Fırında kek yeni pişmiş, kapağı açmışsın da buram buram sıcak üzerine esiyor temalı tatilden geri dönmeye daha alışamamışken, her öğleden sonra uykuya alışmış beden, uzun ofis saatlerinde ne yapacağını en kafeinlisinden şaşırıvermişken, ben daha aklımı sahillerden alamamışken; Amsterdam'da günlerdir hiç durmadan, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor.
Sezonun ilk siyah mus çorabının içinde kaşınan bacaklar, beyaz keten elbiselerin püfürtüsünü arıyor! Bronz tenime pardesü-şemsiye-atkı, hiç mi hiç yakışmıyor!
Erken ve ani geliveren hazanın tadını çıkarmaya karar verip çaresiz, burnumu cama dayıyorum. Eve gidip çay demleyip, kitabıma gömülmek için dakika sayıyorum...
Benim için okumak, şu saatte, şu arada, şu şartlarda ile kısıtlanası şeylerden olmadı hiç. Hep başrolde, hep özellikle yaratılan ve pişman olunmayan uzun zamanlarda oldu...
Kitap ağlatmayı, günler haftalarca süründürmeyi de sevmem, adam gibi, hakkını vererek, o dünyanın içinde olmanın tadını uzun saatler boyu çıkararak okurum. O sırada böyle bir konsantrasyona vaktim yoksa da hiç bulaşmam, dergi gazete okumayı yeğlerim...
Tatil de, anlattığım yazlıkçı modunda geçince, birçok leziz kitapla keyifli saatler sağladı, mutlandım.
İlk okuduğum kitap, Mine Söğüt'den Beş Sevim Apartmanı oldu. Ba-yıl-dım! Şizofreninin ürkütücü dünyasıyla, yaratıcı boyutu ve kaybolan gerçeklik algılarıyla ilgili bugüne kadar beni en çok çarpan iki kitap Sana Gül Bahçesi Vadetmedim (Joanne Greenberg) ile Anne Tut Elimi (Uygar Şirin) olmuştu. Bu kitap da üçüncü oldu. Pürtelaş Sokağı'ndaki Beş Sevim Apartmanı'nın cinli perili sakinlerine, yazarın sözcüklerle oynayışına hayran kaldım. Şiddetle öneririm...
Daha sonra İnci Aral'dan Hiçbir Aşk Hiçbir Ölüm'ü okudum. Çok uzun zaman önce okumuştum, yeniden okumak istedim. İyi ki de okumuşum, kadınlığa, ilişkilere, çatışmalara ve aldanmalara dair tüm İnci Aral romanları gibi bunu da çok beğendim. Sadece Simden'i, ya da sadece Sara'yı değil, bol med-cezirli ana-kız ilişkilerini de...
Ardından Engin Geçtan'dan Zamane'yi okudum. Türkiye'nin en önemli psikiyatristlerinden birinin gözünden sosyo-psikolojik toplum analizleri, çok ilgi çekiciydi. (Bu kitaptan bazı alıntıları, T24'deki Hayatın Pencereleri yazısında da kullandım).
Hemen üstüne yine Engin Geçtan'dan okuduğum roman ise, beni bir önceki kitabı yazacak denli dolu bir bilim insanının, ne muhteşem metaforları, ne mükemmel bir anlatıyla yazabileceği adına gerçekten etkiledi. Bir Günlük Yerim Kaldı, İster Misiniz? kısacık, dopdolu, etkileyici bir romandı. Altını çize çize, dönüp dönüp bazı yerleri baştan okuya okuya bitti, tadı kaldı. Dört ana karakterden en çok tutkulu Arap kızı Azima'yı ve hüzünlü palyaço Bilal'i sevdim.
Şimdi Ayfer Tunç'dan Taş-Kağıt-Makas'ı okuyorum.
Birazdan giyinip kuşanıp, şemsiyelere çizmelere dolanıp ofisten çıkacak, tramvay durağına yürüyecek, evin oradaki durakta inince kanal kenarında kısacık durup telaşlı hallerine bayıldığım karabatakların keyfi yerinde mi diye bakacak, eve girip genelde benden birkaç dakika önce işten dönen sevgilimi öpecek, sabahtan marinelediğim eti ızgaraya atacağım. Birlikte salata yapacak, muhabbet edecek ve belki koltukta sarılıp DVDde bir film izleyeceğiz.
Makyajımı silecek, uzun bir banyonun tadını çıkartacak, pijamalarımı üstüme geçirip, elime kitabımı alıp yatacağım. O zaman da, benim zamanım bitecek, kitabın zamanı başlayacak. Dinleneceğim...

20 yorum: