisler. Karadeveci Turizm ile yaptiklari, en cok da Hadise’den loop halinde bangir kiyamet calan Hadi Deli Oglaaaggnn Hadi Belime Dolagggnnn sarkisiyla hatirladiklari, komik otesi otobus yolculugu da dahil her detayin, her anin tadini cikartmaya devam ederek...
Bodrum’da Eliza’nin annesinin beyaz, tas, huzurlu, guzel evinde Higgins’i agirlamis, Eliza’nin dogumgununu bir de hep beraber kutlamislar. Bu defa, onlarin baska bir koydaki evlerinde Eliza’nin babasiyla tanismis H. O siralar 2 yasindan da ufak olan dunya tatlisi boncuk kardesiyle oyunlar oynamis, orada da gonulleri fethetmis.
2 haftalik tatil su gibi akip bitmis.
Yaz yakamozlarla, incir receli tadinda, begonvil alacasinda, keyifle gecip gitmis.
Eylul ayinda, Eliza’nin sirketinin gonderdigi bir egitim programina katilmak icin gidecegi Zurih’te haftasonu bulusmayi kararlastirmislar. Eliza gitmeye hazirlanirken, sirkete ugrayan K., ki artik H.nin abisi olmak disinda Eliza’nin da hem arkadasi hem abisi gibiymis, H.ye goturulmek uzere Eliza’ya gazete kagidina sikica sarilmis, cep telefonu kutusu boyunda, orta boy bir paket getirmis...
Etiketler:
Aşk ve Evlilik,
Kişisel
16 Aralık 2009 Çarşamba
Arkası Yarın - Bahar
Arkası Yarın - Prolog
Arkası Yarın - Tanışma
...Kac ay sonra yeniden goruseceklerini bilmeden, kucuk bir umutla ayrilmislar. Ikisi de o gece uyuyamamis. Sonra, araya hayat girmis...
Kanallara E.nin yuzu yansimis zaman zaman, Bogaz’a da H.nin...Ama hizliymis hayat, yogunmus tempolar, cokmus mesafeler...
Ufak cabalarla yetinmisler bir sure...H., Facebook’da kendine bir hesap acmis. Sosyal bocek E. henuz bu sagdan sagdan direktifler veren Facebook’dan hevesini yeni almakta, duzenli guncellemeler, resimler vs ile olayi pek canli tutmaktaymis. Buradan olsun, email araciligiyla olsun, iletisimi ne keserek, ne bir kere gordukleri insana her gun sayfalar dosenip vicik vicik hale getirerek, tam bir “istim ustunde tutma” ozetli ideal pisirme suresinde, mesafeleri azaltmislar.
Hem H.nin abisiyle de ayni binada, ayni sirketin farkli bolumlerinde calismaktaymis ya Eliza, K. kardesine (teveccuhunuz kendi sozcukleriyle) kizin "ne tatli, ne duzgun, ne caliskan, vs vs" oldugu konusunda pozitif vermekten hic vazgecmemis.
H. kirk yilda bir E.nin koydugu resimler sonrasi iltifat mesajlari ya da statu guncellemeleriyle alakali, birkac gun sonra gonderilen “seni uzaktan takip ediyorum” icerikli emailler gondermis. Ornegin E.nin arkadaslariyla gittigi bir bagbozumu tatilini duyurmasinin birkac gun sonrasinda, ofis adresine “eee, nasildi saraplar” diye bir email gelince ilgilenildigini hissetmek E.nin cok hosuna gitmis.
E. ise, H.den belli surelerle ses cikmazsa “H.cim naber nasil gidiyoo” mailleriyle atesi harlamis. Arada sirada yurekler selanik bakilan "relationship status"lerde, ilkokulda alinan yildizli 5 pekiyiler gibi tatli tatli parlayan "single"lari gordukce rahatlamis ikisi de...
Boyle boyle, istemem yan cebime ile bayilirim bana da yolla arasi pek nefis bir dengede tam 8 ay gecirmisler.
Arada H. bir kere Istanbul’a geldiginde, Beyoglu Ghetto'da yemege ve Ayhan Sicimoglu'nu dinleyip salsa yapmaya da gitmisler. H. beklenti dolu sicak gozlerle bakmis aksam boyu ara sira ama, E. fark etmemis gibi davranmis.
E.nin hafiften kayboldugu bir donemiymis, hem kendiyle kalasi, hem odalara sigmayasi, hem koltuklarda eskiyesi varmis. Bu olasi iliskinin olasi guzelliginin de farkindaymis, belki bilincalti bir ertelemeyle iyilesmeyi, hazir olmayi, harcamamayi istemis; belki de sadece yorgunmus, gozleri isiga alisamamis. O seferki bulusma keyifli, ama uzak gecmis...
Sonra hava yavastan isinmis, bahar gelmis. Tomurcuklana pembelene, Eliza’yi hayatinin ilk isigi oldukca eksik kis mevsiminden sonra ozledigi bahar dallarina tasimaya, kosa kosa gelmis.
2008 Mart’inda bir gun H., E.ye bir email gondermis. “Gelecek hafta Turkiye’deyim. Tum biletleri ayarladim, ilk haftasonu ailemi gormek icin Ankara’da, ikinci haftasonu Istanbul’da olucam. Goruselim mi?”
“Tuhhh!” diye yazmis Eliza, “Istanbul’a gelicegin ikinci haftasonu Bodrum’da cok onceden babamla ve arkadaslariyla planladigim bir kisa tatilim var. Degistirme sansim da yok. Cok uzuldum gercekten, neyse gelecek sefere...”
Yarim saat sonra H.den bir email daha gelmis; “Tatil programimi degistirdim. Ilk haftasonu Istanbul’a gelicem. Ne yapiyoruz? :)"
Eliza bu hareketten etkilenmis. Zaten kendini hazir ve hafif, mutlu ve hevesli, esrik ve baharli hissetmekteymis, guzel ve uzun bir mevsimin kiyisinda oldugunu duyumsamis. Tanismalarina vesile, olayin bir adim ileri tasinmasina da aylardir hevesli olan kuzenlerinin evinde hep birlikte Pazar kahvaltisi yapmak uzere sozlesmisler.
Mide kazintisina hic dayanamayan kuzenine inat, uzun ve mutlu, recelli ve menemenli kahvaltilarin 11’den once planlanmasini Pazar ruhuna ihanet sayanlardanmis Eliza. Ne yapar eder bu programlara gecikmeyi basarir, normalde gec kalmamak ve bekletmemek konusunda son derece ozenli olmasina karsin, Pazar konusunda 9’a cikmis ve 8’e inmeyen halinden bir turlu kurtulamazmis. O gun de zaten dogasiyla heyecanli oldugundan, 10’da yapilan programa gec kalmamak icin koprude bir sey olur vs diye karsidaki kendi evinde de degil, Ulus'daki bir arkadasinin evinde kalarak, 8:30’a saat kurup yatmis. Guzelce uyanip hazirlanir, dustan cikip saclarini kurutur ve saatin henuz 9:15 oldugunu, erken bile gidebilecegini dusunup keyiflenirken kuzeni aramis. "Caniiim, cikiyorum ama bak erkenciyim" demis kizimiz. Kuzen pofffttt’lemis, “Saat 10:15. Herkes burda. Dun aksam yaz saati uygulamasi basladi, biliyosun diil mi?!”. Derin bir uykudan yeni uyanmiscasina dunyadan bihaber, onunde kosan pofidik tavsani takip eden Alice gibi telasla firlayan Eliza, o gun de anli sanli Pazar sabahi sohretine bir muhim rekor daha ekleyerek, elinde yarim elma-gonul alma laleleriyle, gecikmeli olarak kahvaltiya yetismis. Alı al moru mor, Yenikoy’deki eve girdigi an, kendisine sicacik gulerek bakan bir cift kara gozun ne kadar derin oldugunu animsayip bir an carpilsa da toparlanmis, kendi suursuzluguyla dalga gecerek sofraya oturmus.
Hep birlikte keyifli bir gun gecirmisler. Kahvaltidan sonra gazetelerle bezmek ve muhabbet derken neredeyse aksamustu olmus. Eliza icinden cagil cagil “harika bi gun, adam cok cici, sen cok salaksin, kac aydir gormedin” diye yukselen sesi sorgulamis. Acaba depresif bir kis sonrasi pembe bir bahari cok istiyorum da, bu yuzden mi 8 aydir istemedigim kadar delice ellerine dokunmak istiyorum diye endiselenmis...Sonucta ne dunku cocuk, ne saf kuzu; aska asik olmak duragindan da gecmis, doldurusa gelmek kiyisinda da yurumus bir olgun ruhun sesini etraflica dinlemek gerekirmis...
Kendisini en iyi taniyan, kimseleri kolay kolay begenmeyen, dogrucu Behiye baska bir can kuzenini icazete cagirmis. Ondan da geldiginin 15. dakikasinda, bol mimik ve el kol hareketiyle fisildanmis (ve aylar sonra Higgins’in o gun tabii ki vaziyeti yakaladigi anlatilip cok dalga gecilmis!) “Adam cok tatli, salak misin nesin?!” tepkisiyle kendi kendini bir tur daha teyitleyince ici rahat arkasina yaslanmis. H.ye baktikca, ne zamandir midesinde varligini hissetmedigi kelebeklerin telasli kanat cirpmalarini duyar gibi olmus.
“Buraya cok yakin harika bir yer var, Passion Café. Sicak ortami ve cheesecake’leriyle pek unludur. Gidip kahve icelim mi?” demis Eliza, o ana kadar kendisinden kacamak bakislar disinda gun boyu pek de ilgi tezahurat gormedigini dusunup uzulen Higgins’e. Cikmislar.
Passion Café’ye yuruyup somine basindaki seker masalarindan birine oturmuslar. Zamana, mesafelere, uzak iliski karsiti kliselere inat, kendilerine ve birbirlerine bir sans vermeye karar vermisler. Tanistiktan tam 8 ay sonra, ilk kez susuz elleri birbirine degmis.. Ertesi gun Eliza ise gitmemis. Pazartesi sendromsuz, serin ama gunesli, tatli bir sabah bulusup tum gunu elele, konusup guluserek, Ortakoy’de ve Bebek’de dolasarak, kirmizi sarap, cay, kahve, sahlep icip kumpir, cikolata, abur cubur yiyerek, Istanbul’u yeni baslayan oykulerine ilk sahit yaparak gecirmisler.
Ilk opucukleri feci sasi ve cok sisko, oldukca urkutucu bir sokak kemancisinin sahitliginde olmus. Eliza’nin arabasinda, Bebek’de park etmis olarak opusurken, Eliza yari aralik gozleriyle, Higgins’in arkasindaki camdan arabaya para istemek icin yanasip burnunu cama dayamis olan kemanciyi gorunce yerinden oyle canhiras bir korkuyla ziplamis ki; bu hem duygusal, hem hafif merakli gerginligin yerini sicacik bir memnuniyete biraktigi dakikalari (her birbirinden hoslanan adam ve kadin guzel bir uyumla opusur diye bir kaide neticede yalnizca Hollywood’da olur!), daha sonra hep kahkahalarla hatirlamislar.
Ayrilmalari pek guc olmus. Higgins Ankara’ya gitmis, Eliza da Bodrum’a. Sonraki birkac aylik sureyi telefonda saatlerce konusarak, gun icinde defalarca emailleserek gecirmisler. Uzun bir bekleme suresinden sonra baslayan iliskilerinin heyecaniyla, gunleri ve saatleri saya saya gecmis, hatta sanki gecmemis de durmus birbirlerinden ayri gunler...
Yaza dogru yapacagi birkac gunluk ilk ziyareti icin Amsterdam’a bilet almis Eliza. Biletle beraber, ne de olsa cok az tanidigi bir adamin yanina gidecek olmanin soru isareti ve endiselerini basucundaki komidinin cekmecelerine koymus; saatler boyu konusa konusa alisilmis bir sesin ezgisini, ekranindaki tatli sozleri, icindeki kendinden pek emin guveniyse sifoniyerin aynasinin onune...
Ikisinin arasinda uyumus, ruyasinda bahar dallari gormus. Cok uzak evlerde benzer ruyalarla, yaz icin gun saymaya baslamislar...
Arkası Yarın - Tanışma
...Kac ay sonra yeniden goruseceklerini bilmeden, kucuk bir umutla ayrilmislar. Ikisi de o gece uyuyamamis. Sonra, araya hayat girmis...
Kanallara E.nin yuzu yansimis zaman zaman, Bogaz’a da H.nin...Ama hizliymis hayat, yogunmus tempolar, cokmus mesafeler...
Ufak cabalarla yetinmisler bir sure...H., Facebook’da kendine bir hesap acmis. Sosyal bocek E. henuz bu sagdan sagdan direktifler veren Facebook’dan hevesini yeni almakta, duzenli guncellemeler, resimler vs ile olayi pek canli tutmaktaymis. Buradan olsun, email araciligiyla olsun, iletisimi ne keserek, ne bir kere gordukleri insana her gun sayfalar dosenip vicik vicik hale getirerek, tam bir “istim ustunde tutma” ozetli ideal pisirme suresinde, mesafeleri azaltmislar.
Hem H.nin abisiyle de ayni binada, ayni sirketin farkli bolumlerinde calismaktaymis ya Eliza, K. kardesine (teveccuhunuz kendi sozcukleriyle) kizin "ne tatli, ne duzgun, ne caliskan, vs vs" oldugu konusunda pozitif vermekten hic vazgecmemis.
H. kirk yilda bir E.nin koydugu resimler sonrasi iltifat mesajlari ya da statu guncellemeleriyle alakali, birkac gun sonra gonderilen “seni uzaktan takip ediyorum” icerikli emailler gondermis. Ornegin E.nin arkadaslariyla gittigi bir bagbozumu tatilini duyurmasinin birkac gun sonrasinda, ofis adresine “eee, nasildi saraplar” diye bir email gelince ilgilenildigini hissetmek E.nin cok hosuna gitmis.
E. ise, H.den belli surelerle ses cikmazsa “H.cim naber nasil gidiyoo” mailleriyle atesi harlamis. Arada sirada yurekler selanik bakilan "relationship status"lerde, ilkokulda alinan yildizli 5 pekiyiler gibi tatli tatli parlayan "single"lari gordukce rahatlamis ikisi de...
Boyle boyle, istemem yan cebime ile bayilirim bana da yolla arasi pek nefis bir dengede tam 8 ay gecirmisler.
Arada H. bir kere Istanbul’a geldiginde, Beyoglu Ghetto'da yemege ve Ayhan Sicimoglu'nu dinleyip salsa yapmaya da gitmisler. H. beklenti dolu sicak gozlerle bakmis aksam boyu ara sira ama, E. fark etmemis gibi davranmis.
E.nin hafiften kayboldugu bir donemiymis, hem kendiyle kalasi, hem odalara sigmayasi, hem koltuklarda eskiyesi varmis. Bu olasi iliskinin olasi guzelliginin de farkindaymis, belki bilincalti bir ertelemeyle iyilesmeyi, hazir olmayi, harcamamayi istemis; belki de sadece yorgunmus, gozleri isiga alisamamis. O seferki bulusma keyifli, ama uzak gecmis...
Sonra hava yavastan isinmis, bahar gelmis. Tomurcuklana pembelene, Eliza’yi hayatinin ilk isigi oldukca eksik kis mevsiminden sonra ozledigi bahar dallarina tasimaya, kosa kosa gelmis.
2008 Mart’inda bir gun H., E.ye bir email gondermis. “Gelecek hafta Turkiye’deyim. Tum biletleri ayarladim, ilk haftasonu ailemi gormek icin Ankara’da, ikinci haftasonu Istanbul’da olucam. Goruselim mi?”
“Tuhhh!” diye yazmis Eliza, “Istanbul’a gelicegin ikinci haftasonu Bodrum’da cok onceden babamla ve arkadaslariyla planladigim bir kisa tatilim var. Degistirme sansim da yok. Cok uzuldum gercekten, neyse gelecek sefere...”
Yarim saat sonra H.den bir email daha gelmis; “Tatil programimi degistirdim. Ilk haftasonu Istanbul’a gelicem. Ne yapiyoruz? :)"
Eliza bu hareketten etkilenmis. Zaten kendini hazir ve hafif, mutlu ve hevesli, esrik ve baharli hissetmekteymis, guzel ve uzun bir mevsimin kiyisinda oldugunu duyumsamis. Tanismalarina vesile, olayin bir adim ileri tasinmasina da aylardir hevesli olan kuzenlerinin evinde hep birlikte Pazar kahvaltisi yapmak uzere sozlesmisler.
Mide kazintisina hic dayanamayan kuzenine inat, uzun ve mutlu, recelli ve menemenli kahvaltilarin 11’den once planlanmasini Pazar ruhuna ihanet sayanlardanmis Eliza. Ne yapar eder bu programlara gecikmeyi basarir, normalde gec kalmamak ve bekletmemek konusunda son derece ozenli olmasina karsin, Pazar konusunda 9’a cikmis ve 8’e inmeyen halinden bir turlu kurtulamazmis. O gun de zaten dogasiyla heyecanli oldugundan, 10’da yapilan programa gec kalmamak icin koprude bir sey olur vs diye karsidaki kendi evinde de degil, Ulus'daki bir arkadasinin evinde kalarak, 8:30’a saat kurup yatmis. Guzelce uyanip hazirlanir, dustan cikip saclarini kurutur ve saatin henuz 9:15 oldugunu, erken bile gidebilecegini dusunup keyiflenirken kuzeni aramis. "Caniiim, cikiyorum ama bak erkenciyim" demis kizimiz. Kuzen pofffttt’lemis, “Saat 10:15. Herkes burda. Dun aksam yaz saati uygulamasi basladi, biliyosun diil mi?!”. Derin bir uykudan yeni uyanmiscasina dunyadan bihaber, onunde kosan pofidik tavsani takip eden Alice gibi telasla firlayan Eliza, o gun de anli sanli Pazar sabahi sohretine bir muhim rekor daha ekleyerek, elinde yarim elma-gonul alma laleleriyle, gecikmeli olarak kahvaltiya yetismis. Alı al moru mor, Yenikoy’deki eve girdigi an, kendisine sicacik gulerek bakan bir cift kara gozun ne kadar derin oldugunu animsayip bir an carpilsa da toparlanmis, kendi suursuzluguyla dalga gecerek sofraya oturmus.
Hep birlikte keyifli bir gun gecirmisler. Kahvaltidan sonra gazetelerle bezmek ve muhabbet derken neredeyse aksamustu olmus. Eliza icinden cagil cagil “harika bi gun, adam cok cici, sen cok salaksin, kac aydir gormedin” diye yukselen sesi sorgulamis. Acaba depresif bir kis sonrasi pembe bir bahari cok istiyorum da, bu yuzden mi 8 aydir istemedigim kadar delice ellerine dokunmak istiyorum diye endiselenmis...Sonucta ne dunku cocuk, ne saf kuzu; aska asik olmak duragindan da gecmis, doldurusa gelmek kiyisinda da yurumus bir olgun ruhun sesini etraflica dinlemek gerekirmis...
Kendisini en iyi taniyan, kimseleri kolay kolay begenmeyen, dogrucu Behiye baska bir can kuzenini icazete cagirmis. Ondan da geldiginin 15. dakikasinda, bol mimik ve el kol hareketiyle fisildanmis (ve aylar sonra Higgins’in o gun tabii ki vaziyeti yakaladigi anlatilip cok dalga gecilmis!) “Adam cok tatli, salak misin nesin?!” tepkisiyle kendi kendini bir tur daha teyitleyince ici rahat arkasina yaslanmis. H.ye baktikca, ne zamandir midesinde varligini hissetmedigi kelebeklerin telasli kanat cirpmalarini duyar gibi olmus.
“Buraya cok yakin harika bir yer var, Passion Café. Sicak ortami ve cheesecake’leriyle pek unludur. Gidip kahve icelim mi?” demis Eliza, o ana kadar kendisinden kacamak bakislar disinda gun boyu pek de ilgi tezahurat gormedigini dusunup uzulen Higgins’e. Cikmislar.
Passion Café’ye yuruyup somine basindaki seker masalarindan birine oturmuslar. Zamana, mesafelere, uzak iliski karsiti kliselere inat, kendilerine ve birbirlerine bir sans vermeye karar vermisler. Tanistiktan tam 8 ay sonra, ilk kez susuz elleri birbirine degmis.. Ertesi gun Eliza ise gitmemis. Pazartesi sendromsuz, serin ama gunesli, tatli bir sabah bulusup tum gunu elele, konusup guluserek, Ortakoy’de ve Bebek’de dolasarak, kirmizi sarap, cay, kahve, sahlep icip kumpir, cikolata, abur cubur yiyerek, Istanbul’u yeni baslayan oykulerine ilk sahit yaparak gecirmisler. Ilk opucukleri feci sasi ve cok sisko, oldukca urkutucu bir sokak kemancisinin sahitliginde olmus. Eliza’nin arabasinda, Bebek’de park etmis olarak opusurken, Eliza yari aralik gozleriyle, Higgins’in arkasindaki camdan arabaya para istemek icin yanasip burnunu cama dayamis olan kemanciyi gorunce yerinden oyle canhiras bir korkuyla ziplamis ki; bu hem duygusal, hem hafif merakli gerginligin yerini sicacik bir memnuniyete biraktigi dakikalari (her birbirinden hoslanan adam ve kadin guzel bir uyumla opusur diye bir kaide neticede yalnizca Hollywood’da olur!), daha sonra hep kahkahalarla hatirlamislar.
Ayrilmalari pek guc olmus. Higgins Ankara’ya gitmis, Eliza da Bodrum’a. Sonraki birkac aylik sureyi telefonda saatlerce konusarak, gun icinde defalarca emailleserek gecirmisler. Uzun bir bekleme suresinden sonra baslayan iliskilerinin heyecaniyla, gunleri ve saatleri saya saya gecmis, hatta sanki gecmemis de durmus birbirlerinden ayri gunler...
Yaza dogru yapacagi birkac gunluk ilk ziyareti icin Amsterdam’a bilet almis Eliza. Biletle beraber, ne de olsa cok az tanidigi bir adamin yanina gidecek olmanin soru isareti ve endiselerini basucundaki komidinin cekmecelerine koymus; saatler boyu konusa konusa alisilmis bir sesin ezgisini, ekranindaki tatli sozleri, icindeki kendinden pek emin guveniyse sifoniyerin aynasinin onune...
Ikisinin arasinda uyumus, ruyasinda bahar dallari gormus. Cok uzak evlerde benzer ruyalarla, yaz icin gun saymaya baslamislar...
Etiketler:
Aşk ve Evlilik,
Kişisel
15 Aralık 2009 Salı
Arkası Yarın - Tanışma
Arkasi Yarin - Prolog
...Aylardan temmuz, mevsimlerden yaz, sehirlerden Istanbul’mus. Bogazin isiklari denize, mekanlarin muzigi birbirine, tesaduflerin egzotik kokusu havaya karisiyormus...
Ortakoy'deki mekana kuzenleriyle birlikte gelen Eliza, upuzun 2 masa hazirlanmis oldugunu gormus. Bir tanesinde, eski partilerden az cok tanidigi bir adamla birlikte geldigi kiz karsilikli oturmaktaymis, yanlari da bosmus. Onlarin yanina oturmus. Kuzeniyse iki masa arasinda dolasma halindeyken yanina gelip, yaninin yanindaki iskemleye oturan K.’yi ve sevgilisini tanistirmis. Is-guc, yeni girdigi sirket derken sohbete baslamislar. “Ne cici cocuk, tanistigim iyi oldu ise baslamadan” diye dusunmus Eliza, “..ama neden cuzzamliymisim gibi aradaki sandalyeyi bos birakti ki?”...K.da duymus gibi lafinin arasinda aciklamis, “Kardesim gelicek de birazdan, o da herkesi iyi tanimiyor, yanimi ona ayirdim”.
Eliza’nin isteksizligi gelmeye karar verene kadarmis. Sosyal tabiatinda insanlarla kolay tanisip sohbete girismek kadar, bir ortamda/bir insanla/bir durumda bulunmaktaysa, onun illa ki tadini cikartmak duygusu da baskinmis. Cok yemek secenekli unlu bogaz kluplerinin birindeki kebapcida oturmakta olduklarindan, ayrica sarap kadar cabuk ve kolay, dolayisiyla da fazla icmek istemediginden, kendisine bir kadeh raki soylemis, etrafla muhabbete girismis. Karsi kiyida oturdugu ve o gece arabali oldugu icin alkol almak istemese de, icinden bolca kadeh kaldirilan eglenceli masada kola icmek de gelmemis. Is adami oldugu icin zorunlu agirlama yemeklerinde cok vakit geciren tatli babasinin, uzun yemekli aksamlarda sarap su gibi gider, onun yerine raki istemeli, rakiyi da likir likir icmeyip, ufacik yudumlarla opmelisin, hem geceyi, hem zevahiri kurtarirsin ogudunu hatirlamis, gulumsemis.
Yarim saat kadar sonra, Eliza’nin yanindaki iskemleye esmer, kendisi gibi koca badem gozlu, muzip guluslu bir adam gelip oturmus. Kendisini Higgins diye tanitmis. “Ne hos adaaamm!” diye dusunmus Eliza; “Acaba ne is yapiyor, nerede oturuyor, o da kuzenlerin arkadasi mi, niye daha once gormedim, ne guzel gozleri var...ay ama ya sevgilisi varsa, ama yok iste belli ki yalniz geldi...” Flörtöz gulusunu dudaklarina, ortalama bir kadinin boyle bir durumda aklindan gecen tum sayisiz ihtimalleri gozlerinin isigina oturtmus, adama bakmis.
Ya da...
Yarim saat kadar sonra, Higgins abisinin oturdugu masaya yaklasmis. Abisinin yanindaki bos iskemlenin hemen yaninda oturan Eliza’ya takilmis gozu. “Hmmm cok hos kadin..” diye gecirmis icinden; “Yaninda oturan sansli pezevenk de kocasi herhalde. Sonucta cogu insan evli bu masada...Ama tatli tatli gulumsedi. Belki de kocasi diildir?...Vaaayy kiza bak bi de raki iciyo!” Muzip ifadesini gulen yuzune, ortalama bir adamin boyle bir durumda aklindan gecen limitli ihtimalleri gozlerinin isigina oturtmus, kadina yaklasmis.
Konusmaya baslamislar. Sohbetin ne kadar kolay aktigini dusunmusler karsilikli. H., E.’nin, abisinin en yakin dostunun cok sevdigi karisinin kuzeni oldugunu, ayrica yanindaki adamla da hic ilgisi olmadigini anlayip sevinmis.
E., H.’nin kendisiyle meslektas ve kendisi gibi Ankara’li olmasini pek begense de, Amsterdam’da yasadigini ve ertesi gun donecegini ogrenince hayal kirikligina ugramis.
Daha sonra, mekana kendisini gormek icin gelen bir askerlik arkadasiyla barda bir seyler icmek uzere yarim saat icin masadan kalkan H.’nin yolunu gozledigini fark etmis Eliza. Gulmus icinde cinlayan seslere; “Sen de az diilsin haa! Adam yurtdisinda yasiyor diye gicik oldun, yine de hala gozlerin yolda...Flortu cok abartma ama. Hem yurtdisi filan yalan olur, cikmaz dogru duzgun bir sey, hem de kuzenlerinin arkadasi. Aile cay bahcesi ortaminda abartacak halin yok ya!”
Barda arkadasiyla muhabbet ederken feci sekilde masadaki cool kadinin yanina donmek istedigini fark etmis Higgings. “Hadi bu herif ufaktan kacsin artik da...Opesim var kadini acayip. Ama cok da duzgun kiz. Kalmaz bu gece filan benimle. Tanisamadik bile adam gibi. Offf yarin gitmeseydim....”
Donuste biraz Eliza’nin kuzeniyle muhabbet etmis. Ona Eliza’yi cok begendigini soylemis, o da gaz ve toz bulutu tabiatli bir seker helvasi oldugu ve bu ikiliyi pek uyumlu buldugu icin heveslenmis, H.yi cesaretlendirmis. O sirada yemek bitmis, masalar toparlanip dev mekanin tum koseleri gibi klup ortamina donusmekteymis. Sirayla, bir Tatlises’den Cano Cano, bir LaRock’dan Rise Up calmakta, esnek uyumu dillere destan Turk gencligi de hepsinde ayni sevkle gerdan kivirmaktaymis.
Onlar da bol bol dans etmis, etraftaki bu her sarkiya eyvallah ortamla dalga gecmis, yuksek muzikte seni duyamiyorum o yuzden dogal bir tavirla sacimi boynumun yanina dogru alirken taze surdugum parfumu havaya hafifce salip kulagimi da yuzune iyice yaklastirmaliyim’cilik oynamislar.
Gece yerini yavastan sabaha verirken herkes azar azar gitmeye baslamis. Eliza, benim biraz daha dans edesim var, hem koprunun trafigi azalmis olur gibi salak bir bahaneyle mekanda biraz daha duracagini belirtmis. Higgins de tabii ki onunla kalacagini...
Birer bira icip biraz daha dans etmisler. “Keske yarin gitmiyor olsaydim” demis H., “seni daha iyi tanimak isterdim.”
“Baska zaman tanisiriz” diye gulumsemis E.
“Telefon numarani almak isterim, gelecek sefer geldigimde gorusmus oluruz” demis H. “Olur, gurultude bagirmayayim, telefonunu ver yazayim” demis E. Telefonunu H. nin telefonuna kaydetmis, Facebook diye bir sitenin deli gibi yayilmaya basladigindan, oraya uye olursa birbirlerinden rahatca haberdar olacaklarindan soz etmis. Gulumsemis, “Artik gitmeliyim”.
H. icinden deli gibi Eliza’yi opmek istemis, yapamamis. Eliza H. kendisini opse nasil olur diye merak etmis, belli etmemis. Kac ay sonra yeniden goruseceklerini bilmeden, kucuk bir umutla ayrilmislar. Ikisi de o gece uyuyamamis.
Sonra, araya hayat girmis...
...Aylardan temmuz, mevsimlerden yaz, sehirlerden Istanbul’mus. Bogazin isiklari denize, mekanlarin muzigi birbirine, tesaduflerin egzotik kokusu havaya karisiyormus...
Ortakoy'deki mekana kuzenleriyle birlikte gelen Eliza, upuzun 2 masa hazirlanmis oldugunu gormus. Bir tanesinde, eski partilerden az cok tanidigi bir adamla birlikte geldigi kiz karsilikli oturmaktaymis, yanlari da bosmus. Onlarin yanina oturmus. Kuzeniyse iki masa arasinda dolasma halindeyken yanina gelip, yaninin yanindaki iskemleye oturan K.’yi ve sevgilisini tanistirmis. Is-guc, yeni girdigi sirket derken sohbete baslamislar. “Ne cici cocuk, tanistigim iyi oldu ise baslamadan” diye dusunmus Eliza, “..ama neden cuzzamliymisim gibi aradaki sandalyeyi bos birakti ki?”...K.da duymus gibi lafinin arasinda aciklamis, “Kardesim gelicek de birazdan, o da herkesi iyi tanimiyor, yanimi ona ayirdim”.
Eliza’nin isteksizligi gelmeye karar verene kadarmis. Sosyal tabiatinda insanlarla kolay tanisip sohbete girismek kadar, bir ortamda/bir insanla/bir durumda bulunmaktaysa, onun illa ki tadini cikartmak duygusu da baskinmis. Cok yemek secenekli unlu bogaz kluplerinin birindeki kebapcida oturmakta olduklarindan, ayrica sarap kadar cabuk ve kolay, dolayisiyla da fazla icmek istemediginden, kendisine bir kadeh raki soylemis, etrafla muhabbete girismis. Karsi kiyida oturdugu ve o gece arabali oldugu icin alkol almak istemese de, icinden bolca kadeh kaldirilan eglenceli masada kola icmek de gelmemis. Is adami oldugu icin zorunlu agirlama yemeklerinde cok vakit geciren tatli babasinin, uzun yemekli aksamlarda sarap su gibi gider, onun yerine raki istemeli, rakiyi da likir likir icmeyip, ufacik yudumlarla opmelisin, hem geceyi, hem zevahiri kurtarirsin ogudunu hatirlamis, gulumsemis.
Yarim saat kadar sonra, Eliza’nin yanindaki iskemleye esmer, kendisi gibi koca badem gozlu, muzip guluslu bir adam gelip oturmus. Kendisini Higgins diye tanitmis. “Ne hos adaaamm!” diye dusunmus Eliza; “Acaba ne is yapiyor, nerede oturuyor, o da kuzenlerin arkadasi mi, niye daha once gormedim, ne guzel gozleri var...ay ama ya sevgilisi varsa, ama yok iste belli ki yalniz geldi...” Flörtöz gulusunu dudaklarina, ortalama bir kadinin boyle bir durumda aklindan gecen tum sayisiz ihtimalleri gozlerinin isigina oturtmus, adama bakmis.
Ya da...
Yarim saat kadar sonra, Higgins abisinin oturdugu masaya yaklasmis. Abisinin yanindaki bos iskemlenin hemen yaninda oturan Eliza’ya takilmis gozu. “Hmmm cok hos kadin..” diye gecirmis icinden; “Yaninda oturan sansli pezevenk de kocasi herhalde. Sonucta cogu insan evli bu masada...Ama tatli tatli gulumsedi. Belki de kocasi diildir?...Vaaayy kiza bak bi de raki iciyo!” Muzip ifadesini gulen yuzune, ortalama bir adamin boyle bir durumda aklindan gecen limitli ihtimalleri gozlerinin isigina oturtmus, kadina yaklasmis.
Konusmaya baslamislar. Sohbetin ne kadar kolay aktigini dusunmusler karsilikli. H., E.’nin, abisinin en yakin dostunun cok sevdigi karisinin kuzeni oldugunu, ayrica yanindaki adamla da hic ilgisi olmadigini anlayip sevinmis.
E., H.’nin kendisiyle meslektas ve kendisi gibi Ankara’li olmasini pek begense de, Amsterdam’da yasadigini ve ertesi gun donecegini ogrenince hayal kirikligina ugramis.
Daha sonra, mekana kendisini gormek icin gelen bir askerlik arkadasiyla barda bir seyler icmek uzere yarim saat icin masadan kalkan H.’nin yolunu gozledigini fark etmis Eliza. Gulmus icinde cinlayan seslere; “Sen de az diilsin haa! Adam yurtdisinda yasiyor diye gicik oldun, yine de hala gozlerin yolda...Flortu cok abartma ama. Hem yurtdisi filan yalan olur, cikmaz dogru duzgun bir sey, hem de kuzenlerinin arkadasi. Aile cay bahcesi ortaminda abartacak halin yok ya!”
Barda arkadasiyla muhabbet ederken feci sekilde masadaki cool kadinin yanina donmek istedigini fark etmis Higgings. “Hadi bu herif ufaktan kacsin artik da...Opesim var kadini acayip. Ama cok da duzgun kiz. Kalmaz bu gece filan benimle. Tanisamadik bile adam gibi. Offf yarin gitmeseydim....”
Donuste biraz Eliza’nin kuzeniyle muhabbet etmis. Ona Eliza’yi cok begendigini soylemis, o da gaz ve toz bulutu tabiatli bir seker helvasi oldugu ve bu ikiliyi pek uyumlu buldugu icin heveslenmis, H.yi cesaretlendirmis. O sirada yemek bitmis, masalar toparlanip dev mekanin tum koseleri gibi klup ortamina donusmekteymis. Sirayla, bir Tatlises’den Cano Cano, bir LaRock’dan Rise Up calmakta, esnek uyumu dillere destan Turk gencligi de hepsinde ayni sevkle gerdan kivirmaktaymis.
Onlar da bol bol dans etmis, etraftaki bu her sarkiya eyvallah ortamla dalga gecmis, yuksek muzikte seni duyamiyorum o yuzden dogal bir tavirla sacimi boynumun yanina dogru alirken taze surdugum parfumu havaya hafifce salip kulagimi da yuzune iyice yaklastirmaliyim’cilik oynamislar.
Gece yerini yavastan sabaha verirken herkes azar azar gitmeye baslamis. Eliza, benim biraz daha dans edesim var, hem koprunun trafigi azalmis olur gibi salak bir bahaneyle mekanda biraz daha duracagini belirtmis. Higgins de tabii ki onunla kalacagini...
Birer bira icip biraz daha dans etmisler. “Keske yarin gitmiyor olsaydim” demis H., “seni daha iyi tanimak isterdim.”
“Baska zaman tanisiriz” diye gulumsemis E.
“Telefon numarani almak isterim, gelecek sefer geldigimde gorusmus oluruz” demis H. “Olur, gurultude bagirmayayim, telefonunu ver yazayim” demis E. Telefonunu H. nin telefonuna kaydetmis, Facebook diye bir sitenin deli gibi yayilmaya basladigindan, oraya uye olursa birbirlerinden rahatca haberdar olacaklarindan soz etmis. Gulumsemis, “Artik gitmeliyim”.
H. icinden deli gibi Eliza’yi opmek istemis, yapamamis. Eliza H. kendisini opse nasil olur diye merak etmis, belli etmemis. Kac ay sonra yeniden goruseceklerini bilmeden, kucuk bir umutla ayrilmislar. Ikisi de o gece uyuyamamis.
Sonra, araya hayat girmis...
Etiketler:
Aşk ve Evlilik,
Kişisel
14 Aralık 2009 Pazartesi
Arkası Yarın - Prolog
Hurriyet, cocuklugumuzun Kelebek’ini yeniden yayinlamaya karar vermisti bir ara. Nil bir jingle yapmisti “bizim Kelebeeek, yine gelicek” diye. Guzel olmustu ama, cocuklugun fotoromanli, Basri-Fatos’lu, bol renkli, hele de en eskilerin tefrika romanli tatlari apayriydi.
Radyo gunlerini yaş olarak kilpayi kacirmis, ne tam televizyon kusagi olmus, ne de radyo kusaginin keyfini cikartmis bir zamana mensubum. Ustelik devrim yillarinda, karartma geceleri, elektrik kesintileri zamanlarinda dogdum. Toplu radyo eglencelerini, daha cok ailemden dinledim, 50-60-70ler romanlarindan okudum, o gunlerin favorilerinin de cogu zaman tefrika romanlar oldugunu bilirim...
Aman diyim oyle bir ortaligi kavuracak tefrika roman iddiasiyla ortaya ciktigim filan sanilmasin ama, sadece o gunlere uzaktan mutevazi bir selam olsun diyerek, bu hafta boyle bir yazi dizisi post edecegim.
Daha once, farkli duraklardaki uzun yazilarimda, gercek masallarda filan, bazi yuzune gul suyu serpilesi tatli okur, Eliza ve Higgins’in oykusunu okumak istediklerini yazmislardi. Onlar icin gelsin...
Bir de bu haftasonu bizim 1. evlilik yildonumumuz, yuz akim kocam icin gelsin en cok!
Zamanlardan bir zaman, yedi tepeli guzeller guzeli bir sehirde, Eliza diye bir kadin yasarmis. Aslinda bir anadolu bassehrinde dogmus ve buyumus ama, hayat onu oraya tasimis. Eliza, kendi gecmis kalp kirikliklarindan yorgun, istemeden kirmis oldugu kalplerden uzgun, aradigi dogru esi bulacagina inanci biraz sarsilmis, dostlar, aile vuslatlari ve secilmis yalnizliklar arasinda tekilliginden de sikayetsiz, yasayip gidermis. Hem cok gezer hem cok okur, hem cok soyler hem cok susar, hem cok kalabalik hem cok yalniz, hem cok suslu hem cok sade, hem cok bagli hem cok bagimsiz, ikiliklerin ortasinda yolculuk edermis.
Cok uzaklarda, kanallar arasinda kurulu bir diyardaysa Henry Higgins diye bir adam yasarmis. Aslinda o da ayni anadolu bassehrinin cocuguymus ama, is icin bu kanal sehrine yerlesmis. Higgins, ne istedigini bilmeyenler dunyasinda istedigi seyi az cok bilen akil ve duyarlilikta, kulagina buyuk bir midye kabugu dayadiginda cikan okyanus sesi kadar ucucu ve derinden de olsa, benzer kalp kirmalarin ve kendi kirginliklarinin sesini duyabilmis ender adamlardanmis. Vaktinde cok yasayip cok eglenmis, cok gezip cok tuketmis lakin, icten duyarliligini da korumayi bilmis.
Eliza, 2007 Temmuz’unda bir Cumartesi aksami, kuzeninin esinin dogumgunu partisine davetliymis. Orada pek kimseleri tanimadigindan, sevimsiz bir iliskiden yeni ciktigindan, ruhu azcik yorgun oldugundan olacak, normalde bayilacagi boyle bir davete gidesi de pek yokmus ama, kuzeni cok israr etmis. Hem Eliza yeni bir ise transfer olmak icin kontrat imzalamismis, ve kuzenlerinin yakin bir arkadasi olan K. da ayni yerde calismaktaymis, tanismaniz iyi olur biraz iceriden de bilgi alirsin demisler, gitmeye karar vermis.
Eliza sanki bir gun eski bir film karakterinin adini mahlas alacagini bilir gibi, her zamankinden de daha “Fair Lady” dizayn etmis kendini. Gunduzu evinin yanindaki havuzda dinlenip kitap okuyarak gecirdiginden yanaklari al almis, gozleri dinlenmis bakiyormus. Siyah ustune ufak beyaz puantiyeli, Marilyn Monroe model boyundan bagli sirti acik kabarik etekli zarif bir elbise, inci kupeler, ayni puantiye deseninden hafif topuklu, burnu acik iskarpinler gecirmis ustune; cok uzun saclarini Ali McGraw model dumduz fonlu olarak ortadan ayirip taramis, hafif bir makyajla hazirlanmis, kuzeninin kocasina armagan olarak aldigi, her dem favorisi Brando harikasi, Al Pacino alamet-i farikasi Godfather trilogy dvd setini de kapmis, yola cikmis.
Ayni saatlerde Higgins de abisi K.’nin yedi tepeli sehirdeki evinde ziyarette, guneye bir grup eski arkadasiyla yaptigi cilgin ve keyifli tatilden yeni donmus ve yorgun, ertesi sabah kendi yasadigi sehre yolcu ve isteksiz, K.’nin kendisi kiz arkadasiyla giderken onu da israrla cagirdigi dogumgunu partisine gidip gitmemek arasinda kararsizmis. Abisi gec kalmamak icin erkenden cikmis. Higgins’in evde yatip bezesi de varmis ama, ertesi sabah abisiyle de vedalasacagini bildiginden, bogaz kenarinda bir seyler icer, biraz insanlarla muhabbet edip kacarim diye dusunmus. Erkekligin sanindan olacak, ust basina oyle cok vakit ayirmamis. Uzerine bir kot, spor ayakkabi, kisacik kesilmis kuzguni saclariyla yanik tenine pek yarasan kareli yazlik bir gomlek gecirip, o da yola cikmis.
Aylardan temmuz, mevsimlerden yaz, sehirlerden Istanbul’mus. Bogazin isiklari denize, mekanlarin muzigi birbirine, tesaduflerin egzotik kokusu havaya karisiyormus...
Radyo gunlerini yaş olarak kilpayi kacirmis, ne tam televizyon kusagi olmus, ne de radyo kusaginin keyfini cikartmis bir zamana mensubum. Ustelik devrim yillarinda, karartma geceleri, elektrik kesintileri zamanlarinda dogdum. Toplu radyo eglencelerini, daha cok ailemden dinledim, 50-60-70ler romanlarindan okudum, o gunlerin favorilerinin de cogu zaman tefrika romanlar oldugunu bilirim...
Aman diyim oyle bir ortaligi kavuracak tefrika roman iddiasiyla ortaya ciktigim filan sanilmasin ama, sadece o gunlere uzaktan mutevazi bir selam olsun diyerek, bu hafta boyle bir yazi dizisi post edecegim.
Daha once, farkli duraklardaki uzun yazilarimda, gercek masallarda filan, bazi yuzune gul suyu serpilesi tatli okur, Eliza ve Higgins’in oykusunu okumak istediklerini yazmislardi. Onlar icin gelsin...
Bir de bu haftasonu bizim 1. evlilik yildonumumuz, yuz akim kocam icin gelsin en cok!
Zamanlardan bir zaman, yedi tepeli guzeller guzeli bir sehirde, Eliza diye bir kadin yasarmis. Aslinda bir anadolu bassehrinde dogmus ve buyumus ama, hayat onu oraya tasimis. Eliza, kendi gecmis kalp kirikliklarindan yorgun, istemeden kirmis oldugu kalplerden uzgun, aradigi dogru esi bulacagina inanci biraz sarsilmis, dostlar, aile vuslatlari ve secilmis yalnizliklar arasinda tekilliginden de sikayetsiz, yasayip gidermis. Hem cok gezer hem cok okur, hem cok soyler hem cok susar, hem cok kalabalik hem cok yalniz, hem cok suslu hem cok sade, hem cok bagli hem cok bagimsiz, ikiliklerin ortasinda yolculuk edermis.
Cok uzaklarda, kanallar arasinda kurulu bir diyardaysa Henry Higgins diye bir adam yasarmis. Aslinda o da ayni anadolu bassehrinin cocuguymus ama, is icin bu kanal sehrine yerlesmis. Higgins, ne istedigini bilmeyenler dunyasinda istedigi seyi az cok bilen akil ve duyarlilikta, kulagina buyuk bir midye kabugu dayadiginda cikan okyanus sesi kadar ucucu ve derinden de olsa, benzer kalp kirmalarin ve kendi kirginliklarinin sesini duyabilmis ender adamlardanmis. Vaktinde cok yasayip cok eglenmis, cok gezip cok tuketmis lakin, icten duyarliligini da korumayi bilmis.
Eliza, 2007 Temmuz’unda bir Cumartesi aksami, kuzeninin esinin dogumgunu partisine davetliymis. Orada pek kimseleri tanimadigindan, sevimsiz bir iliskiden yeni ciktigindan, ruhu azcik yorgun oldugundan olacak, normalde bayilacagi boyle bir davete gidesi de pek yokmus ama, kuzeni cok israr etmis. Hem Eliza yeni bir ise transfer olmak icin kontrat imzalamismis, ve kuzenlerinin yakin bir arkadasi olan K. da ayni yerde calismaktaymis, tanismaniz iyi olur biraz iceriden de bilgi alirsin demisler, gitmeye karar vermis.
Eliza sanki bir gun eski bir film karakterinin adini mahlas alacagini bilir gibi, her zamankinden de daha “Fair Lady” dizayn etmis kendini. Gunduzu evinin yanindaki havuzda dinlenip kitap okuyarak gecirdiginden yanaklari al almis, gozleri dinlenmis bakiyormus. Siyah ustune ufak beyaz puantiyeli, Marilyn Monroe model boyundan bagli sirti acik kabarik etekli zarif bir elbise, inci kupeler, ayni puantiye deseninden hafif topuklu, burnu acik iskarpinler gecirmis ustune; cok uzun saclarini Ali McGraw model dumduz fonlu olarak ortadan ayirip taramis, hafif bir makyajla hazirlanmis, kuzeninin kocasina armagan olarak aldigi, her dem favorisi Brando harikasi, Al Pacino alamet-i farikasi Godfather trilogy dvd setini de kapmis, yola cikmis.
Ayni saatlerde Higgins de abisi K.’nin yedi tepeli sehirdeki evinde ziyarette, guneye bir grup eski arkadasiyla yaptigi cilgin ve keyifli tatilden yeni donmus ve yorgun, ertesi sabah kendi yasadigi sehre yolcu ve isteksiz, K.’nin kendisi kiz arkadasiyla giderken onu da israrla cagirdigi dogumgunu partisine gidip gitmemek arasinda kararsizmis. Abisi gec kalmamak icin erkenden cikmis. Higgins’in evde yatip bezesi de varmis ama, ertesi sabah abisiyle de vedalasacagini bildiginden, bogaz kenarinda bir seyler icer, biraz insanlarla muhabbet edip kacarim diye dusunmus. Erkekligin sanindan olacak, ust basina oyle cok vakit ayirmamis. Uzerine bir kot, spor ayakkabi, kisacik kesilmis kuzguni saclariyla yanik tenine pek yarasan kareli yazlik bir gomlek gecirip, o da yola cikmis.
Aylardan temmuz, mevsimlerden yaz, sehirlerden Istanbul’mus. Bogazin isiklari denize, mekanlarin muzigi birbirine, tesaduflerin egzotik kokusu havaya karisiyormus...
Etiketler:
Aşk ve Evlilik,
Kişisel
Yeni Bi Hafta
Bilmedigim bir evdeyim. Kocaman, deniz kenarinda, yesillikler icinde bir ev. Uzerimde lavanta rengi, ince saten bir pijama var. Gece o kocaman evin genis odalarindan birinde uyuyup, sabah da devasa mutfakta elimle koymus gibi buldugum malzemelerle mis kokulu bir kahve yapmisim, salondan cikilan verandada denize bakarak huzurla kahve iciyorum. Bir yandan da bu rahatlik duygusu icinde bir yabancilik var. Huzursuzca bir seyler olmasini bekler gibiyim.
O sirada iceriden, ust kattan bir aglama sesi geliyor. Kahvemi birakip yukari firliyorum. Odalardan birinde yumuk yumuk mavi boncuk gozleriyle bana bakan ve ben odasina girince susan bir bebek var. Kardesimin birkac yil onceki hali...Hic tereddutsuz onu kucagima aliyorum, yuzumu alnina degdirince muthis atesi oldugunu hissediyorum. Nedense ne ilac, ne derece, ne bu tip bir durumda akla gelebilecek normal cozumler dusunuyorum. Onu hemen soyuyorum, ben de pijamami iki sikida cikarip yine el yordamiyla buldugum, uzerime tam olan kirmizi bir mayoyu uzerime geciriyorum, denize dogru yuruyoruz. O kucagimda, birlikte cok az yuzdukten sonra atesi iniyor, yuzu gevsiyor, gulmeye basliyor. "Kavustuk iste, her sey guzel" diyorum, bir yandan da kaygilaniyorum; burasi neresi, bu ev kimin, biz neden burdayiz, ben neden bunca rahatim, bir yandan da biraz huzursuz, gunlerden ne, takvimlerden hangisi?
Sonra bosveriyorum, onu cok cok ozledigimi dusunuyorum. Nerdeysek nerdeyiz, beraberiz ya diyorum. Suda oynamaya basliyoruz. Minik boynunun baska hicbir seye benzemeyen sutlu vanilyali bebek kokusunu icime cekiyorum. Tam bir kolumda onu tutar, diger elimle dalgalar kopukler yapip onu eglendirirken kumsaldan bir muzik sesi gelmeye basliyor. Yukseliyor, yukseliyor...
Calan saatin alarmiyla uyaniyorum.
Kardesimi muthis ozledim, gecen birkac haftanin dalgali deniz kokusu da burnumda kalmis, bu hafta boyle bir ruyayla basliyor.
Her kosesini taniyip 1 yildir sevdigim evimdeyim. Buz gibi Amsterdam'in, isikli kanallarindan birinin kenarinda. Uzerime kalin polar sabahligimi giyip koyu kahvemi hazirliyorum. Gecen yilin takviminde, hayatimin en heyecanli haftalarindan biri olan bu haftaya basliyorum.
Ofiste Nasa'ya sinyaller yollayip, Cern'den raporlari okuyup insaniyet namina onemli kesifler gerceklestirecekmiscesine hazirlanilan muhimmatli toplantilar var bugun. Ben de serefine tuvit dopiyesli inci kupeli formatima burunup, bu hafta kar yagisi beklenen ve cok ama cokcok soguk Amsterdam sabahina uyacak atkimi, kulakligimi, eldivenlerimi, cizme ici ikinci kat anneanne coraplarimi, paltomu kusanip lahana bebek kivaminda ofise geliyorum.
Gazete ve piyasa raporlari arasinda biraz IMDB'de takiliyorum. 2010'da yeniden cevrimi planlanan My Fair Lady icin Eliza'nin buyuk ihtimalle Keira Knightley olacagi ne zamandir belli gibiydi, ama Higgins icin Daniel Craig'in dusunuldugunu yeni okuyorum, yakisiiiir diye dusunuyorum, pek hosuma gidiyor. Yine ve hala, her zaman, en guzel, en uyumlu Audrey ile Rex diyorum; ama Emma Thompson'in orijinal metinden yeniden senaryolastirdigi yeni versiyonu da heyecanla bekliyorum.
Dun izledigimiz Brothers icin yorumlara bakiyorum. Zaman zaman agir isleyen, diyaloglari kuvvetli, butunune 7/10 civari not verecegim bir filmdi. Her zaman bas taci Natalie Portman da, gittikce hoslasan, bu film oncesi bayagi da vucut yapmis iyi etmis Jake Gylenhaal da, bu film icin resmen format degistirip feciii itici incecik bir tip kazanmis Tobey Maguire da gayet iyiydi. Senaryonun bazindan, birkac ufak detayla, cok daha sasirtici, cok daha farkli bir film cikabilirdi. Hatta Afganistan'da gecen ve ufaktan Amerikan oz elestirisi de tasiyan, savas insana neler yaptirir sahneleri, Tobey'nin son diyalogu, Jake'in en basta hapisten ilk ciktigindaki kotu adamlar kim sorgulamasi az daha farkli bir kurguyla bu filmi unutulmazlar arasina da sokabilirdi. Fena olmayan, saglam oyunculuklu bir pazar aksamustu seansi olarak kaldi.
Bunlari dusunuyorum. Gidip kendime yeni bir kahve koyuyorum. Ilk firsatta minnos kardesimi aramak ve Ankara ziyareti icin gun saymak uzere, ise girisiyorum. Hepimize, minikken annemizin kek karisimini kaliba bosalttiktan sonra kapta ve tahta kasigin uzerinde kalan, pisecek kekin kendinden bile harika tatli cikolatali karisim lezzetinde, muthis bir hafta diliyorum!
O sirada iceriden, ust kattan bir aglama sesi geliyor. Kahvemi birakip yukari firliyorum. Odalardan birinde yumuk yumuk mavi boncuk gozleriyle bana bakan ve ben odasina girince susan bir bebek var. Kardesimin birkac yil onceki hali...Hic tereddutsuz onu kucagima aliyorum, yuzumu alnina degdirince muthis atesi oldugunu hissediyorum. Nedense ne ilac, ne derece, ne bu tip bir durumda akla gelebilecek normal cozumler dusunuyorum. Onu hemen soyuyorum, ben de pijamami iki sikida cikarip yine el yordamiyla buldugum, uzerime tam olan kirmizi bir mayoyu uzerime geciriyorum, denize dogru yuruyoruz. O kucagimda, birlikte cok az yuzdukten sonra atesi iniyor, yuzu gevsiyor, gulmeye basliyor. "Kavustuk iste, her sey guzel" diyorum, bir yandan da kaygilaniyorum; burasi neresi, bu ev kimin, biz neden burdayiz, ben neden bunca rahatim, bir yandan da biraz huzursuz, gunlerden ne, takvimlerden hangisi?
Sonra bosveriyorum, onu cok cok ozledigimi dusunuyorum. Nerdeysek nerdeyiz, beraberiz ya diyorum. Suda oynamaya basliyoruz. Minik boynunun baska hicbir seye benzemeyen sutlu vanilyali bebek kokusunu icime cekiyorum. Tam bir kolumda onu tutar, diger elimle dalgalar kopukler yapip onu eglendirirken kumsaldan bir muzik sesi gelmeye basliyor. Yukseliyor, yukseliyor...
Calan saatin alarmiyla uyaniyorum.
Kardesimi muthis ozledim, gecen birkac haftanin dalgali deniz kokusu da burnumda kalmis, bu hafta boyle bir ruyayla basliyor.
Her kosesini taniyip 1 yildir sevdigim evimdeyim. Buz gibi Amsterdam'in, isikli kanallarindan birinin kenarinda. Uzerime kalin polar sabahligimi giyip koyu kahvemi hazirliyorum. Gecen yilin takviminde, hayatimin en heyecanli haftalarindan biri olan bu haftaya basliyorum.
Ofiste Nasa'ya sinyaller yollayip, Cern'den raporlari okuyup insaniyet namina onemli kesifler gerceklestirecekmiscesine hazirlanilan muhimmatli toplantilar var bugun. Ben de serefine tuvit dopiyesli inci kupeli formatima burunup, bu hafta kar yagisi beklenen ve cok ama cokcok soguk Amsterdam sabahina uyacak atkimi, kulakligimi, eldivenlerimi, cizme ici ikinci kat anneanne coraplarimi, paltomu kusanip lahana bebek kivaminda ofise geliyorum.
Gazete ve piyasa raporlari arasinda biraz IMDB'de takiliyorum. 2010'da yeniden cevrimi planlanan My Fair Lady icin Eliza'nin buyuk ihtimalle Keira Knightley olacagi ne zamandir belli gibiydi, ama Higgins icin Daniel Craig'in dusunuldugunu yeni okuyorum, yakisiiiir diye dusunuyorum, pek hosuma gidiyor. Yine ve hala, her zaman, en guzel, en uyumlu Audrey ile Rex diyorum; ama Emma Thompson'in orijinal metinden yeniden senaryolastirdigi yeni versiyonu da heyecanla bekliyorum.
Dun izledigimiz Brothers icin yorumlara bakiyorum. Zaman zaman agir isleyen, diyaloglari kuvvetli, butunune 7/10 civari not verecegim bir filmdi. Her zaman bas taci Natalie Portman da, gittikce hoslasan, bu film oncesi bayagi da vucut yapmis iyi etmis Jake Gylenhaal da, bu film icin resmen format degistirip feciii itici incecik bir tip kazanmis Tobey Maguire da gayet iyiydi. Senaryonun bazindan, birkac ufak detayla, cok daha sasirtici, cok daha farkli bir film cikabilirdi. Hatta Afganistan'da gecen ve ufaktan Amerikan oz elestirisi de tasiyan, savas insana neler yaptirir sahneleri, Tobey'nin son diyalogu, Jake'in en basta hapisten ilk ciktigindaki kotu adamlar kim sorgulamasi az daha farkli bir kurguyla bu filmi unutulmazlar arasina da sokabilirdi. Fena olmayan, saglam oyunculuklu bir pazar aksamustu seansi olarak kaldi.
Bunlari dusunuyorum. Gidip kendime yeni bir kahve koyuyorum. Ilk firsatta minnos kardesimi aramak ve Ankara ziyareti icin gun saymak uzere, ise girisiyorum. Hepimize, minikken annemizin kek karisimini kaliba bosalttiktan sonra kapta ve tahta kasigin uzerinde kalan, pisecek kekin kendinden bile harika tatli cikolatali karisim lezzetinde, muthis bir hafta diliyorum!
Etiketler:
Film-TV-Kitap-Müzik
11 Aralık 2009 Cuma
Khob Khun Ka Bangkok!
...Phuket'ten bi buket (heheh, pek istemistim bu geyik sozcuk oyununu yapmayi) keyfi cebe atip, ustumuze tiril tiril keten beyaz pantolonlari, ben ince askili bluzlar, H. de ince keten gomlekleri giyip, dunyanin en rahat papisi adayligini aha da burada acikladigim birkenstocklarimizi ayagimiza gecirip, Bangkok'a devam ettik. Tatil boyunca bu tiril tiril giyinme kismi bile, takribi kuzey kutbu seviyelerinde seyreden Amsterdam havasindan sonra basli basina bize pek iyi geldi. Ic hat ucuslari Bangkok AIrways veya Thai Air ile gayet uygun ve siklikla bulunuyor zaten, biz de rahatca seyahat ettik.
Bangkok'daki otelimiz Sofitel Silom, zaten booking.com'da buldugumuz %40'a yakin indirimli fiyat kampanyasiyla bizi bastan fethetmisti, ustune otelin piril piril genis odalari ve BTS Skytrain istasyonuna yakinligi ile daha da mutlu olduk. BTS'e yakin olmak trafigi zaman zaman Istanbul duzeyine ulasan Bangkok'da oldukca onemli bir sey..Tapinak vs turu icin Tuktuk'la gezmek cok keyifli olsa da, ozellikle aksam is cikisi saatlerinde filan gezmek icin BTS duraklari elzem...
Bangkok'da sanirim 10 kisiye 1 alisveris merkezi dusuyor! Sehir bu konuda Istanbul'u bile sollamis olabilir. Zira yanyana yanyana dizilmis merkezlerin cogundan birbirine bile gecis yapilabiliyor. Bunlarin en yeni ve en sasaali olanlarindan biri olan Paragon'un alt katindaki Fuji Cafe'de bulustuk H.'nin arkadasi D. ile..D., Ankarali Istanbullulardan - benim de lise-universiteden tanidigim biri ama H.nin sayesinde daha iyi tanidim-, bekar, 31 yasinda bir adam ve birkac ay once tatil icin gittigi Bangkok'u oyle begeniyor ki, orada yasamak istedigine karar veriyor. Kararlilikla is ariyor, Istanbul'da yaptigi lojistik isinin cok benzerini Bangkok'da buluyor ve tasiniyor. Imkanlarin bol, ozgur hayatin keyifli, Avrupali erkeklerin muthis gozde, Thai kadinlarinin da onlara feci hasta oldugu bir diyara tek yon biletini alip 1 ay once yerlesiyor. Bu anlamda cesareti ve kararliligiyla benim de muthis takdirimi kazaniyor. Bizi o kadar keyifli, oyle guzel gezdirdi ki anlatamam! Burdan da tesekkuru borc bilir, kel kafasindan opuveririm.
Gelgelelim, Bangkok'a gittigimiz ve Fuji'de muthis lezzetli sushilerle beslenip D. ile muhabbete giristigimiz gun 5 Aralik, yani Tayland'in cok sevilen kralinin dogumgunuydu. Yilboyunca Bangkok'da olmanin en keyifli olacagi birkac gun varsa biz bir tanesine denk gelmistik ve bu anlamda hevesli minnoslar gibiydik...Butun sehir isiklar ve kraliyet bayragi rengi sari kurdele ve kumaslarla suslenmis, halk sadik kuzular gibi etraftaydi. Bu ne sevgi bu celal diye aptal aptal bakinirken ogrendik ki, kral Bhumibol Adulyadej, tastamam 63 yildir tahttaymis, dunyanin en uzun tahtta kalan hukumdariymis, ve 82 yasindaki bu kral, halki tarafindan inanilmaz sevilip sayilmaktaymis. Halk, krallarina tapinma derecesinde sadik ve bagli olmalarina karsin, kralin 60 yillik karisi kraliceye feci gicikmis, gecen yil olan ihtilali ve her turlu karisikligi, kralicenin gecimsizligine, basbakanla olan husumetine bagliyor ve onu hic sevmiyorlarmis.
Bu arada kralin dogumgununde herkes yillardir sari giyinirken bu sene Galatasaray Spor Klubu tadinda bir forma geliri karari verircesine, herkesin pembe giymesi konusunda fetva cikmis. Bu nedenle sokaklardaki genc yasli herkes, ama istisnasiz herkes o gun pembe giyimliydi, guleryuzlu ve coskuluydu. Dogu kulturu nezaketiyle yabancilara olan saygi ve konukseverliklerini birlestiren Thai'larin, romadaysak romali gibi felsefesinden sasmayan, ve ilk buldugu sokak saticisindan 25 bahta kraliyet armali pembe gomleklerden alip giymis olan bizlere tezahuratlari, guleryuzleri ve tatli catpat ingilizceleriyle welcome to Thailand selamlari gorulmeye degerdi; cok da mutlu etti. Butun gun ve geceyi sokaklarda gezerek gecirdik. Insanlari izlemek, 20:00'den 01:00'e kadar her saat basi yapilan muhtesem havai fisek gosterileri, sokak saticilarinin birbirine karisan yemek kokulari harikaydi.
Her sokak kosesinde mebzul miktarda cok ucuza bulunan ananaslardan alip beslendik, kanimca Starbucks frappacinolarini solsa sifir birakacak, buzlu Thai kahvesi Yen’den alip ictik, ayaklarimiz kopana dek yuruduk, gosterileri izledik, en kraliyet duskunu halimizle coskuyla kralin dogumgununu kutladik! Zaten bizi bir Amsterdam’da nisanda Kralicem cok yasaa diye turuncular icinde bagirirken, bir de aralikta Bangkok’da pespembe giyinmis krala tezahurat ederken goren, mazallah demokrasi karsiti pasta borek duskunu kucuk Antoinette’ler oldugumuzu dusunecek! Ama olsun ne demisler, dayak buldun kac, yemek buldun ye, parti gordun katil! Yoksa yurdumda en guzide ornekleri sergilenmeye devam eden demokrasi ve cumhuriyete can feda!
Bangkok'da sanirim 10 kisiye 1 alisveris merkezi dusuyor! Sehir bu konuda Istanbul'u bile sollamis olabilir. Zira yanyana yanyana dizilmis merkezlerin cogundan birbirine bile gecis yapilabiliyor. Bunlarin en yeni ve en sasaali olanlarindan biri olan Paragon'un alt katindaki Fuji Cafe'de bulustuk H.'nin arkadasi D. ile..D., Ankarali Istanbullulardan - benim de lise-universiteden tanidigim biri ama H.nin sayesinde daha iyi tanidim-, bekar, 31 yasinda bir adam ve birkac ay once tatil icin gittigi Bangkok'u oyle begeniyor ki, orada yasamak istedigine karar veriyor. Kararlilikla is ariyor, Istanbul'da yaptigi lojistik isinin cok benzerini Bangkok'da buluyor ve tasiniyor. Imkanlarin bol, ozgur hayatin keyifli, Avrupali erkeklerin muthis gozde, Thai kadinlarinin da onlara feci hasta oldugu bir diyara tek yon biletini alip 1 ay once yerlesiyor. Bu anlamda cesareti ve kararliligiyla benim de muthis takdirimi kazaniyor. Bizi o kadar keyifli, oyle guzel gezdirdi ki anlatamam! Burdan da tesekkuru borc bilir, kel kafasindan opuveririm.
Gelgelelim, Bangkok'a gittigimiz ve Fuji'de muthis lezzetli sushilerle beslenip D. ile muhabbete giristigimiz gun 5 Aralik, yani Tayland'in cok sevilen kralinin dogumgunuydu. Yilboyunca Bangkok'da olmanin en keyifli olacagi birkac gun varsa biz bir tanesine denk gelmistik ve bu anlamda hevesli minnoslar gibiydik...Butun sehir isiklar ve kraliyet bayragi rengi sari kurdele ve kumaslarla suslenmis, halk sadik kuzular gibi etraftaydi. Bu ne sevgi bu celal diye aptal aptal bakinirken ogrendik ki, kral Bhumibol Adulyadej, tastamam 63 yildir tahttaymis, dunyanin en uzun tahtta kalan hukumdariymis, ve 82 yasindaki bu kral, halki tarafindan inanilmaz sevilip sayilmaktaymis. Halk, krallarina tapinma derecesinde sadik ve bagli olmalarina karsin, kralin 60 yillik karisi kraliceye feci gicikmis, gecen yil olan ihtilali ve her turlu karisikligi, kralicenin gecimsizligine, basbakanla olan husumetine bagliyor ve onu hic sevmiyorlarmis.
Bu arada kralin dogumgununde herkes yillardir sari giyinirken bu sene Galatasaray Spor Klubu tadinda bir forma geliri karari verircesine, herkesin pembe giymesi konusunda fetva cikmis. Bu nedenle sokaklardaki genc yasli herkes, ama istisnasiz herkes o gun pembe giyimliydi, guleryuzlu ve coskuluydu. Dogu kulturu nezaketiyle yabancilara olan saygi ve konukseverliklerini birlestiren Thai'larin, romadaysak romali gibi felsefesinden sasmayan, ve ilk buldugu sokak saticisindan 25 bahta kraliyet armali pembe gomleklerden alip giymis olan bizlere tezahuratlari, guleryuzleri ve tatli catpat ingilizceleriyle welcome to Thailand selamlari gorulmeye degerdi; cok da mutlu etti. Butun gun ve geceyi sokaklarda gezerek gecirdik. Insanlari izlemek, 20:00'den 01:00'e kadar her saat basi yapilan muhtesem havai fisek gosterileri, sokak saticilarinin birbirine karisan yemek kokulari harikaydi.
Her sokak kosesinde mebzul miktarda cok ucuza bulunan ananaslardan alip beslendik, kanimca Starbucks frappacinolarini solsa sifir birakacak, buzlu Thai kahvesi Yen’den alip ictik, ayaklarimiz kopana dek yuruduk, gosterileri izledik, en kraliyet duskunu halimizle coskuyla kralin dogumgununu kutladik! Zaten bizi bir Amsterdam’da nisanda Kralicem cok yasaa diye turuncular icinde bagirirken, bir de aralikta Bangkok’da pespembe giyinmis krala tezahurat ederken goren, mazallah demokrasi karsiti pasta borek duskunu kucuk Antoinette’ler oldugumuzu dusunecek! Ama olsun ne demisler, dayak buldun kac, yemek buldun ye, parti gordun katil! Yoksa yurdumda en guzide ornekleri sergilenmeye devam eden demokrasi ve cumhuriyete can feda!
Bangkok’daki kutlamalarda, Thai kulturune ozgu bir saygiyla, o gun alkol alim-satimi her yerde yasakti. Biz de D’nin onderliginde kendimizi expatlarin konuslandigi, saticilar, masajcilar, bar ve cafelerle tikabasa dolu, rengarenk Khao-San Road’a attik. Masaji ucuza bulmus olayin gozune vurmus sevindirikligi icinde, yorgunluk atalim diye birer ayak masaji patlatip, Singha’larimizi alip barlarin birine oturduk. Bu sirada Khao-San’in ortasinda karsimiza cikan anli sanli Kahramanmaras Dondurmacisi pek revactaydi, sevindik, tabii ki sasirmadik! Her kosede satilan kizarmis bocekleri ise, her turlu escargot, kurbaga bacagi vs’yi sevmese de denemis bunyem bu defa kaldirmadi, cesaret edemedim, edene sapka cikartirim!
O geceyi yorgun argin bitirip otelimize donduk. Ertesi gun, D’nin onerdigi acikhava pazari Chatuchak’a gittik. Dev bir alana kurulmus pazarin, gayet kalitesiz Sali pazari kisimlari olsa da, muthis guzel hediyelikler bulunan ve dukkanlara gore cok iyi fiyatlara satis yapan standlari, acikhava galerisi gibi inanilmaz guzel parcalar tasiyan sanatci koridorlari da mevcuttu. Thai ipegi bir suru sal ve pasmina, otantik takilar, rengarenk uzun elbiseler, Buddha minyaturleri, miknatis vb hediyelikler, H.ye cok guzel yazili cizili tshirtler, cakma Rayban gozlukler, bir dolu sey aldim; ama hem ilk soylenen fiyati pazarlikla neredeyse yari yariya azaltabildigimiz icin, hem de Thai Baht Euro’ya gore gercekten sudan ucuz oldugu icin, tum bu alisverisler Amsterdam’da 2 kazak fiyatina gelmis oldu, tadindan yenmedi. Sonra Pazar manzarali harika bir derme catma cafe’de yedigimiz Pad Thai’ler mis gibi mideye indirildi...
Pazar donusu uzerinize afiyet birer masaj daha patlatip dus alip format degistirdik ve aksam icin yine ciktik. Ust degistirdik degil, format degistirdik diyorum; zira gunduzki saci tepede tutturmus, sicaktan halvet getirmis, ustu basi kirlenmis bol pantolonlu spor ayakkabili Pazar kuzusu halimle, odadan cikarkenki bronz tene beyaz minik elbiseli, zarif topuklu, az makyajli, lepiska sacli Eliza’nin zerre alakasi mevcut diildi! Gelgelelim, D bizi sehirde pek gozde olan gokdelen tepesi Skybar’lar arasindan favorisi olan Zense’ye goturdu. Uzun zamandir gordugum en sasaali, en piril piril, harika mekanlardan biri olan Zense, tepeden baktigi isil isil Bangkok gecesi manzarasiyla, harika margaritalariyla, lezzetli yemekleriyle pek iyi geldi.
Ardindan, hepimizin, tabii ozellikle de benim yeterli miktarda margarita gomdugume kahkahalarimdan kanaat getiren D, go-go barlara gidecegimizi anons etti. Peki madem, onu da gorelim dedim, yola ciktik. Bol isikli, en cok da davetkar kirmizi isikli, cok fazla bar-pavyon, her yas ve milletten bir dolu adam, cok az giyinik Avrupali kadin, zebil gibi yari ciplak Thai kadin muhteviyatli, eglenceli Soi Cowboy’da, bir go-go bar’a girip oturduk. Ben bir yanimda sevgilim, bir yanimda D, onumde ickim, hanimaga gibi oturmus, ahvesin kecisi gibi aptal aptal da bakinirken, podyuma cikan neredeyse ciplak 30 kadar kadin dans etmekteler. Patong’daki erkekten donme, bir kismi gayet guzel ama cogu garip tipli Lady-Boy’lara inat, buradakiler pek kadin, pek cilveli, cogu 20’nin altinda, bir kismi da pek guzeller. Hallerinden eglenir gorunseler ve muhtemelen benim MBA’li bankaci olarak kazandigimin 40 katini kazansalar da, neticede teshir ustune kurulu zavalli bir kariyerleri var...Yine de sonucta sosyolojik analiz uzuntulerine gark olmaya gitmemisiz ki oraya, onlari buna iten sistem utansin, hem ayrica insallah mutlulardir diyerek eglenceme donuyorum. Dans eden kizlardan begendiklerini isaret ederek ya da ustlerinde yazan numaralari soyleyerek masalarina cagiran adamlara, icki ismarlatmak ve bara bahsis biraktirmak suretiyle, etrafa bakip pek de limiti olmadigini gordugum bir bol dokunmali az konusmali konsomasyona gidiyor kadinlar. Cogu da bir dunya tecrubeyle yirtmis ve cinnos oldugundan olacak; dusuk ihtimalle masumane bir kadin dayanismasi, yuksek ihtimalle de niyeti kiz kaldirmak olan adam yanina partnerini alip gelmez, menage-a-trois soz konusuysa da ciftlerden kadin kisminin tavlanmasi gerekir dusuncesiyle muhtemelen, yaninda kadin olan adamlara hic pas vermezken, kadinlara, sap gelmis adamlara oldugundan da daha cilveli yaklasiyorlar. Oyle ki o gece iki yanimda iki “anadolu erkeki” ile otururken kac kizcagiz bana goz kirpip gerdan kivirdi anlatamam...Salaklasip masum masum gulumsemeye gulumsemeyle karsilik versem de, olaya ayinca daha catik kasli uzak duruslu otursam da, neticede geyik dolu ve eglenceli bir gozlem gecesi oldu...Ertesi gun ruhumuzu arindirmak uzere, yorgun ve keyifli uyuduk.
Pazartesi gunu, D ise gittiginden, gunumuzu sevgilimle tapinak gezerek gecirme programi yaptik. Otelin hemen onunde bekleyen tuktukculardan biriyle bizi gezdirmesi icin anlasip yola koyulduk. Nispeten yeni yapilmis ancak pek hos bir tapinak olan Sans Buddha’sina, Altin Buddha’ya, Yatan Buddha’ya gittik. Acik turuncudan koyu kahverengiye olgunlasan kesislerin sakin devinimlerinden yayilan huzuru hissetmek, onlara egilip selam vererek bilegimize ip baglatip, yuzumuze surdukleri suyla kutsanmak cok guzeldi. Bertolucci’nin Little Buddha filmini izlediyseniz ya da konuyla ilgili okuduysaniz, “aydinlanmis olan” Siddharta Gautama’nin (Supreme Buddha) etkileyici efsanesiyle ogretisini bilirsiniz...Tum tapinaklarda o ucus ucus, huzurlu, iyimser, berrak ve arinmis havayi hissetmek gercekten cok guzeldi...
Daha sonra, sadece Chao Praya nehri uzerinden ulasilabilen Wat Arun tapinagina gitmek icin, longtail denilen, alcak ve uzun kuyruklu, gondol tipli motorlu kayiklardan birine bindik. Nehirdeki gezimiz, kisaltilmis bir Floating Market turu gibi oldu. Birkac kilometre otedeki 80 katli devasa gokdelenlere, luks alisveris merkezlerine inat, muthis yoksulluktaki derme catma klubeler, nehir icinde curuk tahta iskeleler uzerinde egreti duran evler, o yoksullukta kir pas icinde yine de gecen teknelere gulerek el sallayan gul yuzlu cocuklar, tekne icinde hediyelik/meyve/icecek saticilari, camasir asan yorgun yuzlu yasli teyzeler, yol arasi tapinaklar...Carpici bir yolculuk sonrasi tum gorkemiyle su ustunde yukselen Wat Arun’a geldik. Incecik detaylarla su kenarina insa edilmis, muthis etkileyici bu tapinakta, tepeye tirmaninca gorulen Bangkok manzarasi inanilmaz guzellikte olmakla birlikte, asagi inis kismi insanin icine gizlenmis tum vertigoyu disari salmaya kuvvetle aday, pek adrenalinli bir bolumdu ama, dizler inince bos vitese atmis olsa da, onu da becerdik. Dort yandan simetrik kulelerle suslenmis dev tapinagin islemeleri, tum kulelerdeki, Buddha’nin ayri zamanlarini gosteren heykeller, etraftaki manzara muhtesemdi.
Donus yolunda, komik tuktuk soforumuz Sun’in, neden butun gun bizi oyle ucuza gezdirmeyi kabul ettigi ortaya cikti. Meger etraftaki kocaman mucevher ve kumas magazalari, kendilerine musteri getiren tuktukculara ertesi gun alacaklari benzin icin bedava kupon veriyormus. Ilk 1-2 magazadaki keyif ve hevesimiz azalip, son turlardaki maksat adam kuponunu alsin diye gecirdigimiz bos sorularla dolu dakikalardaki, nereden de bulup cikardigim, abesle istigal taleplerim ve olmadigi soylenince cok uzulmus gibi yapmalarim takdire sayandi!
Kupon kismini da alnimizin akiyla atlatarak Sun’in hayir duasini alip otele dogru yola ciktigimizda; yorgunluktan bitmis, basim H.min omzunda, elmacik kemiklerim gunesten kipkirmizi yolculuk yaparken, o gunun, uzun zamandir gecirdigim en guzel gunlerden biri oldugunu dusunup icimden sukrettim.
Kutsal son aksam yemegi cikartmasi icin D ile program yapmis oldugumuzdan, dinlenip formatlanma kismini yine cok kisa tutarak, Skytrain’e atlayip, Phat Pong duragindaki Seafood Market Restaurant’a gittik. Cok unlu ve aslinda ic mekan olarak Afyon Ikbal Dinlenme Tesisleri’ni andiran, ama konsepti pek seker olan bir mekan. Elimize bir market arabasi, yanimiza garsonumuzu alip, taze deniz urunleri icinden diledigimizde dev jumbo karides, istakoz, midye ve balik, yan reyonlardan ekmek, salata malzemesi, misir, sebze-meyve secip, kasada odeme yaptiktan sonra sepetimizi garsona teslim edip bir masaya oturduk. Biralarimizi siparis edip, aldigimiz deniz urunlerinin nasil pisirilmesini istedigimizi, salatamizi nasil hazirlamalarini istedigimizi tarif ettik. Ardindan, aynen istedigimiz sekilde pisip hazirlanmis, tum malzemesini kendi sectigimiz lezzet ficisi yemeklerimiz geldi. Catlayana kadar yiyip, aramizda acilen “abi bu konsept istanbul’da cok tutmaz mi beee” geyigini cevirdik. Gule eglene vedalasip, ertesi gun aksam ucaga binmek uzere otelimize donduk ve uzuuuun bir uyku uyuduk.
Geldigimizden beri, kendimi daha yorgun olsam da daha dingin, daha cogalmis, daha sukran dolu, daha sansli, kocama daha cok asik, daha mutlu, daha huzurlu hissediyorum.
Bizi yollara cikarip da saglikla keyifle donduren ey gulum hayat, Tanrima ve sana tesekkur ediyorum!
Etiketler:
Evliya Çelebi
Hayiiiiirrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr
2 haftalik tatilde elektriginizi mi bosalttiniz, buyrun buradan yakalim temali gunler geciyor ofiste. Onumuze gelenee bir tekme oyun-umsusu kucukken bana ne kadar anlamsiz ve vulgar geliyoduysa, izinden donenee bir fiske yuklemelerini de o kadar hasetli ve luzumsuz buluyorum. Insanin zaten icine icine basan isleri ozensiz aptalliklariyla iyice zorlastiranlari kiniyorum. En cografya ogretmeni topuzlu teyze bakisimi atiyorum kaslarimi cata cata. Hih!
Ayrica dunden beri yaza-boza taslaklara kaydettigim upuzun ve cok resimli Bangkok yazisi blogger'in bir ileri geri sacmalamasi sonucu yaridan kesilip yazinin cogu kayboldu.
Yarabbim bugunun islerini bir an once bitirip yaziyi da aynen ilk yazdigim gibi hatirlayip toparlayayim. Amin.
Ayrica dunden beri yaza-boza taslaklara kaydettigim upuzun ve cok resimli Bangkok yazisi blogger'in bir ileri geri sacmalamasi sonucu yaridan kesilip yazinin cogu kayboldu.
Yarabbim bugunun islerini bir an once bitirip yaziyi da aynen ilk yazdigim gibi hatirlayip toparlayayim. Amin.
10 Aralık 2009 Perşembe
Sawadee Ka Phuket!
Gunlerden bir gun, takvimlerden bir aralik, kaf dagi'nin ardinda uzak mi uzak bir diyara uctuk. Rengarenk, karmakarisik, insanla barisik, pek harika bir memleket ki, icinde her tat, her koku, her renk var. Bir dudagi yerde bir dudagi gokte dev analari olur ya Keloglan masallarinda, sonra iyilik melegine donusuverir; o hesap, hem kocaman, hem surprizli, bir acaip macera...
Maceranin gidis kismi evlere senlikti o ayri. THY bilet fiyatlari yok artikkk seviyesindeydi, zaten de Amsterdam-Bangkok direkt ucmak derdindeydik, Cin Havayollari'nin KLM'den cok daha iyi oldugunu soyledi birisi. (Bu birisi ile, PhiPhi'nin denizinin yuzdugu en guzel deniz, Bangkok'daki MBK'nin da en harika alisveris merkezi oldugunu soyleyen birisini kafa kafaya cattadanak vurdurasim var ama, neyse Budist iyimserligimizi koruyalim...!) Cin Havayollari rezaletti. Ucak 1982 model Boeing 747, koltuklar sikis tepis, yol 12 saat, hostesler asik suratli, 14 sira ilerideki orta boylu ekranda gosterilen film 1987 Muppet Show. Bizim de bu ortamda kocamla makaralari koyverip komedi dans ikilisi formatinda takildigimizi tahmin edebilirsiniz! Allahtan yanimda mebzul miktarda Unisom uyku ilaci vardi, bikac saat sonra patlatip bayildik. Sabah kahvaltisi yerine verilen bol korili noodle'i kacirdigimiza da pek uzulmedik!
11 gunluk tatilimizin 7 gununu Phuket ile PhiPhi'ye, 4 gununu Bangkok'a ayirmistik. Bangkok'a inince hemen ic hatlardan aktarma alip Phuket'e gectik. Ilk otelimiz yesillikler icinde, sahilden uzak bir tepede kurulmus bir butik resort olan Villa Zolitude'du. Hepsinin ayri havuzu olan dev villalardan olusmus otel o kadar inanilmaz guzel ve huzurluydu ki, kimsenin dogru durust ingilizce konusmamasi bile bizi bozmadi. Istedigimiz yemegi yanlis anlayip getirdikleri baska yemekleri de mutlulukla yedik, Sawadee Ka (merhaba) diye egilerek selamlar verip agiz dolusu gulen tatli insanlar icinde kendimizi daha ozel, muhtesem bahceli villamizda da cok sansli hissettik. Birlikte gittigimiz tatli dostlarimizla villadan villaya evcilik oynar gibi ziyaretler yaptik. Singha, Chang ve Tiger siralamasiyla tum Thai biralarina bayildigimiz icin de hep hafiften sallanarak gezdik!
Zolitude'den speed boat ile Phi-Phi adalarina, Phi Phi Island Village'a gectik. James Bond island, The Beach'in cekildigi Maya Bay vs ile pek meshur olan bu adalarda tropik cennet tatili yapacagimizi sanirken ilk uyanma alarmimiz med-cezirle oldu. Kilometrelece cekilen denizi gormek gercekten ilgincti ama 800 metre yuruyup suyun kayalar arasinda hala en cok dizlerimize gelmesi hic eglenceli diildi. Son demlerine gelmis muson yagmurlarinin da biraz uzamasiyla yagmur firtina yedik, Phi Phi azcik hayalkirikligi oldu. Ama inanilmaz siddetli tropik bir yagmurda herkes sacaklarin altina siginmisken "insan islakken daha fazla islanamaz" kuralina selam edip havuzda yuzmemiz omur boyu hatirlayacagim en tatli anilarimdan biri olabilir...Sahilden denize girmekten cok, ozel tur alip koylari gezdigimizde ve snorkel ile daldigimizda anladik denizin guzelligini...Rengarenk yuzlerce baligin su altinda elimden ekmek yedigi ani da hep hatirlamak isterim...

Phi-phi'den sonra yeniden Phuket'e donup bu defa gece hayatiyla pek unlu Patong'daki otelimiz Amari'ye gectik. Kendimizi 300 baht'a (6 eur) yapilan 1 saatlik masajlara, deniz urunlerine, gece gezmelerine, gunduz bezmelerine vura vura orda da Thailand'la ve birbirimizle aska devam ettik...
Bu resimlerle kisa kisa Evliya Celebi tadinda boyle bi jet lag post'u olsun...Bangkok da ayrica gelsin...Lady boy'lar, Thai kulturu, Buddha felsefesi...dusundugum ve kafamda taslakladigim daha cok yazi var. Yanlarina farkli konularda daha derin yazilari ben azar azar kendime geldikce katayim. Anlastik mi?
Bi de, unutmadan..12 gun telefonsuz bilgisayarsiz kacmak ruya gibi geldi ama, ozledim sizi be kuzular!
Maceranin gidis kismi evlere senlikti o ayri. THY bilet fiyatlari yok artikkk seviyesindeydi, zaten de Amsterdam-Bangkok direkt ucmak derdindeydik, Cin Havayollari'nin KLM'den cok daha iyi oldugunu soyledi birisi. (Bu birisi ile, PhiPhi'nin denizinin yuzdugu en guzel deniz, Bangkok'daki MBK'nin da en harika alisveris merkezi oldugunu soyleyen birisini kafa kafaya cattadanak vurdurasim var ama, neyse Budist iyimserligimizi koruyalim...!) Cin Havayollari rezaletti. Ucak 1982 model Boeing 747, koltuklar sikis tepis, yol 12 saat, hostesler asik suratli, 14 sira ilerideki orta boylu ekranda gosterilen film 1987 Muppet Show. Bizim de bu ortamda kocamla makaralari koyverip komedi dans ikilisi formatinda takildigimizi tahmin edebilirsiniz! Allahtan yanimda mebzul miktarda Unisom uyku ilaci vardi, bikac saat sonra patlatip bayildik. Sabah kahvaltisi yerine verilen bol korili noodle'i kacirdigimiza da pek uzulmedik!
11 gunluk tatilimizin 7 gununu Phuket ile PhiPhi'ye, 4 gununu Bangkok'a ayirmistik. Bangkok'a inince hemen ic hatlardan aktarma alip Phuket'e gectik. Ilk otelimiz yesillikler icinde, sahilden uzak bir tepede kurulmus bir butik resort olan Villa Zolitude'du. Hepsinin ayri havuzu olan dev villalardan olusmus otel o kadar inanilmaz guzel ve huzurluydu ki, kimsenin dogru durust ingilizce konusmamasi bile bizi bozmadi. Istedigimiz yemegi yanlis anlayip getirdikleri baska yemekleri de mutlulukla yedik, Sawadee Ka (merhaba) diye egilerek selamlar verip agiz dolusu gulen tatli insanlar icinde kendimizi daha ozel, muhtesem bahceli villamizda da cok sansli hissettik. Birlikte gittigimiz tatli dostlarimizla villadan villaya evcilik oynar gibi ziyaretler yaptik. Singha, Chang ve Tiger siralamasiyla tum Thai biralarina bayildigimiz icin de hep hafiften sallanarak gezdik!
Havuzumuzda huzur kupu Eliza
Yemekler icmekler
Bu resimlerle kisa kisa Evliya Celebi tadinda boyle bi jet lag post'u olsun...Bangkok da ayrica gelsin...Lady boy'lar, Thai kulturu, Buddha felsefesi...dusundugum ve kafamda taslakladigim daha cok yazi var. Yanlarina farkli konularda daha derin yazilari ben azar azar kendime geldikce katayim. Anlastik mi?
Bi de, unutmadan..12 gun telefonsuz bilgisayarsiz kacmak ruya gibi geldi ama, ozledim sizi be kuzular!
Etiketler:
Evliya Çelebi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












