27 Şubat 2010 Cumartesi

Fasülyeden Aşklar

Bu yazıyı çok dost, çok sıcak bir mutfakta, The Soul Kitchen'da yayınladık. Sevgili Done efsunlu mutfak için, film, müzik, yemek ya da aşk üzerine yazmamı istedi, ortaya bu öykücük çıktı. Afiyet olsun :)

 



Kadın o gün işten erken çıktı. Yolda süpermarkete uğradı, yağsız süt, müsli, taze meyve, diyet kola, kepek ekmeği, peynir, yoğurt ve salata malzemesinden mütevellit basit ve klasik, formuna dikkat eden genç kadın alışverişinin dışında, farklı sebzeler, tavuk budu ve pirinç de aldı. İstanbul trafiğinde boğuşurken dahi sinirlenmeden, yağmur damlalarından bile keyif alarak evine geldi.

Ellerini yıkayıp üstüne bir eşofman geçirdi, uzun saçlarını tepede topladı. Albüm seçmekle uğraşamadı, akvaryum görüntülü Digiturk kanallarından soul ve smooth jazz çalan birine rastgele basıverdi. Bir kadeh kırmızı şarap koydu kendine dünden kalan şişeden, bir sigara yaktı, salondaki Josephine koltukta bacaklarını uzatıp gözlerini kapattı.


Evinin dinginliğinde yarım saatte dinlenmiş, yenilenmiş, keyfi iyice yerine gelmişti. Akşam iş çıkışı ona geleceğini söyleyen sevgilisi için, genelde geçiştirdikleri üzere peynir-şarap-baget ekmek-füme etle yetinmemeye, güzel bir yemek hazırlamaya karar vermişti. Öyle beylik erkek dünyası öğretilerinden değil, kendisinden ve tanıdığı gustosu kuvvetli herkesten bilirdi ki, sadece erkeğin değil, tüm insanların kalbine giden yolun bazı dönemeçleri midesinden geçerdi, ve herkes kendisi için emekle hazırlanmış bir sofradan mutluluk duyardı.
Ufak tefek tadımlıklar dışında ilk kez onun için yemek pişirecekti, önünde birkaç saat vardı, hafiften heyecanlandı. Sigarası bitince yerinden kalktı, Aretha Franklin çalmakta olan kanalın sesini biraz daha açtı, şarabını da alıp mutfağa geçti.


Annesinden öğrendiği tüm zeytinyağlıları güzel yapardı, öyle düdüklü filan kullananları da anlamaz, basit püf noktalarla sebzeleri nasıl tadı kaçmadan Girit usulü pişireceğini bilirdi. Taze barbunya mevsimi olsa barbunya yapacaktı, konserve kullanmak istemedi, taze fasülye yapmaya karar verdi. Yeşil fasülyeleri ayıklayıp doğradı, yıkayıp süzülmeye bıraktı. Bir büyük baş soğanı ince ince kıydı, 2 kaşık zeytinyağıyla kısık ateşte pembeleşene dek kavurdu. Üzerine 1 kutu doğranmış domates ekledi, fokurdadıktan sonra üstüne süzülmüş fasülyeleri ekleyip 3-5 dakika çevirdi. Sonra fasülyelerin üzerini kapatacak kadar kaynar su, 1 tatlı kaşığı tuz, 2 kesme şeker ekledi, tencerenin kapağını kapadı, ateşi biraz kısıp kaynamaya bıraktı. En fazla 1 saate pişer, borcam’a alıp önce dışarıda sonra buzdolabında soğutmak için de vakit bırakırdı. Güzel olacaktı, yine midesi kelebeklendi, şarabından bir yudum aldı, gülümsedi.

Aşık oluyorum bu adama iyice diye düşündü. Onca med-cezirin, ne istediğini ya bilmeyen, ya da değişik aralıklarla istediği şeyleri değiştiren, durduk yerde ortaya pek bayat pek klişe yokoluş bahaneleri atıveren duyarsız adamdan, kendisinin de incittiği kalplerden sonra, olabildiğince temkinli adımlarla, ağırdan alarak girmişti bu ilişkiye. Adamla ortak bir arkadaşlarının ev partisinde birkaç ay önce tanışmış, sohbetinden, gülünce gözlerinin yanında hafifçe çıkan kaz ayaklarından, geniş gülüşünden ve sıcak ilgisinden hoşlanmıştı. Birkaç kere yemeğe gitmiş, yakınlardaki pek moda ege kasabalarından birine ufak bir haftasonu kaçamağı yapmış, haftanın birkaç akşamını birbirlerinin evinde geçirmeye başlamış ve bazen etraf gezmeleri, bazen ev yayılmalarıyla birbirlerinin varlığından hoşnut olduklarını görmüşlerdi. Sohbetleri derinlikli, zevkleri ortak, sevişmeleri ateşli, uzak kalmaları özlem doluydu. Güzel gidiyordu her şey...umutlu gidiyordu.


Daldığı yerde gözüne bir an tezgahın üzerinde duran tavuk butları çarptı. “Mutfağın efsunu ne garip şey, bak yine hayallere daldım” diye kendi kendine güldü kadın. “Hadi bakalım liseli aşık küçük kııız, işe devam, yeni yetme kuzular gibi dalıp durma” diye dalga geçti kendiyle. Kendiyle dalga geçebilen güvenli insanlardandı. Bu huyunu severdi. Güldü yeniden, işe koyuldu.

1 su bardağı baldo pirinç ayırdı, ılık su ve 1 çay kaşığı tuzla ıslattı. Zeytinyağı delisi Egeli bir ailenin kızıydı, kek pilav börekte bile margarin, hele de tereyağı kullanmazdı. Bunu bilmeyenler pilavını yiyince pek beğenir, ama yemeden önce duyanlar tereyağsız pilav mı olur diye burun kıvırırdı. Önyargı tatma duyusunu bile etkiliyor, ne garip diye düşündü bu defa da. Fasülyeyi şöyle bir karıştırdı, büyükçe bir kapta tavuk için sos hazırlamaya başladı.

3-4 kaşık yoğurt, 2-3 kaşık domates püresi, minik doğranmış 2 diş sarımsak, 1 avuç top karabiber, 1 tatlı kaşığı tuzu karıştırdı. Tavuk butlarını bu karışıma iyice bulayarak, bir seramik kabın içinde açtığı fırın torbasına koydu, birkaç tane de küçük patatesi aynı karışıma bulayarak torbaya ekledi. Torbanın ağzını sıkıca kapatıp, üzerinde çatalla küçük hava delikleri açtı. Önceden ısıttığı, 180 derece fırında 1-1.5 saatte, karışımı içine çeke çeke yumuşacık pişecek, daha sonra fırın torbası bıçakla yırtılıp tavuk ve patatesler sıcacık servis edilecekti. Bu lezzetli ve kolay yemeği severdi.

Fasülyenin altını kapattı, ocakta soğumaya bıraktı. Islatmış olduğu pirinçleri ince süzgeçte yıkadı. 1.5 su bardağı ve 2 parmak da kaynama payı ölçüsünde su, 2 kaşık zeytinyağı ve 1 tatlı kaşığı tuzu yayvan pilav tenceresine koydu. Su fokurdayınca süzülmüş pirinci ilave etti, 2 dakika yüksek ateşte fokurdatıp, tencerenin kapağını kapattı, ateşi kıstı. Su çekilip pilavın üstü göz göz olmaya başlayınca ateşi kapattı, kapağı hiç açmadan demlenmek üzere bıraktı. Böyle demlendikten sonra tam servis etmeden önce tahta kaşıkla pilavı alt üst çevirecek, böylece ne lapa ne sert, tam kararında tane tane ayrılmış pilav da sofrada yerini alacaktı. İyi gidiyordu her şey çok şükür, tıkırında gidiyordu. Aşkımız gibiii diye taşkınlık yaptı, kıkırdadı.
Abartısız ama zarif bir sofra kurdu. Yol üstündeki çingenelerden aldığı, dünyada her çiçekten fazla sevdiği nergisler buram buram yaymıştı mayhoş kokularını salona, onları da beyaz örtülü sofraya yerleştirdi. Bembeyaz ince porselen tabaklar ve saydam camdan büyücek şarap kadehleri severdi, yemeğin ve şarabın rengine karışmasın, duruluğun güzelliğini yansıtsın diye...


Sofrayı hemen bitirip mutfağa döndü, ılınmış fasülyeyi cam kaba alıp dolaba attı. Tavuk fırında usul usul pişiyor, fasülyeler soğuyor, pilav demleniyordu, rahatça içeri gitti. Hızlıca duş aldı, dalgalı saçlarını kuruttu, hafif bir makyaj yaptı. Her taze aşık kadın gibi 150 elbise değiştirdi, birini fazla dar, birini çok bol, birini fazla dekolte, birini fazla rahibe, birini ev için abartılı, birini fazla mor, birini çok kırmızı, öbürünü simsiyah bulduktan sonra da, ilk fikrine güvenmesi gereken ve bunu nedense asla öğrenemeyen her heyecanlı kadın gibi, ilk seçtiği elbiseye geri döndü. Ayağına evde takır tukur topuk sesi çıkartmayacak, ama mazallah terlik hantallığında da görünmeyecek, zarif babetler geçirdi. Aynadaki yansımasını beğendi, yine gülümsedi.


Mutfağa geçip fırını kapattı ki kapı çaldı. Adam geldi, minicik öpüştüler. Yorgun görünüyorsun dedi kadın, yorgunum ve çok açım canım dedi adam. Harika, çünkü bugün aşçı damarım kabardı diye kırıttı kadın, hınzır ve çapkın gülümsedi adam. Sofraya oturdular. Yemekler gerçekten çok lezzetliydi, adam da pek memnun duruyordu halinden. Şükür ki minik mutfak perisi bugün beni yarı yolda bırakmadı diye düşündü kadın. Yazık yormuşum kızcağızı, ama yemekler de nefisti diye düşündü adam.


Ellerine sağlık, çok güzeldi” dedi adam. “Afiyet olsun, daha neler neler yaparım” diye gülümsedi kadın.
Beklentiyle doldu kadın, adama çaktırmadı. İnceden bir panik duygusu hissetti adam, kadına göstermedi.
Şarap, sohbet ve akşam demlenip koyuldu. Önce usulca öpüşmeye, sonra tutkuyla sevişmeye başladılar...


Doygun ve mutlu, adama baktı kadın; “Kalacaksın değil mi?”.
Rahatsız ve yorgun, kadına döndü adam; “Kalmayayım. Sabah erken toplantım var karşıda. Kendi evimden daha rahat giderim.”
- “Ama bunca keyifli bir geceden sonra birlikte kalsaydık keşke”.
- “Başka zaman kalırız. Verilmiş bir söz yoktu ki sonuçta”.

- “Söz mü vermeliyiz canım bunun için? Teklifsizce bir arada olacağımız derinliğe ulaşmadık mı ki?”

- “Sızlanma ne olur...Güzel gidiyor her şey, eğleniyoruz birlikte ama, kalmak zorundaymışım gibi hissetmeye hazır diilim ben. Hızlı ilerledik galiba, oysa henüz bağlanmaktan korkuyorum...”


Yoğun ve tanıdık bir hayal kırıklığının ince sızısını duydu kadın. Üzüldü, kızdı, kırıldı. Ama bu defa şaşırmadı.
Ne diyorsun allahaşkına, ne hızı ne bağlaması, bana sordun mu bakalım bağlanmak istiyor muyum, ne kadar öğrenilmiş, aptalca klişeler bunlar?!” diyemedi.
30unu geçmiş iki düzgün insanız, birlikte geçen güzel zamanlardan bir kurgu yaratıyoruz, kimsenin koşa koşa bir talepte bulunduğu da yok, ilişkinin evrilmesinden doğal ne olabilir be adam! Hem madem bunları geveleyecektin, ne diye yordun, heyecanlandırdın, seviştin benimle daha 1 saat önce? Biz mi bunca tepemize çıkarttık, siz mi sosyopatlaştınız anlamıyorum ki” de diyemedi.

Sen bilirsin. O zaman görüşmeyelim bundan sonra. İyi bak kendine” diyebildi kuyruğu dik tutarak ve bezgin. Gülümsedi hafiften.Bakmadı adamın gözlerine.


Adam çıkar çıkmaz gözünden yaş boşaldı, nergislerin kokusuna karıştı.
En yakın iki dostunu aradı, akşamın o saatinde nereden buldularsa birkaç dilim cheesecake’li destek kuvveti, koşa koşa geldiler. Sanki son yıllarda hepsi birbirleri için böyle yetişip, farklı aralıklarla aynı şeyleri konuştuklarının ayırdında değilmiş gibi, heyecanlı heyecanlı, büyük büyük, alevli alevli konuştular. Sanki her seferinde birbirlerine aynı teselli sözcüklerini söyleyip, zamana bel bağlamıyorlarmış gibi, kadına yine iyi geldiler. Bir dahaki yangında kullanılmak üzere merhemlerini de alıp gittiler. Biraz passiflora içti, uykuya daldı kadın.


Birkaç gün sonra kendine geldi, işe güce, gezmeye, yeni olanaklara, hayata karıştı.
Bir bahar sabahı uyandı. O sevimsiz akşamdan sonra bir süre canının istemediği zeytinyağlı fasülyeyi adamın kendisinden çok daha fazla özlediğini fark etti. Arkadaşlarını arayıp DVD karşısında yemeğe davet etti, markete gitti...






25 Şubat 2010 Perşembe

Sadakat

Aşk.
"Kararlı ellerine, yüzüne, güçlü bacaklarına bakıyordum. Her şeyiyle kusursuz buluyordum onu. Aşık olduğumun farkında değildim henüz ama tatlı bir hüzünle karışık ışıltılı bir neşe vardı içimde. Onu sevmek ve dünyadan saklamak istiyordum.
(...)
Aşk üzerine konuşmak istiyordum durmadan. Bazı insanların gereksiz, bazılarının gösteriş ve çoğu insanın da zahmetli ama muhteşem bulduğu o özdeşlik hali üzerine. Her cümlede adı geçsin, sıcaklığı, cömertliği, erkek güzelliği her sözcükte ışıldasın diye fırsat kolluyordum."


Evlilik.
"Evlenmek iki insanı birbirine uydurmak için üst üste koyup ütülemek gibi zorlama bir iş. Ama yine de güzel.
Hayaller. Yatak odasında, çılgın unutmalar. Bir yuvanın düzeni içindeki tatlı yatışmışlık. Birlikte yapılacak uzun ya da kısa yolculuklar. Doğa yürüyüşleri. Küçük, evcil zevkler. Sofralar ve güler yüzlü aile fotoğrafları. Pasta ve çiçeklerle yıldönümü kutlamaları. Mutfaklar, tabaklar, domatesler. Güven, dayanışma, içtenlik, anlayış ve sadakatle, el ele göz göze uyum içinde yaşlanmak"...


Sadakat.
"Kadın: Seçtiğin ve aşkla sevdiğin insana bağlı kalmak istersin, onu değerli buluyorsan kaybetmekten korkar kıskanırsın.
Adam: Korku ve kıskançlık özgüven eksikliğinden ileri geliyor.
Kadın: Ama, aşk fiziksel ve ruhsal bakımdan tekeşli ve gönüllü bir sözleşme.
Adam: Aşk geçer, sözleşmeler bozulabilir. Sonsuz sadakat olmaz. Sadakat insanın kişisel özgürlüğünü sınırlayan bir zorlamaya dönüşmemeli (...) Dip dibe yaşamak, sürekli aynı insanla aynı biçimde sevişmek, törpülenip birbirine benzemek ve olmuyorsa dizginlenmek...Sadakat bu işte!
Susuyorum. Söylediklerine bütünüyle karşı çıkacak kadar iyimser ve umutlu olmasam da yaklaşımındaki eksik, kusurlu ret ürkütücü. Sağlam, insani bir dayanak arayan ruhum, karşısına çıkan bu kargaşayı nasıl düzene koyacak?"

Çatışma.
"Başıma severek sardığım bu adam hem hükmedebileceği eğlenceli bir oyun arkadaşı hem de akıllı, sevecen, annesi yerini tutacak bir kadın istiyordu. Bense ikisi birden olmayı arzu ediyor ama başaramıyordum. Birkaç hayatı birden yaşamaya benziyordu bu.
(...)
Benim sorunum ne istediğini bilmeyen bir adamı kafamdaki modele uydurmaya çalışırken onun istediği kadın olamamaktı. Çatışma nedenimiz buydu."

İhanet.
"Biz taraftık, kazananı olmayan bir savaşta birlikte battık..."
"...Sadakatin yalnızca iyimserlik ve umuttan ibaret olduğunu böyle, kanatlarım ateşe tutularak öğrendim. O andan sonra bağlı olduğum her şeyden kuşkuya düştüm."

Sessizlik.


Öncelikle alıntılar sıralı değil. Kitabın kurgusu gibi, gel-gitli.  
Roman dün geceyarısı, gözlerimden uyku akar ve kitabı bırakamaz halde otururken, 3 bardak su, 2 ıhlamur, 2 sigara, kucakta battaniye ve cama vuran damlalar eşliğinde bitti. Tüm İnci Aral romanları gibi muhteşem bir lirizmin dibine vura vura, diliyle, kurgusuyla, azalıp artan temposuyla çarparak, ve hatta aradaki onca güzel durağa karşın, aralarından en sevdiğim, upuzun yıllar öncenin Ölü Erkek Kuşlar'ının verdiği tat gibi bir tat bırakarak bitti.

Yukarıdaki parçaların tümü ya da birkaçından örülü herhangi bir ilişkide, aşk, birliktelik, evlilik, çatışma kısımlarının türlü kısımları yoruma, tartışmaya açık olsa da, zannımca sadakat, asla aşktan ayrılabilir bir şey değil.
Her aşk, öyküsü içinde, başkasını sevmek kadar kendini sevmeyi de içermedikçe eksik kalıyor. Aşk dediğin her ne ise, bence ilk dönemeç çoğulluktan geçiyor. Dokunmasız, paylaşmasız, ortak anlar olmadan, kendiliğinden ve yalnızlık içinde doğan, tek taraflı, uzaktan ya da platonik addedilen duygular, benim düşünsel örüntümde en fazla şiddetli bir hoşlanma olarak kalmaya, aşkı aşk yapan her şey, iki tarafın kiremitleriyle örülen bir çatıdan oluşmaya yazgılı...Bu anlamda aşk aynasına yansıyan her coşku da, karşındakini severken kendini yüceltmek, kendine armağan verirken diğerine bağlanmak, tutkunun içinde birlikte eriyip, ortak yaşantıları anılara çevirmekle mümkün olabiliyor. İlişkinin daha sonraki dönüşümleri, iki tarafın bazen kendilerine, bazen birbirlerine, bazen ilişkilerine yabancılaşmaları, hayatın getirdikleri içinde son derece doğal, olağan, anlaşılır. Ancak bu resmin hiçbir noktasına ihanet yakışmıyor. Ayrılık sevdaya dahil olsa da ihanet asla değil, olmamalı...

"İhanete kurban gitmeyenler, bağış ve hoşgörü ölçütleri ne kadar yüksek olursa olsun bunun ne demek olduğunu anlayamaz, o dehşeti tahmin bile edemezler. Kör edici bir ışığa sürekli bakmaya çalışmak gibi bir şey bu! İhanet asla bağışlanmaz, geçiştirilebilir belki ama iğrenç yüzü belleğe o kadar derin çizgilerle kazınır ki unutmak için ölmek gerekir."

Kitap bütün ilişkisel izlerin üzerinden muhteşem anlatımlarla geçiyor. Müthiş karakter kurguları, onların geçmiş ve şimdileri ve aşkın dışında/hayatın içinde geçen diğer yaşanmışlıklarıyla da hepsinden bazı parçaları anlamayı, çok taraflı bir bakışla öykünün izini sürebilmeyi sağlıyor. Boğaz yakan, can acıtan, aşk bitiren, sevgi solduran bir ihanetin kendisi ne kadar yıkım yaratabilirse, ihtimali üzerine saplanmak ve güvensizlik de bir o kadar yıkıcı olabilir, bunu çok güzel veriyor...Okuyun, tavsiye ederim.

24 Şubat 2010 Çarşamba

Baloncu

Sana bi turuncu...
Sarkık yanaklı, kuzu bakışlı, boncuk gözlü, büyük aşkım kardeşim, canımın içisin! Seni daha önce şurada da anlatmıştım, gittikçe ballanıyosun...Geçen haftasonu yaptığımız 3 yaş doğumgünü partin, başbaşa elele gittiğimiz okulun Gymboree'de beni herkeslere bi gururlanma halleriyle tanıştırman ve müzik dersinde birlikte şarkılar söyleyip danslar edişimiz, babamın ofisine öğle yemeğine gidip yemekte hamsi olduğunu öğrendiğimizde "hamsi koydum tavaya, hopladı zıplamaya" şeklindeki süper Türkçe salakçık repliğinle beni çok güldürüşün, akşam evde yaptığın Michael Jackson danslarıyla beni hayranlıklara gark edip, sürekli dans dersine giden kondisyonu yüksek ablanı bile dili dışarıda hale getirene kadar bitmeyen enerjinle figürler yapışın, gece beni ablam yatırsın dedikten sonra odana gittiğimizde ve üstüste nasıl da şevkle uydurduğum 3 masal bittikten sonra bile zinhar uyumayıp, hadi aşkım kapat gözlerini diyince de ama o jaman ablamı göğemem diye isyan edişin, sonunda baktım olmayacak, ben uyuyakalmış gibi yapayım dememin ardından tastamam 2.5 saat sonra babamın omzuma dokunmasıyla senin yanıbaşında uyandığımda nasıl huzurlu uyuduğumu fark edişim, kapıda seni seviyoğum diye boynuma atlaman...muhteşemdi yine mavi kuzum benim. İyi ki varsın!



Sana bi mavi...
Az önce telefonda haftaya buraya gelmeyi düşündüğünü söyleyen sevgilim, hasretim, kocam...Doktorun bacağındaki iyileşmeyi olumlu, durumunu da güçlü bulmasına çok sevindim. Tahmin ediyorum, Istanbul'un yarısını katedip her gün fizik tedaviye gitmek lojistik açıdan ömür törpüsü gibidir ama böylece iyileşiceksin, az daha sabır...

Sana bi kırmızı...
Görmelere doyamadığım, güzel, komik, tatlı annem. Paltoları değiştik ya seninle, her gün üzerime geçirdiğimde etraf buram buram vanilya kokuyor, bayılıyorum! En kısa zamanda yine kavuşalım. En değerlimsin...

Sana bi mor...
Benim dünyalar komiği arkadaşım S. Reklamcıların şahanesi, Ankara-Istanbul-NewYork-Bodrum dörtlememin yapı taşlarından en şekeri, koskoca NYda ne tesadüf ki komşum, koskoca dünyada ne şanslıyım ki can dostum. Cumartesi günü BebekOtel terasında tastamam 7.5 saat oturarak rekor kırdık ya, hiç unutmıycam o günü! Kaç kere gitmişliğimiz, kaç şişe kırmızı bitirmişliğimiz, başka dostlarla orada görüşmüşlüğümüz çoktur seninle ama, bu defaki 4 şişe, yanımıza gelip giden ve birbirini tanımayan 3 farklı dost ve 7.5 saat mükemmeldi! Ayrıca pırıl pırıl yepisyeni, ne de cici döşediğin Nişantaşı sarayındaki saatler de...So..do you like attorneys?!

Sana...
Sana yok! Şu ofiste içimin şişmesinin baş sebebi, öküz-ü hümayun insan, "diploma cehli alır, eşeklik baki kalır" vecizesinin capcanlı örneği, ne işinden ne tavrından ne sohbetinden ne tipinden hayır gelir behey sevimsiz! Çekil çekil gölge etme, ay daraldım yahuuuu!

Okurkuşu...
Dükkan senin! Öperim gül yanaklarından...

23 Şubat 2010 Salı

İstasyon'da Çay Saati

Bugün bizim İstasyon Cafe'de çay harmanlayıp kek börek efsunladım. Yanında muhabbet olmadan çay kaşığı şıngırtısız, demi de eksik kalır...Buraya buyurmaz mıydınız?

22 Şubat 2010 Pazartesi

Şimdi Neresi Sıla, Neresi Gurbet?!

Ofiste işler toparlandı, kahve tüketimi tavan yaptı, seyahat sonrası ara öğünlü rejimsel vaziyete uygun olarak meyveler diyet bisküviler lüpletildi, e hadi ben kaçayım, burda duş yok pijama yok terlik yok, hem evde Ezel bekler saatleri geldi. Yani tam da şu anlarda, saatlerin akmak bilmediği alacakaranlık kuşağında uykusuz bir günün yorgun öğleden sonra'cılığı oynuyoruz. Daha doğrusu ben sükun içinde kendi kendime oynuyorum, kalan 38 kişinin oynayıp oynamaması da dingilime diil! Bana mı sordunuz nerde bir sosyal zeka kıtlığından muzdarip, ilginç tip varsa buralara doldururken, alla allaaaa...Samanlıkta iğne oyası kabilinden koca bankada 4 tatlı adam varsa onlarla da dışarıda da görüşüyoruz zaten mutlu mutlu, kalan sağlar bizim! E hal böyleyken, sevdiceklerim de arayı açma Eliza demişken napayım, günün ikinci post'unu demliyim en iyisi dedim!

Eeee, naber dayı?
(İç ses: Hehehehe yazı yazıcam diye olaya girip konuyu düşünmezsem halim budur. Haaa, ömrü hayatımda bir kere olsun kimseye eeeaaa naber dayı diye hal hatır sormadım tabii de, lafın gelişi işte...
Offf sıkıldım be blogcan! Du bakıyım bulurum ben anlatıcak bi şey şimdi...Hmmmmmmm..Hah!)

Valla cicim, yıllar önce New York'dan yurda dönüp bocaladığım günlerde çiziktirmiştim bir şiircikte,
"Gurbet neresiydi, evim neresi..
Herkes tek ağız: Biraz sabret" diye...
Ondan birkaç ay sonra İlhan Şeşen başlıktaki kuplenin de yer aldığı şarkıyı yaptı. Severim Şeşen'i, gün doğmadan önceki naif hallerini daha da çok...Sonra tek başıma güneş olucam kompleksi yaptı, tutmadı bence...Neyse efendim, koca adamın ergen kızın not defterinden apartma yapacak hali yok elbet, haşa herhangi bir imada bulunmuyorum! Sadece diyorum ki ey tesadüf, ne tatlı şeysin, bazı duyguyu da nasıl anlatsan aynı notalar çıkıyor...Zira güzide bir atamızın "doğduğun yer değil, doyduğun yer" diyerek, ünlü düşünür Hallmark'ın ise "Home is where the Heart is" şeklinde vaziyete ışık tuttuğu üzere, ev olayı/bark olayı/yurt olayı aslında kalpte bitiyor...Şekilsel şemalsel kısımları çıkarttığındaysa ortada adresler, mektup pulları ya da sınırlardan çok, hasret, özlem, kavuşma sevinci gibi duygular kalıyor...Onlar mühim, onlar ezbersiz, onlar adressiz...
Bu dizenin aklıma tam bugün düşmesi de manidar tabii, kimselere doyamadan geliverdim.



Higgins Amsterdam'da, ben Istanbul'dayken, onunla aylar boyunca telefonlarda, facebooklarda, emaillerde hasreti bol uzun konuşmalar yaptığımızı pembeli detaylarla daha önce de anlatmıştım. O zamandan beri de 1 haftadan fazla ayrı kalmadık hiç..Bu defaysa uzun zamandır ilk kez 2.5 hafta görüşmeyeceğiz. Bugün facebook'dan ikikiki kikikiki diye cilveli cilveli yazarken, yattığı yerde hoşuna gitsin diye ona Fruit and the City'den balonlu süslü meyve sepeti göndermek için pür telaş ayarlama yaparken fark ettim ki, bu defa ben Amsterdam'da, o Istanbul'da olsak, hasretle vuslatın adresleri değişse de, kalan önemli tortu yine aşk oluyor...Aman eksikliğini görmeyeyim. Amin...

Bu arada yazıyı yazdım, üzerinize afiyet tuvalete gidip geldim, tıkır topukları çıkarıp buzul çağı çizmelerimi giyip çıkmaya hazırlandım ve tatatatammmm, tabii ki son saniyede iş çakıldı! Agggghhhhh, hadi şu şeyi tamamlayıp fırlayayım ben...Baaaayyyyy!

Hemşiranım



Türkiye seyahati her zamankinden de daha çok koşturmalı geçti ve dün gece Amsterdam semalarına ulaştım sevgili dostlar...

Futbol oynarken düşüp, dizinin ön çapraz bağlarının mühim bir kısmı yırtılan canım Higgins’imin, geçen haftaki seyahatimizde kontrol ettirip Mayıs civarı da operasyon geçirmeyi planladığı dizinin çok acil ameliyat edilmesi gerektiğini söyledi doktor. H de, ani bir kararla ameliyat oldu. Kesiksiz, atroskopi ile yapılan bir operasyon olduğundan, ameliyat çok zorlu değildi. Genel anestezi aldığı için, ayılana dek ruhumun bütün Florence Nightingale'leri şaha kalkıp yüreğim ağzımda atsa, elimden ilk çorbasını içerken onu nasıl sevdiğimi bir tur daha fark etsem de, ameliyattan çok nekahat süreci uzun ve sıkıntılı...3 hafta dizinin üzerine basmaması, bolca yatıp, zorunlu ayağa kalktığında da koltuk değnekleri kullanması gerekli...İlk birkaç günkü ağrısı geçti ama biraz da hafakanlar bastı tabii sevgilime son birkaç gündür. İyileşicek inşallah yakın zamanda...


Bakırköy Acıbadem Hastanesi, ameliyat sabahı heyecanla gelişini beklerken Kanal D ekranında canlı yayında kendisiyle burun buruna gelip ameliyat gecikecek herhalde hehehühe gibi gerzek esprilerle ortalığı yumuşattığımız tontik doktorumuz, pek ilgili pek cici ve en başta isimlerini öğrenmeye kassam da sonunda ipin ucunu kaçırıp direkman Hemşiraaanım’a bağlayıp kendi kendime kıkırdadığım hemşireler, H. şekilsiz ameliyat önlüğüyle ayağa kalkınca aman frikik vermeyelim ifendim diye gömleği canhıraş düzelten tatlıcık hasta bakıcı abi ve tüm personele güzellikler dilerim...


Yardım sandığından oyuncak bebek yerine çıkan koltuk değneklerine şükürler olsun ki onları kullanmak zorunda olmadığı için minnettar kalan Pollyanna’cığın ruhuna el fatiha, inşallah koltuk değneklerini de 10 güne kadar atar sevgilim...Ancak şimdilik, yürümeyi zorunlu kılan Amsterdam sokakları, oldukça dik 60 basamakla ulaşılan yuvamız vs derken, hem doktor da takip muayeneleri yapmak istediği için, birkaç hafta daha Istanbul’da kalacak...
Ben dün gece, onun 3 haftalık rapor süreci kadar uzun süreli izin alma imkanım olmadığı için, onu tatlı kayınvalidemin şefkatli bakımına bırakıp buraya dönmek zorunda kaldım. Zaten ameliyatın ertesinde de, çok özlediğimi bildiği ailemi 3 gün olsun görmem için Ankara'ya gitmemde ısrar etti tatlı aşkım. Allah birlikte sağlıkla yaşlanmayı nasip etsin, hayat boyu hastalıkta ve sağlıkta yanında olalım birbirimizin ama, şimdilik annecikler sahada eli öpülesi kahramanlığa devam ederken yedek klübesinde bekleyen yıldızcıklarız tabii! Annelerimiz ikimiz beşimiz hepimiz sağolalım, varolalım, iyi ve huzurlu olalım...

Dün koltuk değnekli ponponla zar zor vedalaştıktan sonra havaalanı kaosu anlamadan geçti. 2 saatlik tipik rötarını tabii ki aksatmadığı için sunturlu küfürlere klasik maruzatı içinde bizleri geceyarısını geçe evimize getiren sevgili THY, başka hiçbir havayolunun Avrupa seferlerinde olmadığı kadar zengin ve lezzetli servisiyle her zamanki gibi gönüllere bir parmak bal çaldı. O sırada 2 küçük şişe kırmızı şarabı da bir güzel diken bendeniz 1 saat sızmışım.
Yeşil-Safran Sarı-Mor gibi sırası kaymış halde okuduğum, müthiş lezzetli Yeni Yalan Zamanlar üçlemesinden beri, haydi İnci haydi İnci haydiiii, tam zamanı tam zamanı şimdiiiyy tezahüratıyla beklediğim sevgili İnci Aral’ın son romanı Sadakat’in bomba gibi başlamasıyla da iyice gevşedim ve sonunda geldim.
Şimdi aklım tatlıcık kocamda ve geride kalan herkeste, gözlerimden uyku akarak, yoğunlar yoğunu pek gri bir pazartesiye alışma çabasındayım...
Doktor amcaa, bi rapor yazsanız da azcık uzanıversem ben şu köşeye, olmaağ mı?!

 

12 Şubat 2010 Cuma

Şımarmak Güzeldir!



Sabahlarınız hayrolsun pek muhterem, elma şekeri dostlarım!
Ben birkaç gün buralarda yokum, bi isteğiniz arzunuz olursa Necmi'ye not bırakın olur mu?

Bu arada hayal asistanım Necmi'yi tanımayan yok diil mi, kendisi burada lokum gibi oturuyo...Bavullarımı da taşıdı ama tık demedi aslan parçası...

3-4 gün Istanbul'da şöyle, 3-4 gün de Ankara'da böyle özlem giderip mutlanacağım...Frank Sinatra'nın sesi kulaklarımda çınlıyor şimdi, ♪ Fly me to the moon lalala ♫♪♫♪...


Eskilere takılayım, biraz masal tozu bulaşsın haftasonuna derseniz, Gerçek Masallar'a göz atabilirsiniz belki?

Yok masal fazla gelir, işim gücüm başımdan aşmış benim diye hayıflanan varsa, bayık toplantılar, kerameti kendinden menkul ofis insanları ve birkaç bir şey daha yazmıştık şuralarda...

Kutsal ve kıpkırmızı bol şerbetli, 14 Şubat ayıcıklı kartpostal ograten, 90 liraya tek bir kırmızı gül oturtması, bankaların 1 hesap açana 2 kişilik rüya gibi sevgililer günü yemeği hediye kampanyalaması mideye bastıysa, bi Talcid atıp çiğneyin bol suyla...Yine de zor hayatın içinde bulunması tastamam 30 sene sürmüş ve sevgililiği bir günde tostlamadan yaşamaya çalışan bir aşk hikayesi okuyasınız gelirse, Eliza ve Higgins'in nazar boncuklu öyküleri şuralarda durmakta..

Ohhhooo tembel Eliza, hepsini okudum ben bunların, yenisi yok muuu diyen varsa da, ne tatlı şeysin sen öyle?! Önce gel bi kucaklayıp öpeyim. Az bekle, bi şımarıp geliyoruuuummm...

11 Şubat 2010 Perşembe

İzdivacın Son Perdesi

Sabahlarınız hayrolsun kuzular...
(Yıllaaar önce, yazarı Vincent Ewing, çevirmeni Nihal Yeğinobalı olarak basılan, ancak uzun yıllar sonra Yeğinobalı'nın gerçek yazar, Ewing'in de mahlas olduğu açıklanan, romanda geçen muhteşem manzaralı kolejin de Robert Kolej'den esinlenildiği söylenen Genç Kızlar diye pek leziz pek sürükleyici bir roman okumuştum. Romanda baş karakter Gabriel Samson, güzel öğrencisi ve sevgilisi Beatrice Karova'ya her gün "Sabahların hayrolsun Miss Bee" derdi; ne hikmetse o gün bugün, sabahı böyle karşılamayı pek severim.)

Gelgelelim, yazımızın ne bu girişle, ne de dünkü pek içli cici kız kurabiye yazımla ilgisi var. Aksine, bugün yüksek müsaadenize sığınarak hafiften saydıracağım...!

İlk başladığı günlerde yarı merak, biraz alay, biraz da balayında yorgan döşek hasta yatarken otel odasında izlenecek şey kıtlığı nedeniyle bir süre sardırdığımız İzdivaç programıyla ilgili pek müstesna fikirlerimi şurada paylaşmıştım.
Ayrıca Gay Pride ve homofobi üzerine kısa bir giriş de şuralarda bir yerdeydi...Şimdi çoktaaan kabak tadı vermiş temcit pilavı İzdivaç'a da, eşcinsellik konusunda fikirlere de yeniden giriş yapasım yok, ilgili kuzular bu yazılara göz atabilir...Amma velakin, dün gazetelerde rastladığım, muhtemelen de içinde Amsterdam geçtiği için bünyemde bir algıda seçiciliğe vesile olan, aşağıdaki yazı ve video (burada), kanımı beynime bir sıçrattı ki, paylaşmasam kurtlanacağım...


Efendim pek yüksek medya analizcisi, saçıyla bıyığından kelli çizdiği feco çirkin, kendince pek modernist portrenin ardından medyaya dair kıymetli görüşlerini bizlerden şükürler olsun ki saklamayan Yüksel Aytuğ beyefendinin son yazısının başlığı, Lezb-i İzdivaç. Evet evet, bu pek zeki pek nüktedan, ay nereden de bulursun böyle şeyleri Yüksoooş başlık hangi saygın gazeteyi açsak karşımızda! Beyefendinin anlattığı rezalet skandaaaalllll olaysa şöyle cereyan etmiş:
"Ve sonunda bu da oldu. İzdivaç programına telefonla katılan bir kadın, stüdyoya evlenmek için gelen kadınlara talip oldu... İzleyenlerin ağzını bir karış açık bırakan olay önceki gün atv ekranlarında yaşandı. Esra Erol her zamanki gibi stüdyoda talipleri ağırlıyor, zaman zaman da telefon bağlantıları yaparak, kendine eş arayan Serdar Bey'in taliplerini çeşitlendiriyordu. Telefon bağlantısı ile canlı yayına katılan Eda Şan adlı kadın önce Erol'a ve programına övgüler yağdırdı. Herkes, Eda Hanım'ın, diğerleri gibi Serdar Bey'e talip olduğunu sandı. Telefondaki kadın daha sonra "Hollanda'da evlendim. Ailemin onaylamadığı bir evlilikti. Bu nedenle bir yıl evli kaldım ve boşandım. Şimdi kendime yeni eş arıyorum" dedi. Esra Erol bu klasik konuşmanın ardından "Nasıl birini arıyorsunuz?" diye sorunca film koptu. Eda Hanım, "Ben Hollanda'da bir kadınla evlendim. Hollanda'da evim var. Maddi durumum da iyi. Oradaki bayanlardan beni anlayacak biriyle evlenmek, beraber yaşamak istiyorum" deyince başta sunucu Esra Erol olmak üzere stüdyodaki herkes dondu, kaldı. Sunucu Erol, ilk şoku atlatır atlatmaz, "Haydi git başka programlara" diyerek, sesi yayından aldırdı ve kameraya dönüp, izleyicilerle dertleşmeye başladı. "Bu hanım şov yapmak istedi. Biz de buna istemeden alet olduk. Çeşit çeşit insan var. Kimsenin cinsel tercihi bizi ilgilendirmiyor ama bu sadece şov amaçlı. İyi de Serdar Bey'i niye kullandı?" diyerek üzüntüsünü dile getirdi. Sinirlerine hakim olmakta güçlük çektiği gözlenen Erol konuşmasını şöyle sürdürdü: "İyi oldu be, renk geldi programa... Hep birlikte güldük, eğlendik. Aslında söyleyecek çok söz var ama terbiyem müsaade etmiyor... Ama ben o telefon numarasını bulurum. Arayan kişinin de canını yakarım..." Bu aralar canlı yayınları telefonla sabote etmek pek bir moda... Sanırım bu da "kafa bulmak isteyen" birinin benzer bir girişimiydi. Yoksa değil mi?.. Yoksa bir "ihtiyacın" tezahürü mü? İster misiniz bir yapımcı çıkıp, lezbiyenler için "Lezb-i İzdivaç" programı ekrana sürsün?"

Yani çok pardon da, bilmemkaç bin izleyicinin önünde "Merter güzeli model", dibinden siyahı çıkmış röfleli kartoloşlar, bilmemkaç yaşındaki, teyze gelmeden önce dişini sıkıp bi 20 kilo vereydin komşu teyzeler, analarıyla gelen bıçkın delikanlılara, 3. karısını da gömmüş, daha ne arıyon dayııı aymaz ihtiyar amcalarla izdivaca talip oluyorlar rezalet olmuyor da, pek moderen caaanım ülkede son derece de düzgün konuşan bir kadın böyle bir taleple gelince mi skandal oluyor?? Hadi oradan!
Bu biiiiirrrr.

Arayan kadının önceki eşinin bir başka kadın olduğunu söylemesiyle ölü balık gibi bakmaya başlayan, önce salak salak dinleyip, sonra hadi başka programa diye sesi titreye titreye kovalayıp, sonra hayır yani herkesin cinsel görüşüne saygı duyuyoruz tabii ama diye ay ne liberal başlayıp, hemen ardından "aslında söyleyecek çok söz var ama terbiyem müsaade etmiyor... Ama ben o telefon numarasını bulurum. Arayan kişinin de canını yakarım.." diye Kasımpaşalı elini beline koyan be hey Esra, öyle Bıcırık Hanımteyze ile karşılıklı göbek atmakla bitmiyor reality program sunuculuğu...Ödevin her gün 9 saat Oprah seyredip biraz hitabet, biraz duygular nerde maskelenip nerde açığa çıkarılır, biraz da toplumun tüm kesimleri nasıl kucaklanır vb şeyler öğrenmeye çalışmak. Otur sıfır.
Bu ikiiiii.

Arayan kızcağız Eda, eğer hadi bu programı karıştırayım gibi bir uyduruk arama yaptın, kendince inandırıcı olsun diye de eşcinsel evliliğin yasal olduğu Hollanda'yı işin içine kattınsa, vaktin mi bol salak mısın nesin, ne diye elalemin homofobik titremelerine durduk yerde rüzgar verip ortalığı dağıtıyosun, git bi kitap oku film izle yahu...
Haa, yok ciddi ciddi aradıysan da, ah be kadın! Hiç homofobik değilim, tüm homofobiklerin zavallı yanılgısı içinde, etraftaki bütün lezbiyenlerin bana bayıldığı gibi bir beyhude kabusum da yok. Heteroseksüel bir kadın olarak tam anlayamasam da sonuna kadar saygı duymayı bir insanlık görevi saydığım, kendince bir seçim yapmışsın. Gitmiş bu seçimini sana en özgürce yaşatacak bir güzel ülkede ev sahibi olmuşsun, bir kere de evlenip boşanmışsın, adam gibi cümle kurup derdini anlatabilecek kadar da belli ki eğitimlisin, kendine eş bulacak hiçbir ortam bulamadın mı da bu gerizekalıları dellendiriyosun?! Hadi çabuk evine.
Bu da üüüüç.

Ohhhhh yahu. Şimmmdi kahvemi yudumlayıp iş yoğunluğuna dönebilirim.
Hadi öptüm şekerler, baaayy! ;)

10 Şubat 2010 Çarşamba

Nostaljik Kurabiye

Konuya Otomatik Portakal türevi bir başlıkla girdiğime bakmayın, son derece kişisel hasretlere adanmış bir yazıcık bu...


Bizim ofiste çalışan, çok beyefendi, çok tonton bir amca var; eminim kendisi gibi tontik olan eşinin yaptığı 2 tepsi kurabiyeyi yanında getirmiş bugün, akşamüstü herkese ikram etmek için... Öyle genel geçer yapıldığı üzere kuru bir "mutfakta kurabiye var, afiyet olsun" maili atıp yerinde de oturmadı üstelik, üşenmedi tek tek gezdi odaları...Bunca öküzlük arasında zaten bu harekete içlenmişken, bir de kurabiyeden aldığım ilk ısırıkla çarpıldım! Zira anneannemin un kurabiyesinin birebir aynısını yapıp göndermiş kadıncağız...Beyefendiye "zarif eşinizin ellerine sağlık, çok beğendiğimi iletin lütfen" gibi kurumsal formatlı aile görgüsü temalı bir mail de attım ama, kendime gelemedim.

Kurabiyenin tek bir lokmasıyla kendimi anneannemin evinde öğle uykusundan uyanmış, onunla birlikte mutfakta sandalyenin üzerindeyken bulunca, dedemin süper komik fıkralarını, fıkralarda mazallah "bok" vb, o zamanlar anneannemce torunlara pek zararlı addedilen sözcüklerden biri geçerse anneannemin dedeme "ne diyosuuuunnn" bakışı atıp, dedemin "ay pardon ağzımdan kaçtı" dedikten sonra bana okkalı bir göz kırpmasını anımsayınca, annemin ODTÜ rozetine nedense pek özendiğimden cancanın 2 yaşındaki kızına da ilk vesikalığını çektirerek hazırladığı rozeti zinhar yakamdan çıkartmadan, Jackson 5 kıvırcıklığındaki bonus saçlarımla, anneannem ve dedemle çay sofralarında annemin okuldan dönmesini beklediğimi ve hatta paşa çayının tadını hatırlayıverince, hepsini çok, pek çok özledim. 

Kokuların, tatların, sanki bizden apayrı varlıklarmış gibi, başlı başına duyuların hafızası olduğu gerçeği, bir defa daha şaşırttı beni...Çarptığını sırf mutlu düşüncelere daldığım için değil, aşağı indikten sonra kapıdaki turnikeyi binaya giriş kartı yerine metro kartıyla açmaya çalışıp, açılmayınca da şaşkolozca sinir yapmamdan sonra anladım. (Kendi salaklıklarına gülebilmek önemli meziyet vesselam...)

Neyse ki haftaya Türkiye'deyiz aşkımla birlikte...Anne sarılması-anneanne kurabiyeleri-dede fıkraları-kardeş mıncırmaları-baba sıcaklığı-dost muhabbetleri-Boğaz rakı balığı-Ankara dolması-sokak simidi karması bir yanar döner sepet bekliyor...Yoksa mazallah, ofisteki tontona sarılıp un kurabiyesiii diye hönkürdeyecek, adamcağızı da durduk yerde şoklara gark edecektim!

08 Şubat 2010 Pazartesi

Bella Venezia!

* Bu karnaval yazisi 2 dosta adanmistir...


Ozlem, soguk bir yana, bir Kuzey Avrupa sehrinde yasamanin en keyifli yanlarindan biri vize olmadan rahatca gezebilmek, seyahat imkanlarinin zamansal ve parasal acidan cok daha goze alinabilir olmasi.. Biz de bundan faydalanip, burada oldugumuz sureyi bu acidan guzel degerlendirmeye karar vermistik Higgins'le en bastan beri...Benim de uzun yillardir en buyuk hayallerimden biri Venedik Karnavali'na gitmekti. Bu ruya sehrin maskelerle donandigi birkac gunun havasini solumak, cesitli filmlerde parcalarini gordugum keyifleri, gecit torenlerini yasamak arzusundaydim. Bu seneye kismetmis...Venedik'in subat ayindaki karnavalina gitmek icin bilet ve otel bakmaya da taaa Agustos sonunda gaza gelip baslayinca, oldukca makul fiyatlarla bu imkani yarattik, haftasonu 9 kisilik dev bir ekip halinde kalkip gittik.

Venedik binlerce minik adadan meydana gelen, cogunlugu kanal ve kopruden olusmus bir masal diyari oldugu icin, havaalanindan sehre ulasim oldukca mesakkatli. Gozunu sevdigimin interneti sagolsun, hangi yolla ulasimin en rahat ve en ucuz oldugu konusuna gitmeden calismis, "waterbus" biletlerini alandan cikinca nereden alacagimizi dahi ogrenmistim, elimizle koymus gibi bulduk. Once Murano ve Lido adalarina ugradiktan sonra Venedik San Marco duraginda indik, Booking.com'dan buldugumuz, meydanin hemen dibindeki harika konumu ve temizligiyle gonlumuzu fetheden otelimize yerlestik.

Arkadaslarimiz o gece gelecekti, ilk aksami sevgilimle basbasa etrafta gezerek, bir sure sonra Venedik labirentinin unutulmazlari icinde hic ise yaramadigini fark ettigimiz haritamizi sallayip sokaklarda kaybolarak, efsunlu Rialto koprusu'ne bakan, ufo'larla isitilan tenteli bir trattoria'da basbasa Italyan lezzetlerine bogularak gecirdik. Yagmurlu havada bata cika elele yurumek, San Marco'da alacakaranlik'ta toz pembe sokak lambalari ve turist kazigi inanilmaz pahali (ama inanilmaz lezzetli) cappucchino'lar, meydanin orta yerinde karsimiza cikip pek hosumuza giden Istanbul tanitimi, iliklerimize isleyen buz gibi nemli hava bile harikaydi...





Cumartesi sabahi onceki gece gelmis olan can dostlarla kahvaltida bulusup oteli kahkahalarla cinlattiktan sonra ciktik. Yine saatlerce yuruyup, hala soguk ama neyse ki yagmursuz gunun tadini cikarttik. Pespese gondollarla gezerken bir arkadasimizin kiz arkadasina gondolda cebinden cikarttigi yuzukle yaptigi evlenme teklifi gunun keyifli surprizlerinden oldu, tur bitince hep beraber ilk buldugumuz café'ye kendimizi atip siselerce prosecco, Venedik'de yapilmaya baslanip dunyaya yayilmis seftalili sampanyali pek guzel kokteyl Bellini ve cikolatali fondue ile onlarin nisanlanmasini kutladik.
Ayaklarimiz kopana kadar yuruyup, her kanal ve koprude sehre yeniden hayran olduk. Aksam baslayacak karnavala hazirlik faaliyetleri surer, sokaklarda azar azar harika kostumlu insanlar belirmeye baslarken, biz de hem etraftaki rengarenk maskeler, Murano camindan biblolar, hediyelikler icinde kendimizi kaybedip, hem de maskelerimizi kaptik!




Etrafta gordugumuz inanilmaz kostumlerin yanina bile yaklasamayacak olsa da, Roma'daysak Roma'li gibi olmali mottomuza uygun olarak aldigimiz maske, peruk ve pelerinlere burunduk. Sokaklardaki binlerce turistin de maskeli olmasi gercekten cok alacali, cok farkli, zaman zaman korkunc, bazense cok komik manzaralarla dolu, tam bir masal kentine cevirmisti etrafi...
Kutlanacak seylerimiz boldu...Gunduzki nisan disinda gruptan 2 arkadasin da dogumgunu olunca, karnaval en once bizim gittigimiz trattoria'da baslamis oldu! Siselerce Chianti, yanina farkli farkli pizza, makarna ve Italyan peynirleri, ustune tiramisu derken catlayasiya yiyip, maskelerle bol bol resim cekip sokaklara ciktik. O aksam San Marco meydani'nda kurulmus devasa bir alanda sahnelenen oyunla baslayan karnavalsa, efsanesine yakisir mukemmellikte, unutulmaz bir olaydi...

Venedik Karnavali (detayli bir tarihce icin buradan buyrun), 1200'lu yillarda devletin zenginligini, zaferlerini, sasaali sekilde kutlamak uzere baslamis ve yayilmis. Paskalyadan once 46 gunluk Oruc (lent) zamanindan onceki haftalar boyunca, Subat ayinda kutlanan festivalde bir taraftan bu kutlamalar, senlikler surerken, bir taraftan da sehirde yayilmaya baslayan bolgesel gruplasmalarin kaba kuvvete donusen vahsi taraflari, boga guresleri ve kavgalar gittikce buyumus. 1600'lu yillarda karnaval, Kuzey Avrupa'dan sehri gezmeye gelen zengin tuccarlar, gezginler ve zamanin aylarca bir yerde konaklayip inanilmaz paralar harcayan asilzade turistleri tarafindan ziyaret edilmeye baslamis. Bu ziyaretlerle birlikte sadece sehre muthis bir para akisi olmakla kalmamis, artan sanatsal faaliyetler, operalar ve eglencelerle birlikte, maskelerin koruyucu perdesi ardinda herkesi daha da rahat ve futursuz hissettiren kumar ve fuhus da artmis. Bir sure sonraysa karnavalin one cikan bu yanlari yuzunden Venediklilerce kutsal sayilan degerleri gittikce azalmis. Karnaval disinda da maske yayilmaya baslayip, yasam noelden paskalyaya neredeyse 6 aylik sureyi maskelerle geciren Venedikliler icin maskelerin sakinimi altinda giderek yozlasan bir hal almis. (*Maskelerin yasak ve tabu kapatan, mistik ve seksi tarafindan, Eyes Wide Shut'ta maske olgusunu muhtesem etkileyicilikte kullanan Stanley Kubrick, oldukca etkilenmis. Filmdeki tum maskeleri de Venedik'ten toplamis). Sehrin Avusturya boyundurugu altinda bulundugu 1800'lu yillarda karnaval iptal edilmis, 1930'lar Mussolini fasizm zamanlarindaysa maske takmak bile yasaklanmis.

Uzun yillar sonra, 1979'da karnaval yeniden dogmus. Venedikliler, bu muhtesem gelenegi lokallerin katilimiyla canlandirmaya, efsaneyi yeniden yaratip, olumsuz cagrisimlarini azaltmaya karar vermisler. Sehir halki hep beraber calisip muhtesem sekilde yeniden yarattiklari karnaval ortami icin benimsedikleri "Ma varda che poco che bastaLittle is enough!" mottosunun ve cabalarinin karsiligini, ertesi yil yeniden akin akin karnavala gelmeye baslayan turistlerle almislar. O gun bugundur de, bu rakam gittikce cogalmis. 2000'li yillar boyunca, Venedik lokal nufusu 60,000 kisiyken, festival haftalarinda gelen turist sayisi 900,000'leri bulmus...Karnaval kostumleri ve maskeler de kisiye ozel, sanatsal, dekoratif amaclarla, akla hayale gelmeyecek cesitlilikteki guzellikleriyle saltanatlarina devam etmisler...

Biz de maskeler saltanatinin en muhtesem orneklerine, pazar gunu meydanda gerceklestirilen gecit torenlerinde sahit olduk. Hava bir anda gunluk guneslik olup, gun isigini bunca ozlemis biz Amsterdamer'lari muhtesem bir armagan gibi isitmaya baslayinca, Pazar gunumuz ozellikle mukemmel gecti.
Paltolarimizi cikartip deniz kenari café'lerde gunese, muzige, lezzetlere ve muhabbete bogulmak, her seferinde yeni avlular, bahceler, gorkemli evler bularak ara sokaklarda kaybolmak ve meydanda gecit torenlerini izlemek bize sanki 2 gunlugune degil de, birkac haftaligina oralara kacmisiz ferahligi verdi...
Parlak gunes altinda daha da efsunlanan Venedik, inanilmaz ozenilmis, bazilari urkutucu, bazilari gulumseten, rengarenk, muhtesem kostumler, cambazlar, zamanin temsili asilleri ve savascilari, jonglorler, muzisyenler resmi gecidi, konfetiler, alkislar, mutlu yuzler...her sey harikaydi!

















 

* Bugun aldigim, cok sevdigim bazi blogger dostlari ozleyecegim haberi beni uzse de, onlari sevdigimi iyi biliyorlar ve hayat devam ediyor...El salliyorum, kalbiniz karnaval olsun!

05 Şubat 2010 Cuma

Hayal Salonunun Kapıları

Hava soguk, karanlik, yagmurlu da olsa, isten bayilmis, ailemi ozlemis, gunluk ufak ters gitmelere canim sıkılmıs da olsa, actim mi hayal salonumun kapılarını, iceri gunes, gokkusagi, cikolata ve dalga sesleri doluverir. Kendimi yeniden dingin, mutlu, hulyali, keyifli duyumsarim. Anahtarini hic de sakli cekmecelerde tutmadigim, her zaman elimin altinda kalmasini sevdigim bu ferah, esintili, renkli salondan hayal ısısında cikarken, yasadigim ana yerinerek degil, gercek olabilmis hayallerimin hafifligine sukrederek cikmaksa en buyuk sansimdir, bilirim, onemserim. Bu bilgiyle kendimi daha da gonenmis hissederim...

Hayalgucunun limitsizligiyle buyulenen bunyeme, baskalarinin hayallerinin sinirsizligini gormek de pek iyi gelir. Cocuk dunyasina duydugum buyuk hayranligin bas sebebi de budur zaten...Hayallerin yaraticilikla bulustugu farkli, ilginc, alacalı dunyalara pencere acan yapitlari dinlemeye, okumaya, izlemeye de bayilirim. Hepimizin ruyalari gibi, bu yapitlarin da icinde eflatunlara karismis fumeler olmasini, hepsinin pasparlaklik icinde ufak bir karanlik yan tasimalarini da ozellikle severim. Bu acidan Roald Dahl hikayelerinin hepsi ve Charlie'nin Cikolata Fabrikasi, Lewis Carroll'un Alice'leri, Harry Potter'in voldemort siyahina bulanabilen sihri benim icin harikadir...

Dun de, soguk ve yagmurlu bir persembe aksamini, sadece türü olarak degil, hissettirdikleri acisindan da fantastik bir film olan The Imaginarium of Doctor Parnassus 'un icinde sevgilimle elele kaybolarak gecirmek nasil iyi geldi anlatamam!


Filmde, taaa Sound of Music'in efsanevi Captain Von Trapp'ini izledigimden beri bayildigim Christopher Plummer'in, 81 yasinda hala muthis bir karizmayla canlandirdigi ölümsüz Doctor Parnassus'un, yine muthis bir oyunculuk cikaran Tom Waits'in canlandirdigi seytanla girdigi iddialar sonucu yarattigi, bir aynadan gecilerek girilen bir hayal diyari ve özünde iyi-kötü karsitligi anlatiliyor. Hayal dunyalarinin ve mutlu ruyalarin ne kadar berrak, haz ve gunahtan arinmis, saf ve aydinlik olabilecegi muammasi, sutliman guzelliklerin insani urperten sahnelere karisabildigi Imaginarium sahnelerinde pek lezzetli sunuluyor...Filmin en etkileyici kisimlari da, aynanin diger tarafinda gecen sahneler zaten...

Filmin cekimleri, basroldeki Heath Ledger'in ani olumuyle durdurulduktan sonra, onun rolunu biraktigi yerden devam ettirmeyi kabul eden Johnny Depp, Colin Farrel ve Jude Law ile anlasildiktan sonra yeniden baslamis. Heath'in joker mimikleriyle her zamanki gibi iyi oynadigi Tony karakterini, aynadan iceri her bir gecisinde degiserek canlandiran Johnny, Jude ve Colin, elele sunduklari gorsel solenle beraber, aktorun geride biraktigi minik kizina bu filmden aldiklari geliri bagislama karari vererek kalpleri de isitmislar...
Bas kadin Valentina ise, Vogue'da filan yeni neslin en degisik mankenlerinden biri sayilsa da, tipi bana hep "bi garip" gelen Lily Cole. Ancak reklam cekimlerinde ve podyumda garip buldugum hafif deli bakisli porselen bebek yuzu, boyle bir filmin boyle bir karakterine pek yakismis, muthis bir secim olmus. Bu kiz, her filminde oyuncak suratli nisanlisi Helena Bonham Carter'i illa ki basrole koyan Tim Burton icin bence bicilmis kaftan...

Burton demisken, aylardir vizyona girmesini bekledigim Alice in Wonderland'in, illa ki Disney cekimlerinden daha vahsi ve oyunlu olacak Tim Burton versiyonunun gelmesine de az kaldi! Kadroda yonetmenin her zamanki vazgecilmez ikilisi Carter ile Depp disinda, (ki Depp'in canlandirdigi Deli Sapkaci ile Alice'in cay sofrasi ve oradaki sohbetler, bence oykunun en mukemmel yerlerindendir), cheshire cat'i canlandiran Stephen Fry, caterpillar rolunde Alan Rickman, beyaz kralice Anne Hathaway gibi harika isimler var. Heyecanla beklemekteyim...

Haftanin en guzel gununde, yavastan cuma esrikligine burunurken, alacali, efsunlu, keyifli haftasonlari dilerim hepimize. Pencereleri aralayin, hava girsin. Biraz da kapilari acin, hayal girsin!



04 Şubat 2010 Perşembe

Duyarga



Allegory of the Five Senses - 1668- Gerard De Lairesse
Ilk kez Aristo tarafindan M.O. 300'lerde siralanip kabul edilegelmis, gormek, isitmek, koklamak, tatmak ve dokunmak takiminin harikalarindan olusan, daha minnak yavrularken ogrendigimiz 5 duyumuz..Modern zamanlarda norologlar bu baz listeye denge, agri, sicaklik algisi, vucudun farkli ortamlardaki ic oryantasyonu vb bircok baska duyularin eklenmesi gerekliligini tartisiyor. Bir yandan bu yeni dizimlenen duyularin varligi yadsinamazken, bir yandan da ilk listedeki "duyu organlari"yla algilanan duyularin tersine, sinir uclari veya duyu organlarinin icindeki denge bolumlerinden beslenen ek listenin, temel 5 ile ayni klasmana girip giremeyecegi sorgulaniyor.

Listeye yeni eklenenlerden gectim, temel 5'liye saglikla sahip oldugum icin her gun sukrediyorum. Insanlarin duyularindan biri eksik oldugunda digerlerinin cok keskinlestiginin tesellisini iyi bilsem de, hicbirinin eksikligini (Tanrim korusun) kimse icin dilemiyorum.


Gelgelelim, dunyanin duyusal trendleri de yorungesini sasirmis halde. Doyumsuzluk diz boyu, bilgi bombardimani her yerde, zamanlar sanki gittikce daha kisitliyken, dengelerin sasmamasi pek ihtimal dahilinde degil gibi..
Iletisim teknolojisi arttikca sanki ileti'ler cogaliyor da, iletismek gittikce imkansizlasiyor. Bir insanin gonderilerini, karsidakinin decoder'i cizirtili algiliyor gibi bir durum da mevcut sanki...Hal boyleyken, pazarlamanin her seye bedel oldugu dunyada olabildigince cok duyuya ayni anda hitap etmek bir tercihten cikip bir zorunluluk haline donusuyor. Bu hitabet icinde duyularin gerceklikler uzerine degil yanilsamalar uzerine kurgulanmasi da pek radikal bir degisiklik yaratmiyor.
Bir diger taraftaysa, bunca olanagi yaratmaya emek, zaman, para vakfetmis insanligin, olanaksizlik zamanlarinin naif caglarina donmek gibi beyhude bir cabasi da var. Sanki her alanda ilerleyelim derken samar oglanina dondurulen doga'nin yavas yavas almaya basladigi her turlu dogal afet icerikli intikama bakilip korkulmus da, 5-10 durak onceye gidilip oralarda konaklamak istenir bir garip hal var. Omrunu tek bir resmi yapmaya vakfetmis titiz bir ressam beyaz tuvallerin yoklugundan korkunca kendi yapitini silmeye basliyor gibi...Isigin gucune/gucun isigina bunca kurban vermis insanlik karanliga goz kirpmakta...


Her ama her konuda "mış gibi yapmak" bir eksiklik degil, basli basina pek sasaali, pek cesur, pek sisirme, pek aferin bir durum olarak pompalanmaya devam ederken, keskinlestirilmek icin bunca ugrasilan bir duyu yokmuş gibi davranmak uzerine deneyimlerin yukselen trendler haline gelmesi kacinilmaz oluyor.

Once omrunu konusmaktan bitap dusmekle geciren yuzlerce adamin, pek spirituel, pek sairane, pek ohlalaaa bir kosturmayla Hindistan'in bilinmezlerine yol alip, 2 haftayi koyu bir sessizlik ve meditasyonla gecirip geri gelince ruh arindirdiklarini sanmalarina sahit olmustuk. Ruhani deneyimleri gercek bir derinlikle yasayan ve bunu 2 haftaya degil, tum hayatina yayan insanlari saygiyla tenzih ederim ama, her agacin ardindan cikan Ferrariyi Satmis da Gelmis cakma bilgelerden de biraz gina gelmekteydi.

Bugunlerde dunyada buyuk bir hizla yayilmakta olan son "trend"lerden biriyse baska duyulari gecici sifirlamaya yonelik; Dinner in the Dark - Zifiri Karanlikta Yemek...Mekanin kapkaranlik oldugu ve gorme ozurlu garsonlarin, ya da gece gozluklu elemanlarin servis yaptigi yerler de var, mekanin aydinlik oldugu ancak yemek boyunca musterilerin gozune baglanan kusaklarin hic cikarilmadigi mekanlar da...Alternatifler her yerde...

http://www.danslenoir.com/
http://www.darkdining.com/index_main.php
http://www.urbansocial.com/0010_dinner_in_the_dark.asp

..ve tabii hicbir seyden geri kalmayan, kütür kütür 2010 kültür baskenti Istanbul'da da..
http://www.boxerdergisi.tv/haberdetay.asp?news_id=2401

Amsterdam'daki ornegi, ismini de pek ironik secmis CTaste 'in web sitesindeki tanitiminda boyle diyor; "Enjoying your food, but in a different way. Using your senses, but see nothing. Visiting CTaste Amsterdam is not like visiting an ordinary restaurant. In CTaste you will enjoy your food in the complete dark…"

Tamam da sekerim, ben yemek yedigi tabak beyaz dışı herhangi bir renk oldugunda bile yemegin gorunmemesi acisindan haz almayan, kadeh ya da bardakta boya asla sevmeyen, yemek yerken zaten tadi kadar, kokusuna ve gorunumune de maksimum onem veren bir kadinim. Bunu butunsel bir deneyim olmaktan cikarip, duyularimdan birini sifirlayinca, elle yenebilsin diye minik lokmalara bolunmus, bircok kisiden, en azindan A'Dam versiyonunun feci lezzetsiz oldugunu duydugum bir yerde, sadece aksiyon olsun diye yemek yiyip, karsimdakiyle konusamayacak, etrafi gozlemleyemeyeceksem, ustune de, insanlar boyle bir seyi sadece bir kere yapar, o yuzden gelene cakmak lazim mantigiyla en az 70 €'dan baslayan bir hesap vereceksem, olaydan da zinhar bir ogreti cikartamayan baskalarina gicik olacaksam, neden geleyim ki?!

Burada bir ayrimi kesin yapmak isterim. Bunu sadece 'ulan isiklar altinda yemedigimiz mok kalmadi, en iyisi bi de karanligi deneyelim' pazarlamasiyla yapip "oh so trendiiii" gazlarina bunca karsiyim ben. Yoksa, ornegin gecen aksam Kör Fotoğrafçılar Derneği'nin Istanbul'da duzenledigini pek kiymetlim bir dostumdan duydugum, amaci hem dernege hayirli gelir saglamak, hem körleri biraz daha iyi anlayabilmek olan, ender olarak duzenlenen bu tip bir tadim gecesine gidebilir ve bundan cok da mutlu olabilirdim...

Universitede cok sevip saydigim, kendi bolumunu 4.00'e yakin kumulatifle bitiren ve kep toreninde herkesin ayakta alkisladigi, gorme ozurlu bir arkadasim vardi. Bu dunya iyisi, kulturu ve bilgi birikimiyle kendine hayran birakan cocuga bazen birlikte, bazen ayri aldigimiz dersler icin haftada birkac saat okuma yapardim. Daha sonra Istanbul'da da, Eyup'de cok guzel eski bir binada yer alan Gorme Ozurluler Kutuphanesi'nde, cumartesi sabahlari 3'er saat gidip, izolasyonlu ses gecirmez kabinlerin icinde, cd'ye birkac kitap doldurdum. Eger haftada birkac saat vaktiniz, duzgunce diksiyonunuz, ve minicik bir fark yaratma isteginiz varsa, size de siddetle oneririm.
Bunlarin tumu, bir duyu kaybini tam olarak anlamaya fersah fersah uzak, ancak bir nebze olsun anlayabilirse de, insanı empati, minnet ve sukranla dolduran, ufacik seyler...Ufacik da olsalar, rotasi sasmis pazarlamaya, doyumsuzluktan ne yapacagini sasirmis tiplere, duyular icinde duyarsizliga karsi kizginligi besleyebiliyorlar...
Hayatta her sey olasi, geleni olabildigince sufi tevekkuluyle kabul etmek buyuk erdem ama, neyi neden yapiyor oldugunu ayirabilmek sagduyusu da eksik olmasin derim...

Iyi bakin kendinize kurabiyeler!

01 Şubat 2010 Pazartesi

Hooop Kapuska!

Yepyeni ogrenmeler ve deneyimlerle dolu janjanli bir haftasonu daha bitti.
Kurabiye okurlar bu cumleyle iclerinden "aha, bizim Eliza ikinci master tezi icin ders almaya baslayip arada da ucurum dalisi yapti zahir" diye dusunebilir, pek iddiali girisler yapmanin boyle sakincalari var! Ama canlarim, hayat pazarlama uzerine kurulu malum, ben bu yaziya, cumartesi hayatimda ilk kez kapuska pisirdim cok heyecanlandim, cuma gecesi de hic bilmedigim harika bir dansin varligindan haberdar oldum da bayilayazdim diye baslasam, kulaga ogrenmeler-deneyimler tadinda gelir mi hic?! Hayir yani Necmi 'yi dinlesem, "Mutfak ve Dans" gibi, Form-Sante ila Ebru Salli sabah programindan firlamis bir baslik bile gelebilirdi basa ama, asagidaki café'den dogru duzgun bi espresso getirmeye gitti neyse ki, onu kirmadan basligimi da ativerdim...
Yahu bir araba laf ettin, hala yaziya baslayamadin diye dusunen kisi, hmmm evet canim sen, yapma bak cok ayip..Burada bu bayik ofiste, pazartesi sendromu icinde uretim yapmaya calisiyoruz, kahve gecmesi gereken upuzun yolu tamamlayacak da afyon patlayip ilham gelecek de ohhooo..neyyyse:)

Cuma aksami bir arkadasimizin dogumgununu, upuzun Amsterdam tramvay hatlarindan birinin, Allahin unuttugu son duraginda yer alan bir lokalde kutladigini duyunca, disarida da -10 derece hava, kar buz camur olunca, icimizden azardan la havle'yi cektik ama, hem arkadasimizi ozledik kutlayalim, hem gidelim degisiklik olsun dedik Higginsle, iyi ki de demisiz, harika bir aksamdi! Dereler tepeler asip iceri girince gorduk ki kocaman, yuksek tavanli, sutunlu filan guzel mimarili bir bina, icinde devasa bir dans pisti, orkestraya ayrilmis kocaman bir sahnesi, barlari, rahat koltuklari olan pek cici bir yer ve sahnede dunya guzeli muzik yapan tonton amcalarla dolu, Jazz Warriors diye bir band var. Sanki 1940lar Brooklyn'indeymisiz, Cotton Club'da jazz dinliyormusuz tadinda giyinmis, fotr sapkali ya da kasketli, gomlek-yelek/gomlek-pantolon askisi, siyah-beyaz dans ayakkabilari giymis adamlarla, kabarik etekli, topuksuz zarif iskarpinler giymis kadinlarsa pistte dans etmekteler. Oyle degisik, oyle eski filmlerden firlamis bir sahne ki, bayildim! Cogu dansi kolay kiviran, adimlarini birkac derste ogrenen bunyem kipir kipir, keyifle, hevesle sahnedekileri izledim. Muzik ayri guzeldi, danslar ayri...Meger bu dans aynen 1930-1940lara dayanan, Charleston-Swing, biraz da tap dance karisimi, ciftli salon danslarindan biriymis, bunca tatli goruntusune uygun olarak ismi de pek tatli, Lindy Hop'mus ve Amsterdam'da da ogretilmekteymis. Simdi sevgilime ders alalim mi lutfeeeggnnn diye sirinlik muskasi hallerdeyim, bakalim kismet! Ne olursa olsun, biz pek degisik pek hos bir cuma aksami gecirdik. Iyi ki de gecirmisiz, cunku sonra hava muhalefeti yine ev keyfi temali bir cumartesiyi zorunlu kildi.

Cumartesi sabahtan firlayip 1 saatlik Zumba'ya gitmek ve cuma gecesinden icimde kalan dans kipirdamasini yorgunluktan delirsem de pek eglenerek atmak iyi geldi. Donuste market alisverisi yapar ve H. ile ne yesek ne yapsak diye konusurken, uzun zamandir surekli ayni ev yemekleri ucgeninde devam ettigimizi dusunup farkli bir yemek deneyeyim dedim. Beyaz lahana gorunce de canim oyle bir cekti ki, beceririz alimallah guveniyle aliverdim. Evde banyomu yapip Zumba'larda kivirtan kiz'dan siyrilip mutfak onluklu Martha Stewart formatima burundum ve ise giristim. Dolma sarmanin bu surecte yok artik daha neler seviyesinde olacagina kanaat getirip, ilk denemeyi en az dolma kadar cok sevdigim kapuska ile yapmaya karar verdim.
Aklin yolu bir, kiymali kapuska yapmak, pek de guzel pisirdigim kiymali ispanak yapmaktan mantiken farkli olmamali onermesiyle olaya girdim. Kiymayi bol sogan domatesle kavurdum, mini mini kesip yikayip suzdugum lahanalari basta su katmadan (zeytinyaglilari da oyle pisirir bizim Giritli ananecik ve annecik) kendi suyunu birakana dek kiymayla birlikte cevirdim, kendi suyunu salinca da ustunu kapatacak kadar kaynamis su, 1 tatli kasigi tuz, kirmizi biber, yakisacagini dusunup (ki zaten lazimmis) minik dogranmis 2 dis sarimsak, bol eksisiz lahana olmaz diye de 1 adet limon suyu ilave ettim. 1 saate hazirdi, sarimsakli yogurt ilavesiyle kocamdan 10 aldi, hem lahananin yag yakma ozelligiyle rejimsel, hem de uzerinize afiyet pek guzel oldu.

Simdi, ben bu yaziyi yemek blogu tadinda burada keser miyim, yoksa bi yerlere baglar miyim? Baglarim tabii ayol, lahananin bile dramasi, dolmasindan daha cok yakisir bana bilmez misiniz?!

Kapuska, cogu insanda bogggk tepkisi yaratan, oysa bunu neden yaptiklarini hic mi hic anlamadigim, nezdimde pek leziz bir yemektir. Pisme suresi uzun malum, elimde tahta kasik, fonda calan Vivaldi, yanda haftaici tuketilmek uzere pisen zeytinyagli fasulye ile karismis lahana kokusu ve guruldayan midem esliginde dusunuyordum. Oncelikle, eskiden gunde 3 kazan yemek hazirlanan kalabalik evlerde lahana dolmasi pistikten sonra kalan lahana parcalarini atmamak uzere, bir sonraki ogunde bu yemegin pismesi, hem yemegin ruhuna, hem de ev halkinin gustosuna haksizlikmis bence!
Basli basina bir menu maddesi olmayi hak eden caanim yemege artiklari degerlendirme cozumu titrini katmak, gayet iliskisel muthis duzgun bir adam/kadini, sirf karsiniza sizi incitmis bi iliskiden hemen sonra cikti diye bir rebound kisisi olarak algilayip yazik etmeye benzer. Zamanlamasi tutmayan sunumlar, muthis potansiyel de vaadetseler, degerlerinin altinda algilanirlar, yazik olur.
Benzer sekilde, uzun zamandir lahana yememis birinin kapuskaya agiz sapirdatmasiyla, zaten 2 gundur lahana dolmasi yemekte olan birinin eeaaahh yine mi lahana simarikligindan da bir seyler cikartilabilir. Zira aska dusmeyi ozlemis, iliskisi yeni baslamis bir insanin hevesine, kucuk seylerden mutlu olabilme yetisine karsilik, uzun iliskisinin aliskinligindan dolayi doyumsuzlasmis birinde kolayca basgosterebilen bir sevgi simarikligi hasil olabilir, kacinmak, midedeki kelebeklere karsilikli sarinmaya calismak lazim gelir. Neticede lahana her yiyiste faydali ve lezzetli, ask da surekliligi icinde alisilsa da yepyeni ve besleyici olabilmektedir!

Tanri bana bu bakis acimi surdurebilmeyi ve evliligimi askla devam ettirmeyi bir 50 yil daha nasip etsin, dileyen herkese de mutlu asklar, bereketli sofralar, keyifli bir subat ayi versin! Operim...