29 Ocak 2010 Cuma

Gönülçelen

Gönülçelen benim nezdimde, icinde hem sabirsiz, muzip bir yaramazlik, hem kuvvetli cekicilik bulunan, pek janjanli, pek sevimli sozcuklerdendir, bayilirim! Cumaya da, kış güneşine de, med-cezirli ruh hallerine de, bazen size, bazen bana da pek yakisir...

Dün, tek romani Catcher In The Rye'in tum dunyada yaptigi milyonlarca baski ile taninip cok sevilmis, egzantrik, munzevi, "gönülçelen" yazar Jerome David Salinger ölmüş. Hayatima cumleleriyle inceden pek guzel degmisti, huzur icinde uyusun...
91 yasindaki, mahremiyetine inanilmaz duskun, basin karsisina asla planli bir sekilde cikmayan bu efsanevi yazarla ilk "tanismam", ortaokul yillarinda bu ilk ve tek romanini okumamla olmustu. Roman, Turkce'ye o yillarda Adnan Berk tarafindan "Gönülçelen" ismiyle cevrilip Can Yayinlari'nca basilmisti. Daha sonraki, YKY tarafindan basimi, Coskun Yerli tarafindan cevirisi yapilan "Cavdar Tarlasinda Cocuklar" versiyonunun dili, okurlarca daha cok tutulsa da, sadece ismiyle bile, ilk ceviri daha cekici ve akilda kalici geldi bana her zaman...
Kitapta, sorunlu, tembel, haylaz, rahatsiz bir karakter olan, ancak fikirleri, kizkardesi Phoebe'yle iliskisi ve yapmacikligin her turlusune nefretini de iceren nuktedan tespitleriyle gönüllerimizi de çelen ergen Holden Caulfield'in egzantrik bulusmalarla dolu yolculugu anlatilmisti. Boylece ben de yasantimin ilk "Anti-Kahraman"iyla tanismistim. Minnakligimin "He-Man iyidir, Iskeletor kotudur, Orko da salagin tekidir" basitligindeki karakter yapilandirmasina ilk karmasa tohumlari atilmaya baslanmisti boylece, pek sevmistim! O gun bugundur de, bir yazar icin ideal bir anti-kahraman yaratip okur-izleyiciye sevdirebilmeyi, ideal bir kahraman yaratmaktan da daha mesakkatli ve derin bulurum.

Sinema ve edebiyat dunyasinda anti-kahramanlar oldukca boldur ve kotu-adamlardan farklidir. Tamamen bizi sinirlendirmek ve karaktere yabancilastirmak icin itinayla cirkinlestirilen "kotu"lerin aksine, anti-kahramanlar ne kadar yabanil, karanlik ya da pespaye olurlarsa olsunlar, kendileriyle ozdeslesecegimiz bazi cekici yonleri, keskin bir mizah anlayisini, muthis bir karizmayi, insanlik geneline dusman da olsalar yumusak karinlari olan ve bizimle duygusal baglantilarini o yan karakter ustunden kurduklari bir sevgili ya da aile uyeleri, bugunku hallerini mesrulastirmak adina cocuklukta yasadiklari bir travmalari bulunur cogunlukla...Bu anlamda, olumsuz nitelikleriyle beraber, illa ki o nitelikleri perdeleyecek albenileri de olan bas kahramanlar olarak hayatimiza girerler...

Babalarin babasi Don Corleone'ye, ilk kusak Brando iken de, ikinci kusak Pacino iken de acimasiz mafyanin arka planindaki sicak Sicilya tiplemeleri, iliskiler ve muhtesem bir karizma bileskesi ile muthis sadik bir hayranlik duymamizi; Leon'un Matilda'yi sahiplenisi ve elinde tasidigi abuk bitkiye bagliligi bizim acimasiz bir tetikciye hungur kiyamet aglamamizi, "bunu da yarin dusunurum"cu, bencil, simarik, fettan Scarlett O Hara'yla bile ozdeslesecek bir seyler bulmamizi saglayabilmistir bu olgu.

Neticede biliriz ki, hepimizin kusurlari, yumusak karinlari, sancilari, eksiklikleri vardir. Tamamiyla mukemmel, ayni anda hem guzel hem seksi hem iyi hem akilli hem basarili hem yardimsever hem hem hem...kahramanlarin insanda uyandirdigi hafif yabancilasma ve rahatsizlik hissine inat, kusurlari da olabilen kahramanlari sevmek daha kolay, daha icten, daha bizdendir. Bilincin bu ayrimlari cok da net yapamadigi cocukluk yillarinda bile, "gercek olamayacak kadar minnettar" Pollyanna'dansa, yine cici, seker, akilli ama ayni zamanda haylaz ve komik Pippi'yi, Pitircik'la tayfasini tercih eder bunyeler el yordamiyla...

Tum olay orgusunu kimsenin gercek kotu ya da puruzsuzce iyi olamadigi sekilde catilayan, dizinin kotucul mihenk tasi Ben'in bile sirtini sivazlayasimiz gelecek sekilde kurgulandigi, bu anlamda flashback-flashforward-zaman kaymasi olgularini genelde, kahramanlarla kurdugumuz sevgi-nefret iliskisini beslemek uzere yapan kult dizi Lost'un son sezonu sali aksami basliyor. Televizyon tarihinin bu anlamda en ozenli yazilip cekilen dizisinin, en opulesi gamzeli anti-kahramaninin adini anmamak olmaz tabii!
Gelgelelim "bizim cocuk" Sawyer, vurdu, kirdi, ilac caldi, kac kisiyi oldurdu, cumle aleme taktigi lakaplarla insanlari delirtti, ancak kabul etmeli, butun bunlara ragmen, "her seyi bikbikbik dogru yapan" Doktor'dan da, adanin diger yakisiklilarindan da daha cok sevildi. Gercekciydi, inanilmaz yakisikliydi, komikti, kalkanini kaldirdiginda Kate'e, son sezonda Juliette'e pek guzel bakiyordu, simdiki katiligina birak teselliyi, basli basina anlam katmak uzere pek ozenli kurgulanarak bize gosterilmis bir cocukluk gecirmisti.
Bunlar yetmezmis gibi, okyanusun orta yerindeki adada bir kutuphane varmiscasina, surekli okumakta; internette, onun okuduklarinin dizinin esrariyla iliskisini arastiran ve sasilasi derecede de bulan insanlarla dolu "Sawyer Kitap Kulupleri"ne onculuk etmekte, edebiyat sever bunyelerimizi bir defa daha ateslere atmaktaydi. Oyle ki bence bu haliyle, sahilde guneslendigi hallerinden bile daha cekiciydi. (Okuyan adam seksidir!)


Insan onun resimlerine bakiyor ve ne hikmetse diline J.D.Salinger hayrani Teoman'in en sevildik melodilerinden biri takiliyordu.

gönülçelen gönülçelen, aynı anda utanmadan
hem kırıcı hem kırılgan, yordun beni gönülçelen


gönülçelen gönülçelen, biraz gerçek biraz yalan
hem yarabandım hem yaram. Bitsin artık gönülçelen...

26 Ocak 2010 Salı

Stil Meselesi ve The NY Times Marka Degeri

Amerikan Ingilizce'sine giris 101 midir artik, yoksa bir suru New Yorker'in krem peynir-somon-susamli bagel birlikteligindeki yegane pazar sabahi keyfi mi bilinmez, The New York Times okumak benim de pek sevdigim bir aktiviteydi NY'da gecen 2 yilda arada sirada...Buradaki yuksek tirajli Het Parool ile bu keyifli birlikteligi Dutch engelinden yasayamadik henuz ama, bi gun o da olacak ben usenmeyi birakip ders almaya baslarsam, neyyyse...


1850lerde kurulan The New York Times, Amerika'nin en yuksek tirajli 3. gazetesi unvanini, haftaici 1 milyon, haftasonu 1.5 milyon tirajiyla koruyor. Gazete, uzun yillar tamamen siyah beyaz formatli haliyle, cocuklugumuzun Cumhuriyet'i kivaminda, ciddi gorunumlu sicak icerikli bir gazete olarak, "The Grey Lady" lakabiyla anildiktan sonra, artik daha renkli bir gazete olarak basiliyor. Kitap listeleri, moda sayfalari, stil ekleri ciddi referanslar olarak alinip, pazar gunleri her gunkunden de zor olan capraz bulmacasini cozmek icin, milyonlar seferber oluyor. Gazete, bazi konularda yanli ve subjektif, bazi konularda yuzeysel, bazilarindaysa gereksiz israrci tavirlariyla bir dolu elestirilmesine ragmen, dunyanin en meshur meydani Times Square'e bile, ilk orada bulunan merkez binasindan yollu adini verebilmis, sayisiz Pulitzer odullu bir ikon olmayi surduruyor.
Sabah Gazetesi de Ekim 2009'dan beri, 25 ulkeden farkli gazetelerle birlikte, NY Times Uluslararasi Haftalik Gazetesi'ni pazar gunleri ucretsiz olarak sunuyor, ancak ceviri kalitesiyle sanirim pek de tutulmuyor.


Gazetenin pek sukela eki Style Magazine de, ayni ekin blog versiyonu da pek keyifli dosya ve yazilar iceriyor. En keyifli kisimlardan biri de, derginin pek bilinip taninan kadrosundan Lynn Hirschberg'in kurguladigi Screen Test 'ler. Siyah beyaz cekimlerde yildizlar, cast secmelerinde yonetmene okuma yapar gibi, 4-5'er dakika konusuyorlar. Soru kisimlari kesilerek montaj yapildigindan diyalog yerine monolog formatinda ve bu yuzden hem ekran testi formuna daha uygun, hem de izlemesi daha farkli ve hos...Cekimler sanirim canli cekim, yani dil surcmeleri, duraklamalar vs kesilmeden, montajlar oldukca dogal yapilmis.



Simdilik 5 tanesini izledim.
Penelope Cruz, dunyalar tatlisi aksaniyla, kendisi 16 yaslarindayken yakinlarda bir yerde yasayan ve o zamanlar da unlenmeye baslamis olan buyuk yonetmen Almodovar'in bir gun kendisini evden aradigini, onun basta inanmayip telefonu almadigini, sonra saskinlikla aldigini, Pedro'nun "Senin icin bir rol yazacagim. Biraz buyuyunce oynayacaksin" dedigini anlatiyor. Sonradan Penelope'nin Almodovar'in divasi olacagini, 5 filminde rol alacagini, Vicky Christina Barcelona ile aldigi Oscar'a tesekkur konusmasinda dahi, Woody Allen ile birlikte en cok, tum filmlerine bayildigim favori yonetmenim Almodovar'a tesekkur ettigini bilen ben, bu dogal anekdotu dinlemekten pek keyif aliyorum...

Ilk video kendisiyle cekilen George Clooney, yine tuz/biber saclari, yandan gulusu ve goz kenarindaki kaz ayaklariyla nefes kesiyor. Ilk kez bir kizla cikarken gittigi filmin Taxi Driver oldugunu, bunun aslinda pek de randevu filmi olmadigini, olayin da takribi 1976'larda oldugunu hatirliyor. Ben de o ilk randevusuna giderken daha anne karnina bile dusmemis oldugum bir adamin nasil kusaklarustu bir karizmasi olduguna yeniden sasiriyor ve ona amca demeyi tum benligimle reddediyorum!

Guzel yuzlu, minik duruslu, muthis oyuncu Natalie Portman, cok gencken basladigi oyunculuk hikayesini anlatirken, gozumun onunden Mathilda'dan Queen Amidala'ya, oradan Closer'daki dunyalar guzeli huzunlu striptizciye ve New York I Love You'daki ilk yonetmenlik denemesine giden yol bir film seridi gibi geciyor.

Javier Bardem, Penelope'nin erkek versiyonu pek leziz aksaniyla, Vicky Christina Barcelona'yi, Woody Allen'la calismayi, aktorlugun cilvelerini anlatiyor. Ona sorulmus ve kendisinin harika cevapladigi guzel soru, bir aktorun canlandirdigi tum rolleri sevip sevmedigi...Tabii ki hayir diye cevap veriyor, oynadigin karakteri sevmek zorunda degilsin, ornegin ben No Country For Old Men'deki karakterimi de sevmedim, ama onu mutlaka anlamak ve iyi bir avukat gibi savunmak zorundasin...

Son olarak da Ingiliz modaci, punk'in kralicesi sayilan, cilgin Vivienne Westwood'un screen test'ine bakiyorum. Daha minik bir kiz cocuguyken ve ailesi cok parasizken, en ozendigi seyin "bukleli sacli minik kizlar" oldugunu, gosterisli kostumlere duskunlugunun ta o gunlerden geldigini anlatiyor. Kucuk tasarimlarinin kaynaginin parasizken eksik kumaslarla elbise yaratma zorunlulugu oldugunu soyluyor. Kendine kiyafet alacak parasi olmadigindaysa kumas disinda aldigi yegane seyin ayakkabi oldugunu, boylece kendi tasarladigi kiyafetlerini tamamladigini soyleyerek ayakkabi manyagi bendenizi benden aliyor.

Vakit buldukca digerlerini de izlemek istiyorum. Link'lere bir goz atin, gonlunuzce seyredin derim. Anafikir ozet, ben bu filmleri pek sevdim.
Hem kim demis sali sallanir diye, hadi alin kendinize bir fincan kahve, keyfinize bakin!

21 Ocak 2010 Perşembe

Düpedüz Düdek ve Yurdumdan Sesler Korosu

Simdi  ben 1 saatligine Senay Dudek'misim. Sert ve ciddi bakislarim, "cok kaliteli insanlardi ev sahiplerimiz" gibi cumlelerim, catik kaslarim varmis. Erkeksi kadinligima, kadinsi erkekligime, aseksuelligime saldirmak ozgur irade dunyasinda kimselerin haddine dusmezmis ama, nev- i sahsima munhasir cumlelerimle dalga gecmemek de mumkun degilmis ki! Cenk Eren'i kardesim kadar, Petek Dincoz'u kizim gibi sever, Can Tanriyar'a -canimin cani- diye hitap edermisim. Dekolte bir kiyafetin rukuslugunden dem vururken, tum organlari ortadaydi deyiverirmisim. Yazilarimi bugun cok guzel dedikodu yaptim, bu yuzden Top dedikodular haftaya kaldi gibi, kendi icinde mantik hatasi iceren cumlelerle bitirirmisim. Benden ve kelimelerimden odu patlayan mekan sahipleriyle dogallikla gul gibi gecinir, kraliceler gibi agirlanir, her yer icin evim gibidir demeye pek bayilirmisim.
Onum arkam sagim solum magazinmis. Her inceledigim mecrada evlilik, bosanma, kavga, barisma, aldatma haberlerinden gozlerim frrrr frr donmekteymis. Gerci insanlarin civisi oyle bir cikmis, asklarin iksiri oyle bir bulamac olmus, arz talep dengesinde terazinin kantarini nereye sakladigini unutan basin bu haberlerle oyle bir doluymus ki, bu ulkede magazinden bol malzeme sebze halinde bile bulunmuyormus.
Bugun oyle bi gunmus, dumDudek etrafa bakmaktaymisim, tum haberler gercek, tum baglamalar kalemine Eliza bulasmis Senayca'ymis...

Nil Karaibrahimgil, tum 20'li yaslarini yaninda gecirdigi Serdar Erener ile Nil kiyisinda evlenmis. Nil'i yegenim gibi severim, bu izdivacina da pek sevindim. Mazallah, kizcagizin ismi Nil degil Dicle olsa, Basra kiyisi Şattularap'da evlenmek zorunda kalacaklardi, bir an dusununce tuylerim diken diken oldu ama neyse, canim kardesim, eglence dunyasinin mihenk tasi Izzet'in yeni café'sinde bol buzlu bir latte ictim de rahatladim. 

Sonra can kardesim Cenk Eren'le, konusacak seylerimizi bir turlu bitiremedigimizden, yemege gittik. Cesme'de unlenip gonulleri fetheden, ardindan Istanbul'u kanatlarinin altina alan Hasan Usta'da mukellef bir balik sofrasina oturduk. Zaten orasi evim gibidir, pek severler beni. Baliklar cok guzel, ortam cok elegan'di.

Finali Al Jamal'de, sevgili Demet Akalin'in kina gecesinde yaptik. Al Jamal zaten evim gibidir, cocuklar cok rahat ettirirler, yine bir koseye kurulduk.
Artik oyle tutucu tutucu aile arasi kina geceleri out biliyorsunuz. Bekarliga veda ile karistirilmis, bol dansozlu daha bol gazetecili kinalar pek in.
2 gun sonra milli damadimiz Onder Bekensir ile evlenecekler ya malum, ona hazirlik icin heyecan doruktaydi...Artik yeryuzunde kendisinden baska bir de Minnesota'li white trash'lerin giydigi fosforlu cevriyem mini elbiselerini cekmis, piyasada yeni kaset cikaran, birkac poz vermek isteyen kim var kim yoksa toplamis, vur patlasin cal oynasin bir gece organize etmisti Demet.





Yildiz Tilbe muhtesem sesi ve Madonna'ya tas cikartacak cinsten danslariyla etraftaydi o gece, sagolsun gozlerimizin ferinin voltajini azaltti.
Hande Yener de oradaydi, Demet ile uzun suren polemiklerinin ardindan barismislar.
Hatirlarsiniz, Hande’nin “Demet Akalın mı? Bakkal şarkıcısı, çamur ve densiz” sözleri üzerine Demet dava açmış ve 10 bin TL tazminat kazanmıştı.
Hande Yener Demet'e yuklenirken Serdar Ortac'a da yuklenmisti "bakkal sarkisi yapiyorsunuz" diye, tam zamanini hatirlamiyorum, kendisinin bakkal sarkilarina katmer katmer uzak "Romio Romiooo" albumunu piyasaya surdugu siralardaydi galiba...
Bengu de bos durmamis, kendi albumunu cikarirken sarki aldigi ve ictigi su ayri gitmeyen Serdar'i korumus, "Bakkal şarkıları yapıyor demekle neyi kastetti pek anlamadım ama esas Hande'nin kendisi geçen sene bakkal şarkısı söylüyordu" gibi ne dedin ki yani sen simdi dedirten bir beyanda bulunmustu. Sonra da hizini alamamis olacak ki, bu defa Demet'e de catmis, "Popüler bir iş yapıyoruz ama şarkılar o kadar kolay olmamalı. Bebek’te 3-5 tur attım diye söz mü olur. Şarkı dediğin bir şeyler anlatmalı” buyurmustu. Ardindan da "Biriken tüm imkânlarını alıp çek git…" guftesiyle goz boyayan yepyeni sarkisinin felsefik mealinden dem vurmustu.

Son donemde Hande'yle Demet barismislar, birlikte gecelere akip sonra pek ironik pek nuktedan, tambi zeka urunu, 'horoz dovusu' konseptli ozel foto cekimi bile yaptirmislar.



Gelgelelim bu piyasada iki kedi bir araya gelince ucuncuye pati atmadan duramaz bilirsiniz. Kizlarimiz barisinca, Bengu Hanim'i davetliler arasinda goremedik diye ellerinde ayna tutmak icin dolasan magazincilere cevabi Demet degil Hande yapistiriverdi, "aman eksik kalsin, hic ozlemedik". Ay alem vallahi bu kizlar, bir sonraki rauntta kim kiminle barisinca kim kiminle kusecek haberlerini vermek uzere dort kulak kesildim, bekliyorum!



Bu evliligin hikayesine gelince...Milli damadimiz ve bir onceki esinden agzi yanip da yogurdu ufleyerek yemeyi kafasi bir turlu basmayan guzelleri teselli muhendisi Onder Bekensir, Demet'ten once bizzat torunum gibi kucakladigim Sureyya Yalcin ile evliydi. Rahmetli babasi Faruk Yalcin dunyanin sayili zenginleri arasinda yer alan, kendisinin ise bu hayattaki misyonunun giyin(eme)mek ve evlenmek oldugunu anladigimiz Sureyya, seckin tarziyla Onder'i de etkilemisti. Giyim stiliyle Paris Hilton'u bile kiskandirmayi basaran, cakma Paris'ten ancak arabik prenses olur dedikodularina kulaklarini tikayan Suros'un karistirmiyorsam ikinci evliligiydi.
Sureyya, Kerem Durust ile 40 gun 40 gece suren dugununun hemen ardindan bosanip teselliyi peynir yiyerek bulmus, Bahcivan Peynirleri'nin sahiplerinden Emre Bahcivan ile nisanlanmisti. Ancak bu nisani da cok gecmeden eeeaaahhh peynir peynir nereye kadar diyerek atmis, Onder Bekensir'de buldugu teselliyi Ekim 2008 tarihinde nikah masasina oturarak percinlemisti. Tastamam o gunlerde, Demet Akalin da 4 ay evli kalip bosandigi kocasi Oguz Kayhan'la yeniden flort etmekteydi. Sonraki 1 yil icinde ne olduysa oldu, Onder ile Sureyya bosandilar, Demet ile Oguz ayrildilar, Onder ile Demet tanistilar, evlenmeye karar verdiler. Kinasini yakmak da Hande'ye dustu. Sonra ne mi oldu? Ay bilemedim vallahi...Ne diyelim, Allah mesut etsin, bu yavrucuklara biraz hafiza, biraz da istikrar versin. Demet'in 2 gun sonra yapilacak peri masali gibi dugununden haberleri ve Top dedikodulari da daha sonra veririm artik. Hadi kalin saglicakla!






20 Ocak 2010 Çarşamba

Matmazel Bizi Paris'e Götür!

Birkac sezondur vatanin her kosesi Persembe aksamlari Kanal D ekranlarina kilitlenmis halde...Her zamanki pofffttt ne izliycem Turk dizisi isyanlarimin ardindan, izlenecek adam gibi bir sey olmamasi neticesinde roman pek guzeldi, bakayim bari dizi nasil olmus diye baslayan Ask-ı Memnu serguzestim, 30 bolum sonra ay yeteeerrrr seklinde kesintiye ugrayip, arada 25 bolum atladiktan sonra 55. bolumden olaya yeniden girerek ve dogallikla hicbir sey kacirmamis olarak kaldigi yerden devam ediyor. Turk edebiyatinin ilk Avrupai roman orneklerinden sayilan, Halit Ziya Usakligil'in yasadigi donemin ahlaki tutuculugunun oldukca otesinde bir klasik sayilan bir romandan uyarlanmasi itibariyle kimsenin kimseyi bir zahmet sonunu soylemekle suclamayacagi asikar. Bu durumda Behlul'un bir berber seansinin hemen ardindan Bihter'e verdigi "Saclarimi kestirdim, cok uzamisti. Sıkıldım" ayariyla zevke gelmisken, uzerine bir de bayik suratli Besir kitaptan yollu bekledigimiz uzere bu ince hastaliktan giderse, iyice ohh cekecegiz! Cemile de dik dik bakmakla bize halvet getirtmekten vazgecip yine Almanya'ya mi bi yerlere hadiiii...

Bu arada dizinin en tash kadini ne Bihter ne Nihal ne Elif, basbayagi Firdevs bence. Rolu dunya sevimsizi olsa da kadinin kiyafetlerini izlemek bile ayri keyif. Nebahat Cehre'ye buradan selam takdir ne varsa gonderiyorum. La Prairie mi Strivectine mi botox mu kaplica mi spor mu nedir, tum sirlarini da paylasmasini diliyorum. Kadin gecen hafta Turkan Sultan'in NTV'deki programinda konuktu, tastamam ayni yastalarmis! Ben Turkan Soray'i begenirim hep o ayri ama, Nebahat'in de annesi gibi durmuyo mu dogruya dogru?

Bu Cengiz Semercioglu agzini birakirsam gelecegim konuysa Matmazel...Dizinin en zerafet timsali leydisi de kendisi. Ses tonu pek hos, saclarini actigi zaman hele yuzu pek hos, kiyafetleri feco ama napalim ust duzey dadi'yi oynuyor, eskiden asik oldugu Ednan Bey'in Bihter-Firdevs isgali sonrasi cibilliyetsiz hallerine de pek bayilmiyordur diye umuyoruz ara nagmelerde. Dizide Matmazel'i degil gercek hayatta kendisini anlattigi zamanlar ise ses tonu daha da etkileyici. Hayirdir Eliza? diyeceksiniz, aciklayayim hemencecik...Zerrin Tekindor ile ilgili bilinen cogu zaman, Cetin Tekindor'la 2 kere evlenip bosanmis olmasi ve Matmazel'i canlandirdigi oluyor...Oysa Tekindor 10'a yakin kisisel sergi acmis ve benim koca gozlu uzun kirpikli renkli kadinlarini pek begendigim bir ressam. (Kendisi ve sergileriyle ilgili detayli bilgi surada...) Resimleri bana Adnan Turani kadinlarinin, Mustafa Ayaz portrelerinin verdigi renkli ve sicak duyguyu veriyor...







Ankara'da actigi bir sergiden tam adini hatirlayamadigim, ancak yukaridaki ikinci resme benzeyen ve Chagall Seven Cingene gibi bir ismi olan harika bir tabloyu babam cok begenip evlerine almisti. Ben sergi kapandiktan cok sonra resmi duvarda gorunce cildirmis, bir benzerini bulmayi istemistim. Babam da koleksiyon'dan kalan parca var mi diye galeriyi aramisti. Parca kalmadigini ancak Zerrin Hanim'in atolyesinin numarasini verebileceklerini soylemislerdi. Aramis ve Zerrin Hanim ile uzun uzun konusmustum. Bir oyunun provalariyla cok yogun oldugu icin su anda resmin biraz beklemede oldugunu, ama yeni calismalar icin birkac ay sonra atolyeye gidip konugu olabilecegimi, yeni parcalara bakabilecegimi soylemisti. Tam o zamanlarda benim hayatim yepyeniliklerle hizlica degisiverdi, atolyeye gitme firsati da, daha sonra Istanbul'daki sergilerini ziyaret firsati da bulamadim. Umarim bir gun bu firsati bulurum, o ayri konu...

Gecen gun youtube'dan diziyi izlerken Matmazel'in babasinin - Paris'te oldugu soylense de kuvvetle muhtemel Cihangir-Beyoglu'nda cekilen cenaze bolumunde - yine pek icten pek hisli oynadigini dusunuyordum. Resimlerini ve buyuk olasilikla bircok kisinin onun ressam kimliginden haberdar olmadigini dusundum. Yazasim geldi...Bir de kirpiklerimi kat kat, saclarimi renk renk susleyesim...

19 Ocak 2010 Salı

'Bugün Efkârlıyım Açmasın Güller'

Olsaydi, Olmasaydi yazisinin yorumlari arasinda, kisisel belleksizligimizden toplumsal belleksizligimize gitmis, limitli hafsalalardan dem vurmustuk...Bugunun takvimleriyle mutlu olmakla, gecmisin albumlerinde kaybolmak seceneklerinin birbirinden bagimsiz da varolabilecegi ihtimalini, yeniye kosmanin eskiyi yakip yikmadan mumkunlugunu, toplumsal belleksizliklerin uyumak/uyanmak dogalligina kosut, uyurgezer yasamak hattindaki duvarlari nasil da inceden kiremitlerle ordugunu anmistik. Titrek ruzgarlar gecilmez sanilan sapasaglam demir tellerden kolaylikla gecer ya, biz de bellegin yanilsamali tutsakliklari arasinda nelerdeeen neleri cagristirmistik...Hic unutmadigimiz, arada bir hatirladigimiz, bir de bellegimizin girift dehlizlerinde kaybolup gidiveren binlerce an ve insanla...Bugun, hizli kosan hayatin zorunlu belleksizligine inat, hatirlama gunlerinden biri daha...



Insanin en buyuk yandaslarindan, merhemlerinden, devalarindan, ayraclarindan, yuz aklarindan biri oldugu kadar, en buyuk dusmanlarindan, cellatlarindan, yanilgilarindan olan, ey hikmetinden sual olunmaz kutsal Zaman! Ne ara takvimlerimizin sayfalarini bunca cevirdin de, Hrant Dink katliami uzerinden 3 koca sene gecti? Hepimizi nelerle oyaladin da, bugun olmakta olanlari unutup 150 yil oncesinin olmus-olmamislarini konusuyoruz milyonlarca adam?

Bu 3 koca seneyi de, bir degisiklik yapip hatirlayinca icimizde duydugumuz yurek acisini da en guzel, T24'de bugun yer alan yazisinda sevgili Oya Baydar anlatiyor (Vicdan Yazilari icin buradan). T24 gazetesi apayri bir yazi konusu, bugunlerde Turkiye'de insana iyi gelen ender olusumlardan birisi, onu bilahare anlatacagim. Bugun, baska bir sey yazmayacagim. 'Bugün, efkârlıyım'...

15 Ocak 2010 Cuma

Olsaydı, Olmasaydı...



Cuma esrikliginin tam kıyısında hafif sisli bol dalgalı duran sunucunuz Eliza Doolittle bildiriyor...

Boyle gelmis boyle gider diye bir tabir kullanilmasaydi bir daha...
Takvimde rastgele secip mutlu bir eski gunu, yeniden yasayabilseydik; gunesi bol bir bahceyi yillar sonra ilk kez sularcasina...

Simdi ofiste poffttlemek yerine anneannemin evinde ya da daha sonraki yillar yuvada, o zamanlar degerini hic mi hic bilemedigim ogle uykularina yatiyor olsaydim. Anneannem hadi yavrum der, ben bin tane pazarlik eder, sonra misil misil daliverirdim. Kalkinca un kurabiyesi yapacagimizi, anneannemin benim de hamurlarla gonlumce oynamama izin verecegini bilerek...Yuvada uykudan kalktigimizda biskuvi, puding, kek, borek bir seylerle aksamustu beslenmesi yapip sonra oyuna kosacagimizin guveniyle...
Okuldan gelmis olsaydim, odevim bitmis olsaydi. Baska bir seyle degistirilemez bir rahatlamayla looney tunes, tom&jerry, disney cizgi filmleri izleseydim doya doya...Buz pateni artistik patinaj dunya sampiyonalarini izlemek, cok paylasilan bir buyuk olay olmaya devam etseydi az kanalli hayatlarimizda...
Annem ve babamla bir Ankara gecesine ciksaydim acemi adimlarla. Kimse bizim kadar gulmeseydi ve eglenmeseydi etrafta...Ilk sarabimi, ilk sigarami, dunyanin en guvenli limaninda, yanlarinda deneyeyim ki onlar yokken sacmalamayayim diye tattirsalardi bana. Hayatta ictigim en lezzetli sarabi, cektigim en guzel dumani tatsaydim yanlarinda...Higgins de olsaydi, hayal bu ya...Birbirleriyle gecmislerine hic sahit olmadigi iki kiymetlimi bir defa olsun da birlikte gorup tanisaydi, beni ve ozlemlerimi tanimaya kocaman bir adim daha yaklasarak...
Yanlis anlamasaydi kimse birbirini, kirilmasaydi kolay kolay, alinmasaydi gundelik detaylar arasinda...
Iki hasretlik sevdali gibi akreple yelkovan kovalamasaydi birbirini bu kadar, baharimizda kafamiza beyaz teller, alnimiza ufak cizgiler coreklenmeseydi hemen...
Minik boncuk kardesim yanimda olsaydi simdi ve telefonda ozledim diye titreyen sesi cinlamasaydi kulaklarimda...
Dansa gitmek diye bir konsept olsaydi yasamimizda. Pembe dizilerdeki kulupler gibi, giyinip kusanip dansli yemeklere gitseydik, dugune gider gibi herhangi bir cuma aksaminda...
Usumeseydik global isinmada bu kadar, bosverseydik cocuk gibi ertesi gunu ve atsaydik kendimizi sokaklara...



14 Ocak 2010 Perşembe

Rock me Ritchie!

Dun aksam is cikisi Higgins ile sinemaya, yepyeni vizyon filmi Sherlock Holmes'u izlemeye gittik. 18:30 suaresi olmasina ragmen salon tiklim tikisti, yine de guzel bir koseye kurulmayi basardik. Sonraki 2 saat de nasil gecti anlamadik.
Sir Arthur Conan Doyle'un Holmes karakteri, dedektif hikayesi sevenler tarafindan siklikla karsilastirildigi, Agatha Christie'nin Hercule Poirot karakterinden bence daha bile egzantriktir. Holmes, afyon bagimlisi, ufacik ipuclarindan cinayetleri mis gibi cozen, Dr. Watson'la catismali ama ozunde pek sevgi dolu muhabbetleriyle de bonus keyif veren bir kahramandir. Bu film ise, sadece Robert allahim sen ne karizmatik adamsin Downey Jr. ile Jude buyudukce guzellesiyosun tatlim Law ikilisini, ustelik de muthis uyumlu bir sekilde bir araya getirdigi icin degil, bilindik hikayeye Guy madonnam zevkli kadin vesselam ama niye ayrildiniz ki Ritchie yorumu getirdigi icin de farkli ve guzel olmus.

Guy Ritchie'nin Snatch sonrasi yaptigi rezalet filmler skalasindan sukurler olsun ki kurtulusunu mujdeleyen ilk durak RocknRolla cok severek izledigim bir filmdi. Son donemin en yildizi kosarak yukselen Hollywood aktorlerinden Gerard Butler ve cok saglam yan kadro da, ozlenen Ritchie efektleri de, surprizli, dogal ve arada cok komik diyaloglari da, siddet unsurlari ve guc savaslari da guzel bir seyirlik yaratmisti. Bu arada filmin en basarili karakterlerinden biri olan Uncle Archy'i oynayan Mark Strong'u da sevmis yonetmenimiz belli ki, Sherlock'un karanlik kisisi Lord Blackwood'u da Mark Strong canlandiriyor.



Ritchie'nin, RocknRolla'nin hemen ardindan cektigi filmin Sherlock Holmes olusu filmi izlemeden once soru isaretleri yaratabilir. Zira hem yazip hem yonettigi Snatch ve RocknRolla en keyifli iki filmiyken, Sherlock Holmes'un cok uzun yillara yayilmis ve benimsenmis karakterinin, filmin ve yonetmenin tarzini limitleyecegi dusunulebilir. Ancak bence hic de boyle olmamis, Mr. Ritchie, Conan Doyle imzasiyla kendininkini yanyana pek guzel oturtmus. Agir cekim dovus ve patlama sahneleri cok estetik ve cok "Ritchiesel" duruyor. Watson-Holmes kimyasi dedigim gibi pek guzel bir uyum icinde. Irene Adler-Sherlock Holmes flortu ile Rachel McAdams'in pek guzel kostumleri ve kendisini soymaya calisan yankesiciyi carptigi sahneler de pek hos...Devaminin gelecegini, bu defa karanlik lord ile degil, Adler'in patronu olarak filmde sadece ismini duydugumuz Prof. Moriarty ile ugrasacagini da filmin son sahnesinde Holmes'un kendisi soyledi zaten...Diyecegim o ki, oyle akilda kalip birkac kere bikmadan izlenecek bir film olmasa da, son derece keyifle izleniyor.

Simdi ilk firsatta Vavien ile Soul Kitchen'i izlemek istiyorum. Cuma'nin kankasi Persembe'ye cok gecikmeden geldigi icin bol gulucuklu bir selam cakiyor, simsiyah ve pek leziz kahvemi serefinize iciyorum...

12 Ocak 2010 Salı

Drama Queen

Oldum olasi sahneleri sevmisimdir. Ilgiden her daim hosnut bir Aslan kadini, hayati sahne yapan maskesi bol bir Drama Kralicesi, ya da kendi halinde mutevazi bir tiyatro-sever..Ne derseniz deyin, sahnede olmanin keyfini cok az seye degisirim…


Daha minnak yavruyken de ortalarda sarkilar soylemelere, pistlerde dans etmelere bayilirdim, buyudukce de bu duygu buyudu benimle birlikte…Fena yapmadigim gobek dansini keyifli dost fasillarinda icra etmeyi de cok severim, dugun dernek ortamlarinda salon dansina atilan zarif adimlari da. Istanbul’da, bu islerin en has mekani Mundo Latino’da ogrenip, cesitli dans gecelerinde 1.5 yila yakin sure haftada 5-6 saat keyifle icra ettigim sosyal latin danslarina da bayilirim, clubbing’de ziplamaya da…Hepsi icinde hem keyif, hem biraz da sahne tasir danslarin. Izleniyor olabilme ihtimalini muzigin ritmi kadar icimde duyarim. Ustelik “Narcissus-vari bir maestro sendromu” degildir bu, tek basima evde aptal aptal dans ediyor olsam bile hissederim benzer bir keyfi…


Derslerimi dahi yillarca aynada kendi kendime, ya da kutuphanede arkadaslarla, ama illa ki yuksek sesle tekrarlayarak calistim ben. Okumalarimi genelde yuksek sesle yaptim. Sabahlanan calisma gecelerinin bile sahnelesmesinin olaya keyif kattigini dusundum hep, ustelik cok daha kolay ogrendim. Sunum yapilmasi gerekli projelerde isin o kismini hep ustume alip, rapor yazma kisimlarini ekip arkadaslarima attim.


Ilkokuldayken okulda ek ders olarak verilen tiyatro derslerine katildim. Ortaokulda drama klubune yazildim. Orta son’da ilk kez adam gibi sahne heyecani yasadim. Mujdat Gezen- Perran Kutman’in, ne de muhtesem oynadiklari, eksi sozluk’de Turkiye’deki en iyi komedi eserlerinden biri olarak tanimlanan Artiz Mektebi’ni sahneledi okulun tiyatro klubu, ben de konservatuara disaridan diploma almaya gelen, yaninda feci maganda “hamisi” ile gerdan kivirip komik komik sacmalayan, repertuari “DomDom kursunu” kivamli uvertur sarkici Nilay Domdom’u oynadim.

Ardindan, lise’de bu defa ingilizce muzikal ve oyunlar sahneleyen hocamin secmelerine katildim. Neil Simon’in, Anton Chekhov oykulerinden olusturdugu meshur oyunu The Good Doctor‘i sahneye koyduk. Cast’ta hem oyuncu, hem de danscilardan biri provalarin yarisinda sinavlarinin agir bastigini soyleyip de ayrilinca dansci olarak yer aldim.


The Good Doctor
The short stories/plays, all filled with irony, include "The Sneezer," who cannot apologize enough to a general for splattering a sneeze on his head. In "The Governess," an employer tricks a subservient governess out of her pay. "The Seduction" shows a man-about-town using a husband as the conduit for his attempted seduction of the man's new bride. "The Drowned Man" claims to be in the "maritime entertainment business" and will drown himself for a small fee. "The Defenseless Creature," a particularly hilarious scene, features a clever wife suffering from a "nervous disorder," who tries to extort money from a banker. In "The Arrangement" a father takes his shy, 19-year-old son to a house of ill repute.

The most challenging scene for an actor is "The Audition." An actress who has walked for four days from another city in order to try out for a play, arrives with a temperature of 103, then insists on doing the audition. Playing the parts of all three sisters from Chekhov's The Three Sisters, the actress begins as a sensitive sister, then bursts into tears on cue as the second sister, and ultimately becomes rational, composed, and straightforward as the third, the changes of mood requiring split second timing.


Oyun icinde oyun formatinda, yukarida da anlatilan “The Audition” (rol secmeleri) adli kisimda, Chekhov’un secmelerine katilmak uzere uzaktaki koyunden yuruyerek gelen, yazarin kendisini hafife alarak dalga gececegi kadar utangac ve komik konusan, ama yazarin oyunu Uc Kizkardes’den okuma yapmaya baslayinca sahnede yildizlasan kucuk Nina’yi oynadim.


Universite, master, kariyer baslangici derken, araya hayat girdi, ne yazik ki bu deneyimlerin devamini getirmedim. Ancak hepsinden dostluklari, fotograflari, hatiralari hep basucumda tuttum. Profesyonel olarak tiyatroyu meslek olarak secmesem bile, hayatin aslinda koskocaman bir sahne oldugu gercegine de, buyudukce alistim.


Bu sabah bu adreste verilmekte oldugunu ogrendigim amator oyunculuk derslerine gitsem mi diye dusundum. Hem uzakta, hem oldukca pahali, hem de dumenimi yazmak rotasina daha cok cevirdigim bugunlerde benim icin fazladan zaman kaybi...Yine de bu kursun ilani bugun e-posta adresime dusup de bana bunlari dusundurttugu icin mutluyum.

Yasamda sirtlandigim rollerin hepsini, ogrenciligi, evlatligi, torunlugu, kuzenligi, ablaligi, sevgililigi, dostlugu, is kadinligini, esligi, ev hanimligini, ev sahibeligini, okurlugu, yazarligi sonuna kadar icsellestirerek, oynamadan, severek, ogrenerek, hakkini vererek yapmaya calisiyorum. Hepsi icin binlerce kere sukurler ettigim bu roller icinde arada duygularimin heyecanli sicakligi yanaklarimi kizartiyorsa da, o kadari da ozledigim kirmizi kadife perdelerin ruhumdaki yansimalari olsun diyor, bosverip hos goruyorum...




Yepyeni bir Café

Eski ve yeni dostlarla bir araya gelip, yepyeni bir mekan actik. İstasyon Café 'ye de bekleriz...
Mutlu salılar olsun kurabiyeler, salı sallanmasın bosverin...Her dem muhabbetimiz her mekanda bol olsun!

8 Ocak 2010 Cuma

Havadan Sudan...

Amsterdam, kanallari, kurabiye evleri, huzuru, caféleri, limitsiz eglence olanaklari, trafiksizligi ve "kasabada kozmopolit yasam" seklinde, az rastlanir bir bileskeyi sunmasi acisindan yasamasi muthis keyifli bir sehir...
Ancak burada aralik-mart donemi, gercekten bazen cekilmiyor.



Son 3 haftadir yerden kalkmayan ve surekli yagmaya devam eden karla birlikte, bu hafta hava sicakligi da surekli duserek yukarida gorulen derecelere geldi. Hissedilen sicaklik ruzgar ve nemden dolayi o kadar dusuk ki, insan illa nanemolla, surekli hapsirip tiksiran, bizim ailenin tabiriyle "mıcırıklı" bir halde geziyor. Tum kuzey ulkelerinin mevsimsel cilvesiyle de, yaz aylarinda 11'lerden once kararmayan hava, bu aralar 5'den once kararip, sabah 9'da aydinlaniyor. Insanin bagirasi geliyor; guneeeess, seni cok ozledim!

Ne giyip ne takacagimizi da sasirdik. Bugun uzerimde mus corap uzerine dize kadar yun corap, ici muflonlu cizme, uzun kollu tshirt, yun elbise var. Sokaga ayrica palto, en son ilkokulda taktigima benzer kulakliklar, atki ve eldiven takviyesiyle cikiyorum. Yine de evden tramvaya yuruyene kadar bile, soguktan donmamak mumkun olmuyor. Hani minik yavrucuklari kat kat giydirip kalin anorakla sokaga salinca, kollarini tam indiremez, kollar hafif havada saskaloz vaziyette gezerler ya, biz de burada sehircek oyle bir hallerdeyiz... Asagidaki resim, biraz once Higgins'in ofisinde, cok sevdigim bi arkadasimin cep telefonuyla cekilmis, kanallarin hepsi boyle buz pisti!



Sicacik evimizde bol bol scrabble, film-dizi-kitap takviyesi, cay-kahve-ihlamur-sicak sarap ve yayilmayla gecirilecek haftasonunu sabirsizlikla bekliyorum. Yasasin cuma ruhu!

7 Ocak 2010 Perşembe

Öyle Bir Geçer Zaman ki...



Sabah kahvesi esliginde internetten Hurriyet’e bakarken gunun en muhim haberi gozume carpti: Tatatatammm! "Cansu Dere israrlara dayanamamis ve sonunda isyan etmis"! Ah ben sizin gazeteci Turkcenizi seveyim, israrlara dayanamayip dans edeni gordum, israrlara dayanamayip daveti/armagani/teklifi kabul edeni duydum ama, ayyyy, ama bak cok israr ettiniz, e tamam o zamann isyan ediyoruum diyene ilk kez sahit oluyorum!


Bu haberden kosarak uzaklasirken aklima sukurler olsun ki bana Turkce’yi dogru konusmayi okudugum kitaplardan da cok ogretmis ortaokul-lise Turkce dersleri, oradan genel olarak okul yillari, kantinler, dostluklar, simitli ayranli ogle yemekleri, korkunc topuzlu Gargamel bakisli mudur muavinleri, neler de neler geliyor. Bir serbest cagrisima kapilmis, dere tepe dumduz, suruklenip gidiyorum.

Yetiskin hayatin insana sundugu keyiflerle, ogrencilige ve cocukluga ozgu olup simdi ozlenen seyler arasinda yolculuktayim. Yasamimin ajandasini elimde tutmaktan, para kazanmak ve onu gonlumce harcamaktan, bir evim olmasindan, Amsterdam’da olmasa da araba kullanabilmekten, gonlumce kahve, alkol, sigara icebilmekten, istedigimi yiyip istedigimi yememekten, yetiskin tatillerinden, artan entellektuel birikimimden, asktan ve ask evliliginden, buyudukce genisleyen secim ozgurluklerinden, mutlu sevismelerden, cok bayilmasam da arada icimden geldiginde sunturlu bir kufur sallayip rahatlayabilmekten, izin almadan gece disari cikmaktan, tek basinaligin tadini ogrenmis ve yasiyor olmaktan ve bircok baska yetiskinlige ozgu harika seyden dolayi muthis mutluyum. Ancak bir yanimda da, nostaljik gulumsemelere elveren ufak tefek ozlemler var.

- Karne almayi, okul zamanlarinda her koca sinav doneminden sonra tatil oldugunu bilmeyi, 3 aylik yaz tatillerini ozledim.

- Yilda 2-3 kere okul asmayi, sabahin kor saati pastanede pogacayla kahvalti ettikten sonra gunun ilk matinesi icin sinemaya gitmeyi, butun gun okul formasiyla gezmeyi ozledim.

- Yedigime ictigime hic dikkat etmeyip, kosturup oyun oynamakla da hoop diye yedigimi yaktigim hizi her gun spora da gitsen geri gelmeyen cocuk metabolizmasini ozledim.

- Internetsiz, cep telefonsuz, iletisimi daha mesakkatli zamanlarin : “Iyi gunler, ben Eliza. Zeynep’le gorusebilir miyim?” ile baslayan upuzun ev telefonu konusmalarini ozledim.

- Okul kantinlerini, teneffus zilini, Istiklal Marsi ile andimizi, sanki ilk kez cikiyormuscasina heyecanla bahceye kosmalari ozledim.

- Matematik ve Turkce derslerini, iyi gecen sinavlar sonrasi yasanan keyfi, sinif ici notlasmalari, ders arasi bulusmalari, lacivert etekli okul formami, ilkokulun serbest kiyafetli carsamba gunlerinin heyecanini ozledim.

- Cincikli bincikli kalem kutularini, pergel ve cetvelleri, “0.5 ucu olan var miiii?” - “Var ama evde. Ehehe” diyaloglarini, ari maya kokulu silgileri, harita metot defterlerini ozledim.

- Okul servisini, pek heyecanli servis muhabbetlerini ozledim.

Cansu israrlara dayanamayip isyan ededursun, ben de bugun hatiralara dayanamayip ogrencilik zamanlarini ozledim! Acaba siz ogrencilik zamanlarinizla ilgili neleri ozlediniz?...

4 Ocak 2010 Pazartesi

It's Complicated

Facebook'un en gerzek "relationship status"lerinden biri: It's Complicated. Ne demektir, cok kavga ediyoruz, birbirimizi bogucaz ama ayrilamiyoruz mu, ben biriyle biraz kiristiriyorum ama o baglanmaya hazir diilmis, o yuzden bosta miyim diil miyim karar veremedim mi, Hilmi beni terk etti ama ben hala kapisinda yatiyorum mu, Nejla beni boynuzladi ama sonunda benim olacak mi, nedir yani? Hadi diyelim cok anlamli bir "arada-derede/kordugumde olma" hali mevcut iliskide, o zaman da yemeden icmeden kosarak facebook account'unu acip bunu raporlamayi gorev mi biliyor bu insanlar, ya da karsi tarafa bu tip bir "bak Muttalip, catir catir complicated yazicam, elalem anliycak ne mal bi herif oldugunu" mesaji vermenin cozum olduguna mi inanmislar, gercekten salakca geliyor bana...Kendileri bilirler tabii. Son izledigim harika filmin isminden kelli cagrisim yapti da, ondan gark oldum bu dusuncelere...



Filmde can Meryl hep Meryl sen nasil oyuncusun be kadin Meryl Streep, yanina pek yaslanmis kilo almis ama hala karizmatik tatli adam Alec Baldwin ile, cok kasmadan abarti mimik yapmadan ne komiksindir sevgili Steve Martin'i de almis. Hollywood romantik komedilerinde isleyecek iliski klisesinin kalmadigini dusundugumuz zamanlardayiz malum. En iyi arkadasiyla aska dusmek, gozunun onundekini gorememek, farkli tesaduflerle bir araya gelmek, kopek dolastirirken tanismak, parti koselerinde sevismek ve sonra asik olmak, fahiseyle anlasip sonra onu prenses yapmak, fakir cocugun zengin kiza sevdasi, senatorun romantik halleri, cok didistigin patronunun ne tatli bi adam/kadin oldugunu bir anda fark etmek vb, bir kismi cok keyifli islendigi icin ne kadar izlense de biktirmayanlari da, temcit pilavinin gina getirme halleri de var tabii. It's Complicated'in hikayesi ya daha once benim bildigim kadariyla islenmemis bir fikre dayaniyor, ya da ben rastlamamisim, hatam varsa affola...
50'lerinde, 3 yetiskin cocugu olan, pasta chef'i, 25 yil evli kaldigi esinden birkac yil once bosanmis Meryl ile, eski kocasi, basarili avukat, evliliklerinin bitmesine vesile olmus olan, kendinden cok genc karisi ve kucuk cocuguyla yasayan Alec, bosanmanin ardindan yillarca birbirlerinin varligina bile tahammul edemiyor. Ogullarinin mezuniyet toreni icin gittikleri New York'daysa yillar sonra ilk kez sohbet ediyor, ozledikleri "iliski kodlarini" aniyor ve yeniden ask yasamaya basliyorlar. Bu defa "ikinci kadin" Meryl, bu iliskinin konumu da cok farkli. Zira daha onceki evlilikleri ve 3 cocuklari nedeniyle aslinda mesru mu, yine de adamin yeniden evlenmis olmasi nedeniyle ne olursa olsun gayri-mesru mu, iste oralar Complicated! Hele de Meryl'le evinin renovasyonu icin birlikte calisan bosanmis mimar Steve'in ilgisi bir yandan Meryl'a pek hos gelmeye baslayinca...Ana oyku bu. Inanin fragmani kadar bile spoiler icermiyor, zaten anlattigim kisim da ilk 10 dakikayi kapsiyor. 3 basrol oyuncusu da harikalar yaratiyorlar, senaryo cok iyi yazilmis, muthis komik, kahkahalar attiran harika sahneler var. Meryl ile Steve'in ot icip sacmaladigi sahne favorim. Meryl'in yillar sonra eski esi karsisinda ilk kez karanlik olmadan bir soyunma sahnesi var ki, ordaki 3 saniyelik ifadesinin icerdigi guvensizlik/kaygi/begenilme telasi oyunculuk derslerinde okutulmali derim, o derece...Cok keyifli vakit gecirmek icin gidilecek, tum kadinlara, hele de bosanmis orta yasli kadinlara tam eglence terapisi olacak bir cici film.

Hemen oncesinde izlemek gafletine dustugumuz baska bir filmse, tam zaman kaybi, bilahare anlatayim.
Oncelikle, bir arkadasimizin evinde, kizlarla imece usulu yaptigimiz muhtesem bir acik bufeyle keyfedip, ardindan donarak ama binlerce deli Amsterdamer arasinda pek eglenerek sokaklarda gezip, gecen yil sirf bu is icin 160 milyon € harcandigi soylenen muhtesem havai fisekleri izleyip, sokaklarda bi dolu sampanya ictikten sonra eve donduk, pazar aksamina kadar da evden disari adim atmadik. Uzun haftasonunu bezerek gecirmek tadindan yenmedi. Pazar da hadi bari cikip cifte-film yapalim dedik, siklikla yaptigimiz gibi. Cifte-film olayimiz da soyle; Pathe sinemalarini, 18 euroya limitsiz aylik film izleme firsatini filan daha once anlatmistim. Biz de bazen ustuste seanslara gidiyoruz, bazen buz sokaklar-sicak sinema bileskesinden kelli, bekledigimiz filmin saatine kadar baska bir filme girip yarim yamalak izleyip tuyuyoruz, diyecegim o ki, limitsiz hakkimizi gozune sokmak suretiyle bir guzel kullaniyoruz, sefamiz olsun heheh!

Dun de It's Complicated icin erken gidip o siradaki seansa bilet bulamayinca, bir sonrakine alip baktik oncesinde ne var ne yok diye...Avatar vardi ama hem H. gormustu, hem salonlar tamamen doluydu, kalan cogu filmi de zaten gormustuk. Couples Retreat vardi, fragmandan aklimizda komik gibi kalmisti, Vince Vaughn'a ikimiz de feci giciktik ama hadi bi bakalim diyip girdik.



Bu da sozumona iliskiler ve evlilikler uzerine...Ancak mesaji nedir, amaci olayi nedir belli diil. Komik desen zinhar diil, dram desen diil, romantik desen o da diil. Birkac feci klise ve zorlama komik-imsi sahneye sirtini dayamis, usta Jean Reno'nun bile varligiyla gulumsetemedigi, abuk subuk bir film.
Hic elmayla armut karsilastirmasi yapmiyorum. Agir dramla komediyi, Avrupa/Amerikan bagimsiz, tadina doyulmaz sanat filmiyle buyuk studyo yapimi efekti bol aksiyonu karsilastirmak da abes. Sonucta bu iki film de "romantik komedi" dalinda yarisiyor, ve ne yazik ki ilk filmden ustuste 5 taneyle kule yapsan, ikinci filmin ustaligina yetisemiyor bile!

Allahtan sonrasinda diger filmi izledik de, bu Bezgin Bekir'in ruhuna kurban, pek yaymali az baymali muhtesem haftasonunu keyifli bitirdik. Gribi de neredeyse tamamen atlattim sayilir. Bu arada yilbasi soframiz icin nacizane yapip goturdugum zeytinyagli fasulye de oyle bi ovgu aldi ki, ofiste kastir kandiras yaptigim hicbir buyuk emek verilmis isten bunca tezahurat gormedim! Neyse, kismet tabii. Bu karsilastirma sonrasi ben artik bankaciligi biraktim, Emine Beder olucam diycek diilim elbet ayol, kader utansin!
Iste yilin ilk yazisinda benden haberler boyle sekerim. H. ile MASALLAH sen gul ben gulistan, hic de biseyimiz "complicated" diil ayan beyan, yuvarlanip gidiyoruz. Hadi bakalim cumleten keyfimiz bu yil da pek bol olsun. Operim elma yanaklardan!