Öncelikle, az daha dişimizi sıkmamız halinde siz sağ biz selamet 1-2 saate pazartesiyi atlatmış olacağımızı müjdeler, elma yanaklarınızdan öperim!
Bir iş gerekliliği çıkıp da koşar ayak Türkiye'ye gittiğimden beri yazacak pek çok şey birikti. Öyle ki ufak leopar desenli kumaşla kaplı kokoş kartvizitliğimin içindeki kartların hemen yanında pek zavallı görünen kasa fişi, kendisi farkında olmasa da, masamda duran pek çok kıymetli evraktan daha önemli konumda, zira kendisi geçen haftanın koşturması içinde blogda yazılmak üzere kendime minik hatırlatma notları olarak çiziktirdiğim 4-5 maddeyi ihtiva ediyor!
Dün akşam burada beraber çalıştığımız pek cici bir arkadaşımla tesadüfen aynı uçakla geleceğimizi öğrenir öğrenmez yaptığımız ayarlama sonucu, seyahat pek kahkahalı, minnoş uçak yakut'larından üçer tanesi yuvarlanmak suretiyle de hafif çakırkeyif geçiverdi. Bu arada THY- Do&Co ortaklığına da kim vesile olduysa alnından öpesim var, sıklıkla uçmak durumunda olunca insanın ister istemez böğğklediği yapyağlı "chicken or pasta?" gitti, yerine Türk mutfağının hası, pek lezzetli ikramlar geldi...Aynı uçuş menzilinde insana bir ballı ve keçi peynirli dürümü kakışlayan KLM ortadan çattttlasın, salata-tatlı-peynir çeşitleri-ekmek/kraker, ana yemek de beyaz pilavla karnıyarık verdiler kuzum, sen olsan öpmez misin?!
Velhasıl biz şeker arkadaşımla daha yerde başladık, yol boyu da ne şarabı ne sohbeti bitirebildik, pek hoş oldu! Onunla buluşmadan önce ben Ankara'dan aktarma yapıp geldiğim için, neredeyse bütün günü yollarda geçirmiş, kendimi bol bol pazar gazetesi ve dergi sayfalarına da dağıtmış oldum...Üstelik Türkiye seyahatinde, pek şıkır şıkır çok fıkır fıkır yepisyeni Vogue Türkiye'nin ilk sayısını kuzinin evinde uzuuunca inceleme, daha nisan gelmeden raflarda parlayan nisan sayısını da dün havaalanında alıp mutlanma fırsatım olmuş oldu. Elbette yeni Vogue'dan, oscar gecesi Paris'de yapılan pek şaşaalı lansman partisinden, Ankaralı bir okuldaşım olarak tipini de tarzını da pek hoş pek kaliteli bulduğum Ece Sükan'ın derginin moda danışmanı olduğundan, ancak lansman gecesi yaptığı sunumlar ve röportajlarda fazla heyecanlı ilkokul kızları gibi gereksiz kikirdediğinden haberdardım. Vogue Türkiye için yazıp çizmeyen kalmamış, anladığım kadarıyla partiye Yeni Şafak ekibi dışında basın temsilcilerinin çaycıları dahi katılmış, bir bize davetiye yollayan çıkmamıştı! Zaten Hüseyin Çağlayan'ın, en Hussein Chalayan vurgusuyla şereflendirdiği reklamı izlemek bile yetiyordu, ve Vögg modayı yarattı galeyanları için...
Her ucundan stile modaya bayılan, ayakkabı aşığı, az olsun öz olsun çanta çılgını, SATC sever kadın gibi ben de, sayısını anımsamadığım kereler Vogue keyfi yapmış, Şeytan Marka Giyer'de kraliçe Meryl'ce ne de tatlı canlandırılan efsanevi editör Anna Wintour'un yerinde olmanın nasıl olacağını, 5. sezonda Carrie Vogue'a yazarken girme fırsatı bulduğu anlı şanlı Vogue ürün odasının ne mükemmel bir yer olabileceğini hayal etmişimdir!
Ayrıca Eliza Doolittle'dan sonra, ikinci en çok sevdiğim Audrey karakteri olan Holly Golightly'nin, dünya cicisi kahvaltı sahnesine mekan, Tiffany&Co'nun efsanevi 5.Cadde Butiği, 57. Sokakla 5. Cadde'nin kesiştiği köşededir, 57. Sokak da bunca "fashionable" bir NYC olgusudur. Orada okurken yaşadığı ev tastamam 57. Sokak'ta bir gökdelenin 49. katındaki minik bir stüdyo daire olan bendenizin, bir krem peynirli somon fümeli bagel, bir filtre kahve, bir de Vogue alıp köşe cafe'de oturmuşluklarım, siz söyleyin Eliza'nın Vogue ile gönül ilişkisine pek yakışmaz mı?! Gelgelelim Doğuş Grubu'nun elini attığı her işi hakkını vererek yapmasını "ordaa bi Doğuş var uzakta" tadında pek beğenmeme paralel, dergi de gayet özenli, benim gördüğüm kadarıyla dizgide bile yanlışsız, Vogue'un doğası gereği sayfalarca reklamlı, ancak gayet okunur olmuş. İlk sayıda Nil'in, ikincide Nazlı Eray'ın kaleme aldığı Yüzleşme gibi bölümler de son derece hoş...Okunası, bakılası, iç geçirilesi, alışverişe koşulası, gazı alıp spora gidilesi derim...
Vögg'dan sonra biraz da sosyetikoşlar ne yapmış nereye gitmiş ve daha ziyade ne giymiş diye karıştırdığım Alem de, hele hele sosyete dergilerini bedavaya getiren kokoş kuaför keyiflerim esnasında pek sevdiklerimdendir. Resimlere bakar, yazılarıysa çoğunlukla sallarım. Zira aynı masada kadeh tokuşturmayı evlilik hazırlığına, İstinye Park'da ayaküstü karşılaşmayı gizli buluşmalara bağlayacak kadar paparazzi saçması olabileceklerine canlı heyecanlı şahit olacak denli ucundan sosyetik coco dostlarım da mevcuttur, hikayelerin aslını bilir, magazincesine netameli yaklaşırım...İyi ki de öyle yapıyormuşum, öyle ki kopyala yapıştır'da bile hiç yakışmayacak hatalar olurmuş meğer...Son sayıda anlı şanlı ilk Oscarlı Kadın Yönetmen Bigelow'a ayırdıkları sayfanın sonunda çarşaf çarşaf ekledikleri filmografi, gayet de Pedro Almodovar'ın!!! Hadi diyelim ben ekstra Almodovar delisiyim, filmografisini görünce isim verilmese de tanırım, ama editörüm şaşkalozum, IMDB'den indirmindirkuş yaparken isimler İngilizce mi İspanyolca mı diye bi bakaydın be canım?!
Daha ohhhoooo, bi dolu şey var...bekleyin anacım. Öperim ;)

17 yorum: