27 Şubat 2010 Cumartesi

Fasülyeden Aşklar

Bu yazıyı çok dost, çok sıcak bir mutfakta, The Soul Kitchen'da yayınladık. Sevgili Done efsunlu mutfak için, film, müzik, yemek ya da aşk üzerine yazmamı istedi, ortaya bu öykücük çıktı. Afiyet olsun :)

 



Kadın o gün işten erken çıktı. Yolda süpermarkete uğradı, yağsız süt, müsli, taze meyve, diyet kola, kepek ekmeği, peynir, yoğurt ve salata malzemesinden mütevellit basit ve klasik, formuna dikkat eden genç kadın alışverişinin dışında, farklı sebzeler, tavuk budu ve pirinç de aldı. İstanbul trafiğinde boğuşurken dahi sinirlenmeden, yağmur damlalarından bile keyif alarak evine geldi.

Ellerini yıkayıp üstüne bir eşofman geçirdi, uzun saçlarını tepede topladı. Albüm seçmekle uğraşamadı, akvaryum görüntülü Digiturk kanallarından soul ve smooth jazz çalan birine rastgele basıverdi. Bir kadeh kırmızı şarap koydu kendine dünden kalan şişeden, bir sigara yaktı, salondaki Josephine koltukta bacaklarını uzatıp gözlerini kapattı.


Evinin dinginliğinde yarım saatte dinlenmiş, yenilenmiş, keyfi iyice yerine gelmişti. Akşam iş çıkışı ona geleceğini söyleyen sevgilisi için, genelde geçiştirdikleri üzere peynir-şarap-baget ekmek-füme etle yetinmemeye, güzel bir yemek hazırlamaya karar vermişti. Öyle beylik erkek dünyası öğretilerinden değil, kendisinden ve tanıdığı gustosu kuvvetli herkesten bilirdi ki, sadece erkeğin değil, tüm insanların kalbine giden yolun bazı dönemeçleri midesinden geçerdi, ve herkes kendisi için emekle hazırlanmış bir sofradan mutluluk duyardı.
Ufak tefek tadımlıklar dışında ilk kez onun için yemek pişirecekti, önünde birkaç saat vardı, hafiften heyecanlandı. Sigarası bitince yerinden kalktı, Aretha Franklin çalmakta olan kanalın sesini biraz daha açtı, şarabını da alıp mutfağa geçti.


Annesinden öğrendiği tüm zeytinyağlıları güzel yapardı, öyle düdüklü filan kullananları da anlamaz, basit püf noktalarla sebzeleri nasıl tadı kaçmadan Girit usulü pişireceğini bilirdi. Taze barbunya mevsimi olsa barbunya yapacaktı, konserve kullanmak istemedi, taze fasülye yapmaya karar verdi. Yeşil fasülyeleri ayıklayıp doğradı, yıkayıp süzülmeye bıraktı. Bir büyük baş soğanı ince ince kıydı, 2 kaşık zeytinyağıyla kısık ateşte pembeleşene dek kavurdu. Üzerine 1 kutu doğranmış domates ekledi, fokurdadıktan sonra üstüne süzülmüş fasülyeleri ekleyip 3-5 dakika çevirdi. Sonra fasülyelerin üzerini kapatacak kadar kaynar su, 1 tatlı kaşığı tuz, 2 kesme şeker ekledi, tencerenin kapağını kapadı, ateşi biraz kısıp kaynamaya bıraktı. En fazla 1 saate pişer, borcam’a alıp önce dışarıda sonra buzdolabında soğutmak için de vakit bırakırdı. Güzel olacaktı, yine midesi kelebeklendi, şarabından bir yudum aldı, gülümsedi.

Aşık oluyorum bu adama iyice diye düşündü. Onca med-cezirin, ne istediğini ya bilmeyen, ya da değişik aralıklarla istediği şeyleri değiştiren, durduk yerde ortaya pek bayat pek klişe yokoluş bahaneleri atıveren duyarsız adamdan, kendisinin de incittiği kalplerden sonra, olabildiğince temkinli adımlarla, ağırdan alarak girmişti bu ilişkiye. Adamla ortak bir arkadaşlarının ev partisinde birkaç ay önce tanışmış, sohbetinden, gülünce gözlerinin yanında hafifçe çıkan kaz ayaklarından, geniş gülüşünden ve sıcak ilgisinden hoşlanmıştı. Birkaç kere yemeğe gitmiş, yakınlardaki pek moda ege kasabalarından birine ufak bir haftasonu kaçamağı yapmış, haftanın birkaç akşamını birbirlerinin evinde geçirmeye başlamış ve bazen etraf gezmeleri, bazen ev yayılmalarıyla birbirlerinin varlığından hoşnut olduklarını görmüşlerdi. Sohbetleri derinlikli, zevkleri ortak, sevişmeleri ateşli, uzak kalmaları özlem doluydu. Güzel gidiyordu her şey...umutlu gidiyordu.


Daldığı yerde gözüne bir an tezgahın üzerinde duran tavuk butları çarptı. “Mutfağın efsunu ne garip şey, bak yine hayallere daldım” diye kendi kendine güldü kadın. “Hadi bakalım liseli aşık küçük kııız, işe devam, yeni yetme kuzular gibi dalıp durma” diye dalga geçti kendiyle. Kendiyle dalga geçebilen güvenli insanlardandı. Bu huyunu severdi. Güldü yeniden, işe koyuldu.

1 su bardağı baldo pirinç ayırdı, ılık su ve 1 çay kaşığı tuzla ıslattı. Zeytinyağı delisi Egeli bir ailenin kızıydı, kek pilav börekte bile margarin, hele de tereyağı kullanmazdı. Bunu bilmeyenler pilavını yiyince pek beğenir, ama yemeden önce duyanlar tereyağsız pilav mı olur diye burun kıvırırdı. Önyargı tatma duyusunu bile etkiliyor, ne garip diye düşündü bu defa da. Fasülyeyi şöyle bir karıştırdı, büyükçe bir kapta tavuk için sos hazırlamaya başladı.

3-4 kaşık yoğurt, 2-3 kaşık domates püresi, minik doğranmış 2 diş sarımsak, 1 avuç top karabiber, 1 tatlı kaşığı tuzu karıştırdı. Tavuk butlarını bu karışıma iyice bulayarak, bir seramik kabın içinde açtığı fırın torbasına koydu, birkaç tane de küçük patatesi aynı karışıma bulayarak torbaya ekledi. Torbanın ağzını sıkıca kapatıp, üzerinde çatalla küçük hava delikleri açtı. Önceden ısıttığı, 180 derece fırında 1-1.5 saatte, karışımı içine çeke çeke yumuşacık pişecek, daha sonra fırın torbası bıçakla yırtılıp tavuk ve patatesler sıcacık servis edilecekti. Bu lezzetli ve kolay yemeği severdi.

Fasülyenin altını kapattı, ocakta soğumaya bıraktı. Islatmış olduğu pirinçleri ince süzgeçte yıkadı. 1.5 su bardağı ve 2 parmak da kaynama payı ölçüsünde su, 2 kaşık zeytinyağı ve 1 tatlı kaşığı tuzu yayvan pilav tenceresine koydu. Su fokurdayınca süzülmüş pirinci ilave etti, 2 dakika yüksek ateşte fokurdatıp, tencerenin kapağını kapattı, ateşi kıstı. Su çekilip pilavın üstü göz göz olmaya başlayınca ateşi kapattı, kapağı hiç açmadan demlenmek üzere bıraktı. Böyle demlendikten sonra tam servis etmeden önce tahta kaşıkla pilavı alt üst çevirecek, böylece ne lapa ne sert, tam kararında tane tane ayrılmış pilav da sofrada yerini alacaktı. İyi gidiyordu her şey çok şükür, tıkırında gidiyordu. Aşkımız gibiii diye taşkınlık yaptı, kıkırdadı.
Abartısız ama zarif bir sofra kurdu. Yol üstündeki çingenelerden aldığı, dünyada her çiçekten fazla sevdiği nergisler buram buram yaymıştı mayhoş kokularını salona, onları da beyaz örtülü sofraya yerleştirdi. Bembeyaz ince porselen tabaklar ve saydam camdan büyücek şarap kadehleri severdi, yemeğin ve şarabın rengine karışmasın, duruluğun güzelliğini yansıtsın diye...


Sofrayı hemen bitirip mutfağa döndü, ılınmış fasülyeyi cam kaba alıp dolaba attı. Tavuk fırında usul usul pişiyor, fasülyeler soğuyor, pilav demleniyordu, rahatça içeri gitti. Hızlıca duş aldı, dalgalı saçlarını kuruttu, hafif bir makyaj yaptı. Her taze aşık kadın gibi 150 elbise değiştirdi, birini fazla dar, birini çok bol, birini fazla dekolte, birini fazla rahibe, birini ev için abartılı, birini fazla mor, birini çok kırmızı, öbürünü simsiyah bulduktan sonra da, ilk fikrine güvenmesi gereken ve bunu nedense asla öğrenemeyen her heyecanlı kadın gibi, ilk seçtiği elbiseye geri döndü. Ayağına evde takır tukur topuk sesi çıkartmayacak, ama mazallah terlik hantallığında da görünmeyecek, zarif babetler geçirdi. Aynadaki yansımasını beğendi, yine gülümsedi.


Mutfağa geçip fırını kapattı ki kapı çaldı. Adam geldi, minicik öpüştüler. Yorgun görünüyorsun dedi kadın, yorgunum ve çok açım canım dedi adam. Harika, çünkü bugün aşçı damarım kabardı diye kırıttı kadın, hınzır ve çapkın gülümsedi adam. Sofraya oturdular. Yemekler gerçekten çok lezzetliydi, adam da pek memnun duruyordu halinden. Şükür ki minik mutfak perisi bugün beni yarı yolda bırakmadı diye düşündü kadın. Yazık yormuşum kızcağızı, ama yemekler de nefisti diye düşündü adam.


Ellerine sağlık, çok güzeldi” dedi adam. “Afiyet olsun, daha neler neler yaparım” diye gülümsedi kadın.
Beklentiyle doldu kadın, adama çaktırmadı. İnceden bir panik duygusu hissetti adam, kadına göstermedi.
Şarap, sohbet ve akşam demlenip koyuldu. Önce usulca öpüşmeye, sonra tutkuyla sevişmeye başladılar...


Doygun ve mutlu, adama baktı kadın; “Kalacaksın değil mi?”.
Rahatsız ve yorgun, kadına döndü adam; “Kalmayayım. Sabah erken toplantım var karşıda. Kendi evimden daha rahat giderim.”
- “Ama bunca keyifli bir geceden sonra birlikte kalsaydık keşke”.
- “Başka zaman kalırız. Verilmiş bir söz yoktu ki sonuçta”.

- “Söz mü vermeliyiz canım bunun için? Teklifsizce bir arada olacağımız derinliğe ulaşmadık mı ki?”

- “Sızlanma ne olur...Güzel gidiyor her şey, eğleniyoruz birlikte ama, kalmak zorundaymışım gibi hissetmeye hazır diilim ben. Hızlı ilerledik galiba, oysa henüz bağlanmaktan korkuyorum...”


Yoğun ve tanıdık bir hayal kırıklığının ince sızısını duydu kadın. Üzüldü, kızdı, kırıldı. Ama bu defa şaşırmadı.
Ne diyorsun allahaşkına, ne hızı ne bağlaması, bana sordun mu bakalım bağlanmak istiyor muyum, ne kadar öğrenilmiş, aptalca klişeler bunlar?!” diyemedi.
30unu geçmiş iki düzgün insanız, birlikte geçen güzel zamanlardan bir kurgu yaratıyoruz, kimsenin koşa koşa bir talepte bulunduğu da yok, ilişkinin evrilmesinden doğal ne olabilir be adam! Hem madem bunları geveleyecektin, ne diye yordun, heyecanlandırdın, seviştin benimle daha 1 saat önce? Biz mi bunca tepemize çıkarttık, siz mi sosyopatlaştınız anlamıyorum ki” de diyemedi.

Sen bilirsin. O zaman görüşmeyelim bundan sonra. İyi bak kendine” diyebildi kuyruğu dik tutarak ve bezgin. Gülümsedi hafiften.Bakmadı adamın gözlerine.


Adam çıkar çıkmaz gözünden yaş boşaldı, nergislerin kokusuna karıştı.
En yakın iki dostunu aradı, akşamın o saatinde nereden buldularsa birkaç dilim cheesecake’li destek kuvveti, koşa koşa geldiler. Sanki son yıllarda hepsi birbirleri için böyle yetişip, farklı aralıklarla aynı şeyleri konuştuklarının ayırdında değilmiş gibi, heyecanlı heyecanlı, büyük büyük, alevli alevli konuştular. Sanki her seferinde birbirlerine aynı teselli sözcüklerini söyleyip, zamana bel bağlamıyorlarmış gibi, kadına yine iyi geldiler. Bir dahaki yangında kullanılmak üzere merhemlerini de alıp gittiler. Biraz passiflora içti, uykuya daldı kadın.


Birkaç gün sonra kendine geldi, işe güce, gezmeye, yeni olanaklara, hayata karıştı.
Bir bahar sabahı uyandı. O sevimsiz akşamdan sonra bir süre canının istemediği zeytinyağlı fasülyeyi adamın kendisinden çok daha fazla özlediğini fark etti. Arkadaşlarını arayıp DVD karşısında yemeğe davet etti, markete gitti...






22 yorum:

dereotundannefretederim dedi ki...

eliza bu yazıyı burda yayınlamak için telif ödemen lazım, tüm haklarını devretmiş oldun :))) kötü blogcuyum beenn! satcam bunu.. fıstık benim olcak binicem üstüne vurucam kırbaçççııı

Leah dedi ki...

O kadınla ne kadar da benzeşiyorum ben öyle. En sevdiğim çiçek de nergis, halis muhlis Ege kızıyım da, saçlarım da uzun, güzel de yemek yaparım hahahh. :D
Yemek tarifleri de çok güzel olmuş, o tavuklu sosu denesem başarılı bi sonuç alabilir miyim ki Eliza'cım? :)
Masal da çok harika olmuş yahu, süpersin süper! :*

PELİNCE dedi ki...

Eliza
ama zaten keyfim yok, şansım yok, tadım yok aşktan yana bir de sen happily ever after yapmayıp ayırıvermişsin çiftimizi, yaaaaaa :(((((

Eliza Doolittle dedi ki...

Done;

Kitchen'da da dedim, telifi boşver, dükkan senin :)


Leah;

O kadının içinde hepimizden vardır azcık ;) Süper yazan tatlı ellerin dert görmesin!
Tarifi tuttuysan dene valla, pek kolay bi sostur o, torbada da güzel pişiyo et de tavuk da :)


Pelin;

Fazla mı gerçekçi olmuş..Ah kuzum, böyle sevimsiz zamanlarda gerçek masalları boşver, masal masal bir şeyler oku seyret. Beauty&The Beast, Snow White filan? Bayılırım hepsine, en çok da Disney uzun metraj Aladdin'e :)

PELİNCE dedi ki...

Eliza
Alaaddinin çizgi filmleri vardı bir ara, acaip komik mavi ciniyle o da pek güzeldi :))))

Ally mc Beal de şöyle bir diyalog vardır :))))

Snow White. Cinderella. All about gettin' a guy. Being saved by the guy. Today it's the Little Mermaid, Aladdin, Pocahontas. All about gettin' a guy. So basically we're screwed up because of... DISNEY

Bero dedi ki...

Mutlu sonla bitseydi ya bu hikaye. Ne yazık ki çevremde öyle çok yaşanıyor ki bu tatda hikayeler. Bu nedenle bir yandan da çok şaşırmadım mutlu sonla bitmediğine.

Eliza Doolittle dedi ki...

Pelin;

Ben de o genie ile olanı diyodum zaten, disneyin uzun metraj çizgilerini..
Ally çok izlerdim ama bu lafına denk gelmemişim. Harikaymış :)


Bero;

Bazen mutlu bitiyo, bazen de böyle. Hayat..mukadderat ;)

i am not your freud dedi ki...

aşkla yemeği sebzeyi karşılaştırmalarına bayıldığım eliza'm, yine harika yazmışsın. bu hikayede de yemeğin kıvamı tutmuş ama aşkın kıvamı tutmamış :) ne kadar gerçekçi ne kadar tanıdık, sonunu okumadan önce biraz değiştirerek kendini anlatıyosun sandım. bu masalı okuyup mutlu bitmemesine üzülenler de bence şöyle düşünsün: kadın gene hayatından memnun ve o adam da o aşk acısı da geçiyo işte bi yerden sonra. aşk acısı çekerken unutulmaması gereken bişey bu. bi de masalı bırakın, kanlı canlı eliza hikayesi var önümüzde, mutlu sonla bitmeyen hatta devam eden :)

Eliza Doolittle dedi ki...

Freudcan;

Dönmüşsün ve arada okumadığın tüm yazıları okuyup bi de yorum yapmışsın. Hihihihi sevindim valla :)
Kıvam meselesi çok tanıdık diil mi zaten, hepimize...Yemek ve aşk, hele de her anlamda hızlı tüketimin bunca tavanladığı zamanlarda, çok örtüşebiliyor birbirine. "Good on paper recipes", malzeme de taze ve kaliteli olduğu müddetçe, pek şaşmadan lezzetli oluyor da, "good on paper people" her şeye karşın kekremsi bir tat bırakabiliyor ağızda...Oysa hayat aslında, pişirdikçe daha iyi aşçı olmak gibi, incinip/incitip öğrendikçe kendinle ve başkalarıyla ilişkilerinde de pişiriyor bi şeyleri..
Hem ne tatlı bitirmişsin, evet binlerce şükür, kırıklıklarımdan güçlenen temeller üzerine güzel ve güçlü bir masal şatosu kurduğum bir can buldum ben. Herkese dilerim, hepimize!

absalom dedi ki...

böle masalımsı bi yazıya...
odunumsu bi yorum yapmayı kendime zul sayarım.

tek kelime ile şahaneydi eliza.
lakin bu konuda söliyeceklerimi saklı tutuyorum.

:))

temem temem saklayamam ben söliyiveririm pat diye.
şimdi değil ama :)

lifetrainee dedi ki...

ya hikaye ve yemek tarifleri süper olmuş acaba sen her pazar bunu geleneksel hale mi getirsen ne? pazar günlerinin keyfi olsa... hikaye her ne kadar içimi burkup, adını sanını bilmediğim o kadına bütün günümü üzülerek geçirsem de akşamına yine gelip buraya acaba değişmiş midir diye bakmaya geldim? duygusal zamanlar işte her zamankinden... kısacası çok beğendim ben :))

Eliza Doolittle dedi ki...

Absalom;

Cok tesekku ederim, o sizin sahaneliginiz :)
Ancak tutmayiniz aklinizdakini rica ediciiim, nedir aceba?!

Eliza Doolittle dedi ki...

Lifetrainee;

Cok tesekkurler seker. Ama bu blog isinde yazma halini diil de, ne yazicagin kismini free flow birakmak oluyor en iyisi. Geldikce yaziyosun gittikce yazmiyosun :)

DecisionS dedi ki...

Anca bugün açabildim Doolittle.
Alison Moyet "the man in the wings" eşliğinde okudum.(tavsiye edilir)
Bi sürü blog takip ediyorum, bazılarını şahsen tanıyorum, bazılarını hiç görmedim ama gerek yok onları da tanıyorum.
Anlamıyorum insanların ilişkilerini, yukarıdaki yazıya benzer bir sürü gerçek okuyorum bloglarda.
Nedir soruyorum kendime, doymamışlık mı, tatminsizlik mi, nedir yahu derdiniz?
Bir ilişki başlıyor , 3 gün sonra bitiyor, hop 3 gün sonra başka birine aşık olunuyor, ulen biz ne mazbutmuşuz dicem Cem Yılmaza özenip.
Ne şanslı olduklarının farkında değil insanlar, acaba kapitalizmin tüm çarklarının son hızla işlediği ülkemde tüketmenin dayanılmaz hazzı ilişkilere de mi sirayet etmiş?
anlamıyorum, bana çok yabancı, çok duygusuz, yada benim modelim eskimiş,
yazı herzamanki gibi, kısık ateşte pişmiş taze fasülye tadında ;)

DecisionS dedi ki...

uğraşma dedim
http://listen.grooveshark.com/#/search/songs/?query=alison%20moyet
açılmazsa, alison moyet olarak search, şarkılar name a göre sort

Eliza Doolittle dedi ki...

Deci;

Ofiste hoperlorsel bilgisayarsal bi sorunum oldugu icin acamiyorum. Dinlerim tabii ki..
Tuketmenin dayanilmaz hazzi iliskilere sirayet etmis yorumunda haklisin derim.
Yazi icinse tesekkur ederim :)

Adsız dedi ki...

Elizacim,
Yemeklerin piserken etrafa yaydigi kokuyu hissettigim gibi, hayal kirikliginin, uzuntunun acisinida ayni oranda hissettim.
Kendimi direk uzulen kadina basini koyacagi bir omuz onu hayata baglayacak sevgi pitircigi olmak istedim.

Muhetsem bir masal olmus ellerine saglik.

1=+1=a :)

Eliza Doolittle dedi ki...

1=+1=a :)

Sen zaten sevg'pitircigisin ;)
Tesekkur ederim canim...

LA78'ers dedi ki...

bu nasıl bir masal be prenses..
yaşananlar, yaşadıklarımız.. bu gibi örnekler..
insanlar herşeyi hemen olsun istiyorlar..birine karar verir vermez hayatımızın düzenine ayak uydurmasını bekliyoruz.. karşımızdakinin düzenini hiçe sayarak saygı duymayarak.. yaşadıklarımı hatırlattı gecenin bi vakti.. biz 1 yılda bu hale geldik aynı evi paylaşmaya başladık.. ve 4 yıl boyunca böyle karşılandım eve gelince.. sonra birden kesildi.. demekki bazen sabır göstermek yaşanacakları zamana yaymak da işe yaramıyormuş.. tüm ilişkilerin sonu böyle olacak burda önemli olan aşkını sevgiye ve saygıya ne kadar dönüştürdüğün.. işte o zaman yine o markete gidilecek, yine o fasulyeden yenilecek ve hatta arkadaşlarla dvd partileri verilecek.. belki aşkla değil ama sevgiyle ve hayatını ona adamanın verdiği huzurla..

ps:ayrıca yemek tarifleri çok başarılı bi izmirli ve zeytinyağlılara hayran biri olarak gecenin bi vakti gözümde canlandı resmen..

Eliza Doolittle dedi ki...

LA78ers;

Seveceğini biliyodum senin :)
Evet çok haklısın, çabuk tüketmek yerine özümseyerek içselleştirmek güzel. Aşk denen yakıcı tutku, bir süre sonra ortak yaşantıda alışkanlıklar ve hayat koşturmalarıyla illa ki başka bi şeye dönüşüyo, dönüşecek...Psikolojide bile aşkı iki şekilde, "passionate love" (çok daha geçici, tükenen ve kendi kendini yakan bir tutku) ile "companiote love" (daha şefkatli, daha derin, daha uzun soluklu, daha paylaşımcı) diye ikiye ayıran teoremler var. Bahsettiğin huzura ermenin yolu bence de o "companionship"'i, yoldaşlığı özümseyip keyif almaktan geçiyor...

Yemek tarifleri senden kurtulur mu, tabii kurtulmaz!

talihsizlikler prensesi dedi ki...

yemek,aşk,sevmek hepsi bir arada.Gerçekle masala arasında gidip geldim okurken;çok begendim.Kalemine kuvvet.
keşke tüm yemek tarifleri böyle yazılsa dedim içimden,en yakın zamanda yapılacak.

Eliza Doolittle dedi ki...

Talihsizlikler Prensesi;

Tesekkur ederim :) Yap bakalim kolay zaten guzel guzel yaparsin!

Yorum Gönder