Kayıp çekmecelerde gezindik haftasonu...
Kayıp bir adamın yolunu hem kaybettirip hem bulduran kadınlarıyla çıktık yola. Nine'a gittik...Ben, normalde de müzikal sever bir kadın olarak, çok sevdim filmi. Higgins, müzikallere pek bayılmayan bir adam olarak, feci bunaldı. Paçallayınca aile notumuz fena sayılmaz yine de! Rob Marshall'ın Oscar aldığı diğer büyük bütçeli müzikali Chicago'dan çok daha fazla sevdim bu filmi diyebilirim...Filmi izlerken Fellini'nin 8 1/2'una atıf yapıldığını da, küçük Guido'nun yaşına gönderme olduğunu da anlamamıştım yalanım yok, Guido'nun Kadınları'nı saydım üstüste! O kadınlar ki hepsi gerçekten muhteşemdiler, en güzelini seçmek bile zordu ama, en zarifi şüphesiz Marion, en seksisi Penelope, en enerjik olanıysa 76 yaşında hala güzel ve fıkır fıkır olan, Folies Berger'i de ne tatlı söyleyen Judi Dench'di. Hepsinin şarkılarını kendileri söylemesi bizim oyuncuların kulağına küpe, apayrı bir bütünsel yetenek gösterisiydi. Daniel Day Lewis ise, o gözlerinin kenarındaki pırıltılı kaz ayaklarıyla tatlı tatlı gülümsesin yeter zaten ama, filmi alıp götürdü her zamanki gibi, bambaşkaydı...Filmin sonundaki kamera arkası görüntülere de bayıldım. Nedense dizilerde de filmlerde de severim o kısımları, bir iş yapılırken yapanların da güzel vakit geçirmiş olması sanki oradaymışım da sebeplenmişim gibi iyi gelir bana...
Pazar günüyse kayıp kızların en ünlüsü, en felsefik öğretileri çay sofrasında yumuşacık barındıranı Alice ile, yeni tanıştığımız Chloe isimli kayıp bir kadının günü oldu. Hava burada malum, sel rüzgar götürüyodu yine, duble film yapalım dedik. Önce hiç beklentimiz ve ön bilgimiz olmadan, yepyeni vizyona girmiş Chloe'ye gittik. Çok çok iyi kurgulanmış pek etkileyici bir filmdi. Liam Neeson, ki kıyamam çökmüştü bence eşinin geçen yılki ani ölümünden sonra, Julianne Moore her zamanki gibi başarılıydı. Asıl şaşırtıcı olansa Mamma Mia'daki şirin yüzlü çıkışıyla rol kaptığını düşündürten Amanda Seyfried'in gayet başarılı oyunculuğuydu...Where The Truth Lies ile ismini duyup sevdiğim yönetmen Atom Egoyan'ın Chloe'si, etraftan okuduğuma göre 3-18 Nisan'daki Istanbul Film Festivali'nde gösterilecekmiş..izleyin derim.
Bu filmin ardından da pek güzel denk geldi, 3 yan salonda başlayan Alice in Wonderland'e koştuk. Filmi çok zamandır bekliyordum, şurada da bi heves anlatmıştım. Tim Burton filmografisi, Helena heyecanı, Johnny aşkı, Alice dünyası manyaklığı bileşkesi sonucu ister istemez inanılmaz yükseltmişim beklenti çıtamı, o anlamda filmin belli bir eksiklik duygusu yaratmaması imkansıza yakındı zaten...Bir taraftan Alice'i oynayan kadıncağızı zinhar beğenmemek, ejderha sahnelerinden, hiç olmamış iskambil askerler ile Goth tipli sevimsiz beyaz kraliçeden hiç hazzetmemek, Helena ve Johnny'e ise bayılmak, Caterpillar'da Alan Rickman'ın harika sesi, tüm hikayedeki favorim Cheshire Cat'de Stephen Fry...3D olmasının bazı etkileyici kısımlarınıysa o ağır ve sevimsiz gözlükler bozuyor genellikle...Sonuç olarak yine de güzeldi ama benim gönlümde Disney yapımı ilk çizgi versiyonunun tahtını diil sarsmak, yaklaşamadı bile!
Beyaz perdeyi kapatıp okuma lambalarını açtığım zamanlardaysa Kayıp Gül'ü okuyup bitirdim. Başladığım gün bitti kitap zaten...Türkiye seyahatimde gözüme çarpınca bakmış, "Uluslararası Bestseller" etiketinden meraklanıp almıştım. Baktım raf bekliyor, aldım okudum 1 diilse de aralıklı 3 oturuşta. Kendini okutturan bazı kısımları var, ama sanki bu son hali değil de, editöre gönderilmeden önceki müsvedde çatısı gibi geldi bana, onca özensiz, zorlama kısımları da çok fazla. Özünde "kendin olmak ve kendini/başkalarını/dünyayı olduğu gibi kabul edip gönül gözünü açmak" şeklindeki doğru ve güzel ama feci kabak tadı veren tema üzerine kurulmuş, aralarda cici cümleler barındıran bir ünite dergisi yazısı gibi! O kısa güzel kısımlar dışında hiçbir şey yeni değil, akışkan değil, billur değil ve bence edebi değil. Kitap bittikten sonra ufak bir google haşır neşirliği sonucu bulduğum bu yazıda Ezgi Başaran da benzer şekilde eleştirmiş kitabı. Haa, Ezgi Başaran benim değerli görüşleri olmadan kitaplarımı seçip okuyamadığım bir edebiyat gurusu mudur, yoo hayır, ama katılıyorum bu defa yazdıklarına...
Tabii ki emeğe saygı, güzel kısımları da var ama okuru salak yerine koyan tarafları da basbayat..Sanki kafa yorup etrafına şöyle bir bakmış yazar, bir Çoksatar Checklist'i oluşturmuş kendine, Küçük Prens tamaaam, Martı tamaaam, Mesnevi tamaaam, biraz Amin Maalouf biraz Secret tamaam, Nasreddin Hoca tamaaam, doğu-batı/IstanbulEfesSanFrancisko sentezi tamaaam demiş, gül kokusu pudra şekeri sevgi bulutu kondurmuş, vermiş coşkuyu hooop yazıvermiş. Bunca formülle karmaşık sapan mesajlarla da ne yazık ki tam olmamış. Otur, 6.
Bunca Kayıp tema bana yeter derken, 6. sezonunun 7. bölümünden sonra da "noluyo uleeeyynnn" diye koltuk köşesinde kalakaldığım Lost'un aynı çatı altında güzelce geçen 5 yılımızın hürmetine olabildiğince az saçma olmasını temenni ettiğim finalinin Mayıs gülleriyle beraber gelişini bekler, hepinizi elma yanaklardan öperim.

18 yorum: