Dünkü yazıda ucundan kıyısından değineyazdığımız Vögg ve Alem ile yetinmedik tabii ki, pudra şekeri serpilmiş çileklerim...Hemen ardından gazetelere daldık...
Haftasonu eki pek kötü kalmış, ancak bazı yazarlarını gayet de severek okuduğum Akşam ile başladık önce. Özellikle UM:AG seminerinde aylarca felsefe hocam da olmuş Ahmet İnam'ın pazar yazılarından, twitter güncellemeleri ve penistrak destanları zaman zaman fazla gelse de SerdarGut'un bazı leziz tespitlerinden, Ali Saydam'ın tonton reklamcı analizlerinden, bir de Ankara Temsilcisi Utku Çakırözer'in son derece farklı gündem maddeleri yakalamasından dolayı severek takipteyim. Kavaf'ın zavallı ve talihsiz, üst dereceden homofobik çıkışının Avrupa Parlamentosu'nda bulduğu yankıyı, Mardin'de geçtiğimiz haftasonu toplanıp da Cihad Fetvası'nı yeniden barışçıl bir dille yorumlayan ulemayı herkes haber yapmasına karşılık, Suudi Kökenli vakıf Rabıta'nın mühim şahsiyetlerinden Bin Naasef ile sadece kendisinin görüşmesini de yazmasını saygıyla izliyorum. Ana gazete güzel güzel gelişirken, pazar eki biraz da renk ve konu paletinden nasiplenmeli, artık hiçbir gazetenin vermediği "ben erkeğimin geyşası olurum" tadında la havle ve la kuvvete demeçler içeren (bu haftaki kızımız degajeme doğru pozu verirken bir yandan da "benim babam kızılderili, o yüzden melez güzeliyim" benzeri şeyler buyurmuştu, o derece!) orta sayfa güzelli kuşe kağıt ekinin de acilen durdurulması taraftarıyım, naçizane...
Ekleri dışında ana gazeteyi de NY Times misali ayıran, basım kalitesi tadından yenmeyen, bünyede Pakize çaktırmadan iyi komiksin haaa Suda'yı, Bekir ay biz de seviyoruz ama nolur artık kedi köpek yazmasak Coşkun'u, Murat vallahi Osmanlı Tarihi'ni baştan başa okuyasım geliyor, öyle de cici yazıyorsunuz üstadım Bardakçı'yı, Elif sen alışveriş listeni yaz, ben yine bayılarak okurum kraliçem Şafak'ı ve tabii, Ece taaa bütün kadınların kafası karışıktır'dan beri seviyorum seni Temelkuran'ı barındıran Habertürk'ü de pek seviyorum.
EceTem, Büyük Tanışma isimli, çok kapsamlı, çok sağlam bir yazı dizisine başlamış. Pazar günü çok sevip beğenerek okuduğum başlangıç yazısı için buradan buyrun...Oldukça cesur, ismi gibi mozaik bir yazı...Başlığıyla turan'a, durduğu yerde durana bir merhaba çakan EceTem, bir kesimin büyük başbuğlarının "ne mozaiği lan! mermer mermer" gürlemesinden, onun izinden yılmadan usanmadan giden Bahçeli'nin "türkiye mozaik olsaydı adı mozaikistan olurdu" gibi, -alt kimlik üzerine söylenecek daha az ilkokul 2 cümlesi bir açıklamanız olur mu efendim?- çağrışımlı serzenişine kadar giden bir skalanın zamanının geçtiğini, mermerin çatladığını anlatıyor.
Görüşlerine katılmak katılmamak hepimizin kendi takdirinedir, ama herkesin kabulünü gerektiren bir gerçeklik varsa, birbirine dert anlatmanın değil, birbirini duyup anlamaya çalışmanın dayanılmaz hafifliği lazımdır bize, önümüzdeki uzun yolda...Artık “polemik hezeyanlarına kapılmak” değil, konuşmak, tanışmak elzemdir. Zira “silahların, sözcüklerin yerini çok hızlı alabildiği bir toprakta” yaşarken biz, mozaik mermer slogan uyutmalarını bırakmak, gerçekleri görebilmek lazımdır…
"Bugüne kadar Türkiye, aynaya baktığını sanırken, duvarda asılı, 1923’te çizilmiş bir tabloya bakıyordu. Şimdi aynaya baktığımızda görüntünün ne kadar bulanık olduğunu görüyoruz. O görüntüye bakmanın zamanı geldi. Çocukluktan kurtulmanın, yetişkin olmanın önkoşulu kendi varoluşunun sorumluluğunu almaktır. Türkiye için bunun vaktidir.”
Ben beğendim. Okuyun derim...
Hal böyleyken, yıllar yılı yazılarını, deneme kitaplarını bunca sevmişken, EceTem'in ilk romanı Muz Sesleri’ni şevkle almış hevesle açmışken, daha ilk sayfadan, “Hakikat tozdaydı. Gördüm.” ile etkilenmişken, birkaç kitabı aynı anda okumayı hiç sevmesem de araya aldığım 3. kitap bitmek üzere.
Bırakıp yola devam etmek istemediğim, ama taşıyasımın da gelmediği bir minik valiz gibi başucumda duruyor Muz Sesleri. Yazarın emeğine, oralarda geçirdiği zamanlara, cümlelerine sağlık ama, bu romanın bir türlü akmaması, Ece üslubuyla berraklanmaması, Beyrut efsunu üzerine yapılmış, çok daha yüzeysel bir düşünce adımından geçtiğine emin olduğum Caramel (Sukkar Banat) filmi kadar bile insanı içine içine çekmemesi, sanki güzel EceTem köşeleri uhuyla birleştirilmiş de, ara bağlantılar henüz tam kurumamış bir roman duygusu vermesi, beni muzların kısık sesine, “kendi ortadoğumu bulmak” vaadine bir türlü ikna edememesi, acep nedendir?


8 yorum: