30 Mart 2010 Salı

Mermer sensin! Muz var, yer misin?

Dünkü yazıda ucundan kıyısından değineyazdığımız Vögg ve Alem ile yetinmedik tabii ki, pudra şekeri serpilmiş çileklerim...Hemen ardından gazetelere daldık...




Haftasonu eki pek kötü kalmış, ancak bazı yazarlarını gayet de severek okuduğum Akşam ile başladık önce. Özellikle UM:AG seminerinde aylarca felsefe hocam da olmuş Ahmet İnam'ın pazar yazılarından, twitter güncellemeleri ve penistrak destanları zaman zaman fazla gelse de SerdarGut'un bazı leziz tespitlerinden, Ali Saydam'ın tonton reklamcı analizlerinden, bir de Ankara Temsilcisi Utku Çakırözer'in son derece farklı gündem maddeleri yakalamasından dolayı severek takipteyim. Kavaf'ın zavallı ve talihsiz, üst dereceden homofobik çıkışının Avrupa Parlamentosu'nda bulduğu yankıyı, Mardin'de geçtiğimiz haftasonu toplanıp da Cihad Fetvası'nı yeniden barışçıl bir dille yorumlayan ulemayı herkes haber yapmasına karşılık, Suudi Kökenli vakıf Rabıta'nın mühim şahsiyetlerinden Bin Naasef ile sadece kendisinin görüşmesini de yazmasını saygıyla izliyorum. Ana gazete güzel güzel gelişirken, pazar eki biraz da renk ve konu paletinden nasiplenmeli, artık hiçbir gazetenin vermediği "ben erkeğimin geyşası olurum" tadında la havle ve la kuvvete demeçler içeren (bu haftaki kızımız degajeme doğru pozu verirken bir yandan da "benim babam kızılderili, o yüzden melez güzeliyim" benzeri şeyler buyurmuştu, o derece!) orta sayfa güzelli kuşe kağıt ekinin de acilen durdurulması taraftarıyım, naçizane...


Ekleri dışında ana gazeteyi de NY Times misali ayıran, basım kalitesi tadından yenmeyen, bünyede Pakize çaktırmadan iyi komiksin haaa Suda'yı, Bekir ay biz de seviyoruz ama nolur artık kedi köpek yazmasak Coşkun'u, Murat vallahi Osmanlı Tarihi'ni baştan başa okuyasım geliyor, öyle de cici yazıyorsunuz üstadım Bardakçı'yı, Elif sen alışveriş listeni yaz, ben yine bayılarak okurum kraliçem Şafak'ı ve tabii, Ece taaa bütün kadınların kafası karışıktır'dan beri seviyorum seni Temelkuran'ı barındıran Habertürk'ü de pek seviyorum.


EceTem, Büyük Tanışma isimli, çok kapsamlı, çok sağlam bir yazı dizisine başlamış. Pazar günü çok sevip beğenerek okuduğum başlangıç yazısı için buradan buyrun...Oldukça cesur, ismi gibi mozaik bir yazı...Başlığıyla turan'a, durduğu yerde durana bir merhaba çakan EceTem, bir kesimin büyük başbuğlarının "ne mozaiği lan! mermer mermer" gürlemesinden, onun izinden yılmadan usanmadan giden Bahçeli'nin "türkiye mozaik olsaydı adı mozaikistan olurdu" gibi, -alt kimlik üzerine söylenecek daha az ilkokul 2 cümlesi bir açıklamanız olur mu efendim?- çağrışımlı serzenişine kadar giden bir skalanın zamanının geçtiğini, mermerin çatladığını anlatıyor.



Görüşlerine katılmak katılmamak hepimizin kendi takdirinedir, ama herkesin kabulünü gerektiren bir gerçeklik varsa, birbirine dert anlatmanın değil, birbirini duyup anlamaya çalışmanın dayanılmaz hafifliği lazımdır bize, önümüzdeki uzun yolda...Artık “polemik hezeyanlarına kapılmak” değil, konuşmak, tanışmak elzemdir. Zira “silahların, sözcüklerin yerini çok hızlı alabildiği bir toprakta” yaşarken biz, mozaik mermer slogan uyutmalarını bırakmak, gerçekleri görebilmek lazımdır…
"Bugüne kadar Türkiye, aynaya baktığını sanırken, duvarda asılı, 1923’te çizilmiş bir tabloya bakıyordu. Şimdi aynaya baktığımızda görüntünün ne kadar bulanık olduğunu görüyoruz. O görüntüye bakmanın zamanı geldi. Çocukluktan kurtulmanın, yetişkin olmanın önkoşulu kendi varoluşunun sorumluluğunu almaktır. Türkiye için bunun vaktidir.”
Ben beğendim. Okuyun derim...


Hal böyleyken, yıllar yılı yazılarını, deneme kitaplarını bunca sevmişken, EceTem'in ilk romanı Muz Sesleri’ni şevkle almış hevesle açmışken, daha ilk sayfadan, “Hakikat tozdaydı. Gördüm.” ile etkilenmişken, birkaç kitabı aynı anda okumayı hiç sevmesem de araya aldığım 3. kitap bitmek üzere.
Bırakıp yola devam etmek istemediğim, ama taşıyasımın da gelmediği bir minik valiz gibi başucumda duruyor Muz Sesleri. Yazarın emeğine, oralarda geçirdiği zamanlara, cümlelerine sağlık ama, bu romanın bir türlü akmaması, Ece üslubuyla berraklanmaması, Beyrut efsunu üzerine yapılmış, çok daha yüzeysel bir düşünce adımından geçtiğine emin olduğum Caramel (Sukkar Banat) filmi kadar bile insanı içine içine çekmemesi, sanki güzel EceTem köşeleri uhuyla birleştirilmiş de, ara bağlantılar henüz tam kurumamış bir roman duygusu vermesi, beni muzların kısık sesine, “kendi ortadoğumu bulmak” vaadine bir türlü ikna edememesi, acep nedendir?



29 Mart 2010 Pazartesi

Ay Vögggg, Alemsiiin!

Pek muhterem, pazartesiden muzdarip dostlar,
Öncelikle, az daha dişimizi sıkmamız halinde siz sağ biz selamet 1-2 saate pazartesiyi atlatmış olacağımızı müjdeler, elma yanaklarınızdan öperim!
Bir iş gerekliliği çıkıp da koşar ayak Türkiye'ye gittiğimden beri yazacak pek çok şey birikti. Öyle ki ufak leopar desenli kumaşla kaplı kokoş kartvizitliğimin içindeki kartların hemen yanında pek zavallı görünen kasa fişi, kendisi farkında olmasa da, masamda duran pek çok kıymetli evraktan daha önemli konumda, zira kendisi geçen haftanın koşturması içinde blogda yazılmak üzere kendime minik hatırlatma notları olarak çiziktirdiğim 4-5 maddeyi ihtiva ediyor!
Dün akşam burada beraber çalıştığımız pek cici bir arkadaşımla tesadüfen aynı uçakla geleceğimizi öğrenir öğrenmez yaptığımız ayarlama sonucu, seyahat pek kahkahalı, minnoş uçak yakut'larından üçer tanesi yuvarlanmak suretiyle de hafif çakırkeyif geçiverdi. Bu arada THY- Do&Co ortaklığına da kim vesile olduysa alnından öpesim var, sıklıkla uçmak durumunda olunca insanın ister istemez böğğklediği yapyağlı "chicken or pasta?" gitti, yerine Türk mutfağının hası, pek lezzetli ikramlar geldi...Aynı uçuş menzilinde insana bir ballı ve keçi peynirli dürümü kakışlayan KLM ortadan çattttlasın, salata-tatlı-peynir çeşitleri-ekmek/kraker, ana yemek de beyaz pilavla karnıyarık verdiler kuzum, sen olsan öpmez misin?!
Velhasıl biz şeker arkadaşımla daha yerde başladık, yol boyu da ne şarabı ne sohbeti bitirebildik, pek hoş oldu! Onunla buluşmadan önce ben Ankara'dan aktarma yapıp geldiğim için, neredeyse bütün günü yollarda geçirmiş, kendimi bol bol pazar gazetesi ve dergi sayfalarına da dağıtmış oldum...Üstelik Türkiye seyahatinde, pek şıkır şıkır çok fıkır fıkır yepisyeni Vogue Türkiye'nin ilk sayısını kuzinin evinde uzuuunca inceleme, daha nisan gelmeden raflarda parlayan nisan sayısını da dün havaalanında alıp mutlanma fırsatım olmuş oldu. Elbette yeni Vogue'dan, oscar gecesi Paris'de yapılan pek şaşaalı lansman partisinden, Ankaralı bir okuldaşım olarak tipini de tarzını da pek hoş pek kaliteli bulduğum Ece Sükan'ın derginin moda danışmanı olduğundan, ancak lansman gecesi yaptığı sunumlar ve röportajlarda fazla heyecanlı ilkokul kızları gibi gereksiz kikirdediğinden haberdardım. Vogue Türkiye için yazıp çizmeyen kalmamış, anladığım kadarıyla partiye Yeni Şafak ekibi dışında basın temsilcilerinin çaycıları dahi katılmış, bir bize davetiye yollayan çıkmamıştı! Zaten Hüseyin Çağlayan'ın, en Hussein Chalayan vurgusuyla şereflendirdiği reklamı izlemek bile yetiyordu, ve Vögg modayı yarattı galeyanları için...
Her ucundan stile modaya bayılan, ayakkabı aşığı, az olsun öz olsun çanta çılgını, SATC sever kadın gibi ben de, sayısını anımsamadığım kereler Vogue keyfi yapmış, Şeytan Marka Giyer'de kraliçe Meryl'ce ne de tatlı canlandırılan efsanevi editör Anna Wintour'un yerinde olmanın nasıl olacağını, 5. sezonda Carrie Vogue'a yazarken girme fırsatı bulduğu anlı şanlı Vogue ürün odasının ne mükemmel bir yer olabileceğini hayal etmişimdir!

Ayrıca Eliza Doolittle'dan sonra, ikinci en çok sevdiğim Audrey karakteri olan Holly Golightly'nin, dünya cicisi kahvaltı sahnesine mekan, Tiffany&Co'nun efsanevi 5.Cadde Butiği, 57. Sokakla 5. Cadde'nin kesiştiği köşededir, 57. Sokak da bunca "fashionable" bir NYC olgusudur. Orada okurken yaşadığı ev tastamam 57. Sokak'ta bir gökdelenin 49. katındaki minik bir stüdyo daire olan bendenizin, bir krem peynirli somon fümeli bagel, bir filtre kahve, bir de Vogue alıp köşe cafe'de oturmuşluklarım, siz söyleyin Eliza'nın Vogue ile gönül ilişkisine pek yakışmaz mı?!
Gelgelelim Doğuş Grubu'nun elini attığı her işi hakkını vererek yapmasını "ordaa bi Doğuş var uzakta" tadında pek beğenmeme paralel, dergi de gayet özenli, benim gördüğüm kadarıyla dizgide bile yanlışsız, Vogue'un doğası gereği sayfalarca reklamlı, ancak gayet okunur olmuş. İlk sayıda Nil'in, ikincide Nazlı Eray'ın kaleme aldığı Yüzleşme gibi bölümler de son derece hoş...Okunası, bakılası, iç geçirilesi, alışverişe koşulası, gazı alıp spora gidilesi derim...
Vögg'dan sonra biraz da sosyetikoşlar ne yapmış nereye gitmiş ve daha ziyade ne giymiş diye karıştırdığım Alem de, hele hele sosyete dergilerini bedavaya getiren kokoş kuaför keyiflerim esnasında pek sevdiklerimdendir. Resimlere bakar, yazılarıysa çoğunlukla sallarım. Zira aynı masada kadeh tokuşturmayı evlilik hazırlığına, İstinye Park'da ayaküstü karşılaşmayı gizli buluşmalara bağlayacak kadar paparazzi saçması olabileceklerine canlı heyecanlı şahit olacak denli ucundan sosyetik coco dostlarım da mevcuttur, hikayelerin aslını bilir, magazincesine netameli yaklaşırım...İyi ki de öyle yapıyormuşum, öyle ki kopyala yapıştır'da bile hiç yakışmayacak hatalar olurmuş meğer...Son sayıda anlı şanlı ilk Oscarlı Kadın Yönetmen Bigelow'a ayırdıkları sayfanın sonunda çarşaf çarşaf ekledikleri filmografi, gayet de Pedro Almodovar'ın!!! Hadi diyelim ben ekstra Almodovar delisiyim, filmografisini görünce isim verilmese de tanırım, ama editörüm şaşkalozum, IMDB'den indirmindirkuş yaparken isimler İngilizce mi İspanyolca mı diye bi bakaydın be canım?!
Daha ohhhoooo, bi dolu şey var...bekleyin anacım. Öperim ;)

26 Mart 2010 Cuma

Ankara'dan Kartpostallar


Sevgili Amsterdam,

Nasılsınız? Umarım afiyettesinizdir. Birkaç gündür görüşmeyeli, güneş ziyaretinize bolca gelmiş, geç gelen baharınızda dallar ufaktan pembelenmiştir. Kanallarınıza yansıyan gün ışığı artmış, keyifli günleriniz uzamıştır. Bu haftasonu yaz saati uygulamasına da geçeceğiz yavaştan, kışın sevenlerinizi ışığa hasret bıraktığınız eksik kuzey güneşli günleriniz iyice uzayacak, akşamlar yanınıza baharda 8den, yazın 11den önce uğramayacaktır. Sizi, dinginliğinizi, içinizde barındırdığınız yuvamı ve sevgili eşimi özledim. Gelgelelim burada da aile sarmalında mutlu ve neşeliyim.
Bir hafta önce ani gelişen iş seyahatim oldukça verimli, ancak yoğun ve koşturmalı geçiyor. Yine de çocukluğumun sımsıcak şehrinin içinde mutlu kavuşmalara kalan vakitlerde sevinçle dinleniyorum.
Burası bildiğiniz gibi, ufak, huzurlu, sıcak ve Istanbul ile karşılaştırınca oldukça durgun...
Vuslata az kaldı, beni lalelerinizle ve güleryüzlü çehrenizle beklemenizi diler, hasretle kucaklarım...
Eliza

17 Mart 2010 Çarşamba

Sakız ve Aşk


Sorumluluklar, zorunluluklar, görev tanımları ve faturalar arasında takvim yaprakları birbirini kovalarken, büyümeyi nasıl da çılgınca beklediğimiz saftoş çocukluk yıllarına bazen insanın dönüp de nanik yapası gelir...
Hayat ise aslında, sakız balonunu servisteki herkes içinde en büyük yapabilmeyi pek şaşaalı bir başarı sandığımız zamanlar kadar anlamsız ve komik olabilen bir şeydir...
Büyüdükçe başarılarımız büyürken, çiğnediğimiz lokmalar boğazımıza daha yutkunması zor gelebildiğinden midir nedir, bir de üstüne yeni yumrular eklememek için belki, belki de ağırbaşlılık yaftasından, sakızlarımız yaşımızla ters orantılı olarak küçülür. Kilo ve şeker sorunsalını da ekledin mi, olur bizim koca eğlenceli karpuzlu BubbleYum, sıkıcı naneli aspartamlı Vivident...
Oysa sakız aslında, hayatın büyüdükçe evrilen kısımlarına rehberlik edebilecek bir nostaljik unsur bile olabilen, içine yüklenen duygusal anlamlarla cak cak çiğnenen basit bir lokmacık olmaktan çıkan bir minik saçmalıktır! Hem biraz hatırlamak, herkese iyi gelir...

Teneffüste ağzıma attığım sakızı unutup da derse girince, koskoca bir başşehrin koskoca bir okulunda, ilkokul öğretmenimden tokadı yemiştim. Özellikle saygısızlık yapmadığım, tamamen unutmuş olduğum suratımın her yerinden muhtemelen okunurken, kadıncağız da 4 yıldır her gün aynı çocukların yüzüne baka baka gayet iyi tanımış olması gerekirken üstelik. Çok kızmıştım çok! Adaletin bu mu dünya tohumlarının atılmaya başladığı bir ufak sakız anısı işte!
Bakkala gitmek tabirinin canlı olduğu yıllardı onlar üstelik...Varoş kasiyerin ukala dümbeleği tavırları yerine çok bilmiş bakkal amcanın para üstü niyetine çaktığı bayat sakızları vardı alışveriş gündemlerinde...Hiç komik olmayan ama şimdi düşününce pek nostaljik Tipitip ve Pembo karikatürleri...Pembonun rengi de harikaydı üstelik, henüz BigBubble filan da başlamamıştı ithal edilmeye, en pembe balon Pembo'dan çıkardı...ki bu da bambaşka bir anıya taşıdı beni. Bir salak sakız anısı da ortaokuldan...Ağzımda o yılların pek yaygın, Allahım bir kuşağın ergenlik yılları böyle heba oldu dedirten diş tellerim vardı, o teller iyice etkili olsun diye de her gün değiştirdiğim, dişçinin beyhude bir sevimlileştirme çabasıyla fosforlu renklerde verdiği küçük lastikler...Beden dersinde voleybol atışları yapar, bir yandan da onca konuşulacak şey nereden de çıkıyordu bilemediğim bir heyecanla birilerine laf yetiştirir ve gülerken, attığım top bedencinin kafasında gümlemişti! Kadın da feci çemkirik bir suratla, sen önce ağzındaki pemboyu çıkar da öyle oyna gibi bir saçma sinir yapmıştı. Anlatamamıştım hocam bunlar pembo diil diş telinin pembe lastiği diye, önce kafasında top sektirip sonra dalga geçiyorum sanmıştı kalık kadın..Bu seferkinde kızmamış, aptal mıdır nedir diye gülüp geçmiştim...

Gülüp geçmeyi öğrenmiştim çünkü az da olsa, ilkokulla ortaokul arasında!...Hem Pembo yılları da geride kalmıştı azar azar...Artık kızlarla abuk subuk takma isimler koyup da aramızda notlaştığımız, tüyü bitmemiş salak oğlan çocuklarını kestiğimiz yıllar başlamıştı ve kola kapağından harf falı, derste bakılan SÖEÇ miydi neydi, sevmek-öpmek-evlenmek-çıkmak falları gibi bilumum tazecik salaklıkla beraber, feci banal acaip gerzek Falım sakızı fallarına da inanayazdığımız masum yıllardaydık...Hey gidi hey!

Peki bunca şey benim aklıma uzak yollardan geçip de nereden geldi? Basit!
Sabah mesaisi benden önce başlayan Higgins'i öpüp uğurladıktan sonra evde müslimi yiyip kahvemi içiyordum. Gözüm masanın üzerinde duran bir koca vazo mor-eflatun mis kokulu sümbüle, bir de aynada kulağımda sallanan, ne zamandır deliler gibi arayıp da beğenemediğim harikalıkta bir çift Cameo küpeye takılınca, aşk bazen en beklenmedik günde sevgiliden gelen minik harika sürprizlerdir diye düşündüm! İçim aşk, mutluluk, şükran, 5 dakika önce işe giden kocama özlemle doldu...Aşk nedir sorusunun bu minik cevabıyla aklıma Şıpsevdi sakızları geldi, oradan da ver elini serbest çağrışım! Öperiiim.


16 Mart 2010 Salı

Kayıp

Kayıp çekmecelerde gezindik haftasonu...

Kayıp bir adamın yolunu hem kaybettirip hem bulduran kadınlarıyla çıktık yola. Nine'a gittik...Ben, normalde de müzikal sever bir kadın olarak, çok sevdim filmi. Higgins, müzikallere pek bayılmayan bir adam olarak, feci bunaldı. Paçallayınca aile notumuz fena sayılmaz yine de! Rob Marshall'ın Oscar aldığı diğer büyük bütçeli müzikali Chicago'dan çok daha fazla sevdim bu filmi diyebilirim...Filmi izlerken Fellini'nin 8 1/2'una atıf yapıldığını da, küçük Guido'nun yaşına gönderme olduğunu da anlamamıştım yalanım yok, Guido'nun Kadınları'nı saydım üstüste! O kadınlar ki hepsi gerçekten muhteşemdiler, en güzelini seçmek bile zordu ama, en zarifi şüphesiz Marion, en seksisi Penelope, en enerjik olanıysa 76 yaşında hala güzel ve fıkır fıkır olan, Folies Berger'i de ne tatlı söyleyen Judi Dench'di. Hepsinin şarkılarını kendileri söylemesi bizim oyuncuların kulağına küpe, apayrı bir bütünsel yetenek gösterisiydi. Daniel Day Lewis ise, o gözlerinin kenarındaki pırıltılı kaz ayaklarıyla tatlı tatlı gülümsesin yeter zaten ama, filmi alıp götürdü her zamanki gibi, bambaşkaydı...Filmin sonundaki kamera arkası görüntülere de bayıldım. Nedense dizilerde de filmlerde de severim o kısımları, bir iş yapılırken yapanların da güzel vakit geçirmiş olması sanki oradaymışım da sebeplenmişim gibi iyi gelir bana...

Pazar günüyse kayıp kızların en ünlüsü, en felsefik öğretileri çay sofrasında yumuşacık barındıranı Alice ile, yeni tanıştığımız Chloe isimli kayıp bir kadının günü oldu. Hava burada malum, sel rüzgar götürüyodu yine, duble film yapalım dedik. Önce hiç beklentimiz ve ön bilgimiz olmadan, yepyeni vizyona girmiş Chloe'ye gittik. Çok çok iyi kurgulanmış pek etkileyici bir filmdi. Liam Neeson, ki kıyamam çökmüştü bence eşinin geçen yılki ani ölümünden sonra, Julianne Moore her zamanki gibi başarılıydı. Asıl şaşırtıcı olansa Mamma Mia'daki şirin yüzlü çıkışıyla rol kaptığını düşündürten Amanda Seyfried'in gayet başarılı oyunculuğuydu...Where The Truth Lies ile ismini duyup sevdiğim yönetmen Atom Egoyan'ın Chloe'si, etraftan okuduğuma göre 3-18 Nisan'daki Istanbul Film Festivali'nde gösterilecekmiş..izleyin derim.

Bu filmin ardından da pek güzel denk geldi, 3 yan salonda başlayan Alice in Wonderland'e koştuk. Filmi çok zamandır bekliyordum, şurada da bi heves anlatmıştım. Tim Burton filmografisi, Helena heyecanı, Johnny aşkı, Alice dünyası manyaklığı bileşkesi sonucu ister istemez inanılmaz yükseltmişim beklenti çıtamı, o anlamda filmin belli bir eksiklik duygusu yaratmaması imkansıza yakındı zaten...Bir taraftan Alice'i oynayan kadıncağızı zinhar beğenmemek, ejderha sahnelerinden, hiç olmamış iskambil askerler ile Goth tipli sevimsiz beyaz kraliçeden hiç hazzetmemek, Helena ve Johnny'e ise bayılmak, Caterpillar'da Alan Rickman'ın harika sesi, tüm hikayedeki favorim Cheshire Cat'de Stephen Fry...3D olmasının bazı etkileyici kısımlarınıysa o ağır ve sevimsiz gözlükler bozuyor genellikle...Sonuç olarak yine de güzeldi ama benim gönlümde Disney yapımı ilk çizgi versiyonunun tahtını diil sarsmak, yaklaşamadı bile!

Beyaz perdeyi kapatıp okuma lambalarını açtığım zamanlardaysa Kayıp Gül'ü okuyup bitirdim. Başladığım gün bitti kitap zaten...Türkiye seyahatimde gözüme çarpınca bakmış, "Uluslararası Bestseller" etiketinden meraklanıp almıştım. Baktım raf bekliyor, aldım okudum 1 diilse de aralıklı 3 oturuşta. Kendini okutturan bazı kısımları var, ama sanki bu son hali değil de, editöre gönderilmeden önceki müsvedde çatısı gibi geldi bana, onca özensiz, zorlama kısımları da çok fazla. Özünde "kendin olmak ve kendini/başkalarını/dünyayı olduğu gibi kabul edip gönül gözünü açmak" şeklindeki doğru ve güzel ama feci kabak tadı veren tema üzerine kurulmuş, aralarda cici cümleler barındıran bir ünite dergisi yazısı gibi! O kısa güzel kısımlar dışında hiçbir şey yeni değil, akışkan değil, billur değil ve bence edebi değil. Kitap bittikten sonra ufak bir google haşır neşirliği sonucu bulduğum bu yazıda Ezgi Başaran da benzer şekilde eleştirmiş kitabı. Haa, Ezgi Başaran benim değerli görüşleri olmadan kitaplarımı seçip okuyamadığım bir edebiyat gurusu mudur, yoo hayır, ama katılıyorum bu defa yazdıklarına...
Tabii ki emeğe saygı, güzel kısımları da var ama okuru salak yerine koyan tarafları da basbayat..Sanki kafa yorup etrafına şöyle bir bakmış yazar, bir Çoksatar Checklist'i oluşturmuş kendine, Küçük Prens tamaaam, Martı tamaaam, Mesnevi tamaaam, biraz Amin Maalouf biraz Secret tamaam, Nasreddin Hoca tamaaam, doğu-batı/IstanbulEfesSanFrancisko sentezi tamaaam demiş, gül kokusu pudra şekeri sevgi bulutu kondurmuş, vermiş coşkuyu hooop yazıvermiş. Bunca formülle karmaşık sapan mesajlarla da ne yazık ki tam olmamış. Otur, 6.

Bunca Kayıp tema bana yeter derken, 6. sezonunun 7. bölümünden sonra da "noluyo uleeeyynnn" diye koltuk köşesinde kalakaldığım Lost'un aynı çatı altında güzelce geçen 5 yılımızın hürmetine olabildiğince az saçma olmasını temenni ettiğim finalinin Mayıs gülleriyle beraber gelişini bekler, hepinizi elma yanaklardan öperim.

11 Mart 2010 Perşembe

Ne Var Ne Çok

Bu aralar yolu Hollanda'dan geçen varsa sevgili gezginler, ya da burada yaşayan gurbetçi kardeşler, yolu sevgiden geçen herkesle buluşuruz deeermişim :) Yok canım, ajandaya katılmalık hoş şeyler var etrafta, onları yazıyım dedim...

1) Geçen yıl bu zamanlarda şurada yazdığım, Maastricht'deki "The European Fine Art Foundation (TEFAF)" Güzel Sanatlar Fuarı, bugünlerde yine açık. İnanılmaz keyifli bir deneyimdi, tavsiye ederim...


2) 19-20-21 Mart'da Amsterdam Studio K'da Türk Filmleri Festivali var. Program hiç fena diil. Ben aylardır hevesle beklediğim Soul Kitchen'ın pazar ingilizce altyazılı olan kısmına ve cuma da Pandora'nın Kutusu ile ardından eller havaya partisine gitmeyi düşünüyorum...Program detayları burada...

3) Higgins iyileşiyor, haftasonu kutlu doğum partisi yapıcaz. Size hep diyorum ya Avrupa merkez'de yaşamanın ve vizesiz gezmenin en keyifli yönlerinden biri ucuz/rahat seyahat imkanı diye...Hepsi buradaki çeşitli Türk bankalarında çalışan senin benim gibi insanlardan mütevellit 20-25 kişilik gruba, haftasonu buluşuyoruz diye mail atıyorum, yemin ederim abartısı yok, 1 çift Roma'da yıldönümü kutlamasında, 1 tek Nice'de fransız kızlarla keyifte, 1 çift Istanbul'da ziyarette, 1 tek Avusturya Kitzbuhel'de kayakta, 1 çift yukarıda bahsettiğim fuar için Maastricht'te. Kalan sağlar bizimdir diye partiliyor, "insanoğlu kuş misali şekerim" geyiğini elden bırakmıyor, "vize sorunu kalksın, her eve bir evliya çelebi" dileklerini unutmuyoruz! 
Bu arada Nine ve Alice 3D hala gidilmek üzere kuzu kuzu bekliyo...Başka bi şey yok daha nolsun..Buralara kadar gelmişken bize de kahveye bekleriz!

08 Mart 2010 Pazartesi

Gel Ey Seher

Yeni bir haftanın kıyısında, uykusuz ve yorgun bir sabah. Sevimsiz ve monoton bir pazartesi. Koyu, kopkoyu bir kahve, 2 saat fazladan uyusaymışım da enerjiyle dopdolsaymışım yoğunluğunda. Gri, gıpgri bir hava, yağmur yağacakmış da yağamamış uğursuzluğunda...

Sanki yatalı birkaç dakika olmuştu ki alarm çaldı. Oscar töreni uykusuzluğuyla ofise geldim, haftaya başladım. Patrondan ofisteki tüm hanımlara gelen birer tane uzun saplı kırmızı gülü dağıttılar. Gülü termostan bozma bir kapta, renksiz reuters ekranıma yansısın diye yanıma koydum. Zarif davranış, teşekkür mesajımı da gönderdim, o ayrı. Ama Kadınlar Günü'nün sembolik,  öğretmenler gününde coğrafyacıya çiçek götürmek halleriyle kutlanmasından da şevk duymuyorum zinhar...Aksine, içi yanan, hayatı solgun, bahtı siyah kadınlar için içim çekiliyor yeni baştan. Bıraktım Tanrı onlara sabırlar veresi, simsiyah yazgılı olanlarını, çok daha parıltılı, varaklı çerçeveli varlığımız içinde dahi, bir yandan şükrederken, bir yandan kadın olmanın başlı başına yükünü duyuyorum içimde. 82 yıllık tarihinde ilk kez bir "kadın yönetmen"in taçlandırıldığı, bol sedefli az gerçekli bir Hollywood olayında, bu ödüle mutlanmanın ufak sevincinden başka, "kadın yönetmen"liğin cinsiyet yaftalı tabiri canımı sıkıyor.

Memleketimde dün akşam şiddetli bir deprem olmuş, çok can almış. Kötü yazgılı zavallı Haiti'de duruyordu zaten yüreğimin bir kısmı, şimdi bir de başka bir uzak şehrin, tanımadığım insanları için üzülüyorum. Hepsine sabır ve iyilikler diliyorum.
Bağları bereketlenesi Elazığ hatıram, gördüğüm fotoğraflarla sınırlı. 30 yıl boyu başka bir şehre memleket dedim, ki orayı da görmemiş, babamın hatıralarından derlemiştim. Evlenince "senin kütüğün bugünden kelli kocanın yanı" dediler. "Ama ben Ankara'da doğdum, Istanbul'da oldum" diyecektim, diyemedim. Kadın aklımla koskoca Medeni Hukuk'dan, anlı şanlı Nüfus İdaresi'nden iyi mi bilecektim, peki diye boyun büküp yeni bir kimlik edindim.

Ben çok ama çok şanslılardan, şükranla dopdolu, çok ama çok mutlulardanım. Yine de, 8 Mart'ı Dünya Kadınlar Günü (tarihçe için buradan) olarak kutlamanın akıllara gelmeyeceği, bunun abesle iştigal kalacağı, insan olmanın her gün, kadın olmanın farksız ve ayrımsız olacağı, ancak ve sadece o zaman, bugünün gerçek amacına ulaşacağı günleri görmeyi özlüyorum. Seher bana yetişmez, erteleyip çaresiz, doğmamış çocuklarım adına umutlanıyorum.
Bu umudu tutuyor, biraz vanilyayla kahveme batırıyorum. Grooveshark'dan bana hep iyi gelen, kış ortasında özlenen baharlar açtıran bir harika şarkıyı, Gel Ey Seher'i açıyorum. 
Bu çok güzel şarkı, Azerbaycan Respublika'sının eski kültür bakanı, şimdiki Rusya Sefiri, diplomat-müzisyen Polad Bülbüloğlu bestesidir. Fatih Erkoç'un 2007 tarihli Türkçe yorumu da güzeldir ama, orijinal dilinde Polad Bülbüloğlu- Şebnem Ferah düeti bence çok daha destansıdır...
Kulaklığımı takıyor, sesi daha da açıyorum. Billur sular gibi dolduruyor şarkı kulağımı.
gel ey seher... gel ey seher...es deli külek bu günü apar (es deli rüzgar bu günü götür)
Hepimiz için dinliyorum. Kadınlar günümüzü değil, baharlı kadınlığımızı kutluyorum!

04 Mart 2010 Perşembe

Şirin Çileği Pastası

Keyifli sabahlarınız olsun efendiiim...
Her telden çalalım, öncelikle o magazin senin bu salaklık benim turlayalım şöyle bir...

Seksi şempanze Petek Dinçöz ve foolish casanova Can Tanrıyar "THY yüzünden boşanıyor"muş. Bu müthiş önemli istihbaratın kaynağı Hürriyet'in haberi, altında halk otobüslerinin çalışmayacak olmasına bile an itibariyle 30 yorum yapmış halkımızın tastamam 92 ipe sapa gelmez yorumu var, girmişken onlara da bakar belki bir şeyler öğrenirsiniz. Zira herkes ayrı cevher, herkes allame-i cihan. Ağliyciim.

Mali gibi agucuk bugucuk maymuncuk bir isimle anılması, evlerden uzak sevimsizliğinden hiçbir şey kaybettirmeyen Mehmet Ali Erbil de dedektif tutmuş, boşanırken servetinden koklatmamak için eski eşiyle ilgili belge arıyormuş. Aferin. Otur, sıfır.

Galatasaray'da altyapının başına getirilen Tugay Kerimoğlu, "kimseyi ezmek için gelmedim" buyurmuş. Yok bi de ezmeye geleydin, allah allaaah, herkeste bi Darth Vader havaları, garip garip havagazlı kendine güvenler, nooluyor yahu?!

Neyyse..
Petek Dinçöz'ün kutsal yuvasını yıkmak faciası dışında güzel işler de yapan THY'nin aylık dergisi Skylife'ı bilirsiniz. Çoğu ay kendini güzel güzel okutan, çengel bulmacası pek şık olan, hoş bir kültür seyahat dergisidir. Istanbul’da da birkaç aydır yayınlanan böyle bir kültür-seyahat dergisi var, ismi Roadlife. THY’nın Skylife’ının karayolu versiyonu da denilebilir bu dergi için. Istanbul'da plaza ve üniversite taşımacılığı yapan servis ağı Gürsel Turizm'in servislerinde, şehirlerarası yolculuk için de Konset Turizm ve İzmit Seyahat otobüslerinde dağıtılıyor. Bu açıdan sirkülasyonu oldukça yüksek, okur profili sağlam, hoş da bir dergi. Yakında internet sitesi de açılacakmış.
Bendeniz de Mart sayısından başlayarak, Roadlife'da yurtdışı seyahat yazıları yazıyor olacağım. Fena gezdik sayılmaz, 5-6 sayıyı çıkarırız gibi geliyor, gerisi Allah kerim! Olmazsa daha sonra da uydur uydur ebegümeci kabilinden, hayal alemi seyahatleri yazarım biraz, oradan devam ederiz...
İlk yazı doğallıkla yuvadan, Amsterdam şanından oldu. Dergiyi bi yerlerde görürseniz okuyunuz, destekleyiniz, sevip okşayınız canlarım.






Benim bugünkü bu 'zilleri taktı çıkı çıkı yaptı' halim (bkz: Selda Bağcan ve "ne diyon bacı?" şarkıları) ise, sevgilimin İstanbul'daki nekahat dönemini sonlandırıp, birkaç gün de burada dinlendikten sonra işe başlamak üzere Amsterdam'a dönmüş olması...Keyifler yerinde çok şükür, kavuştuk, Higgins de iyileşti gibi...
Ekteki resimlerine bayıldığım nostaljik çiftler gibi mutlu salak, gülerek etraftayız.
Öperiiiim!








03 Mart 2010 Çarşamba

Ana-Konda ve Uzaylı Zekiye



Bu saçma sapan görünüşlü başlık tamamen, zaten biliyor olduğum şeyleri istatistiksel olarak gözüme sokmak suretiyle beni en baştan bir daha ürküten, endişelendiren, tüylerimi diken diken eden bir araştırma sonucunu okuduktan hemen sonra, biraz mizah hepimize iyi gelir çaresizliğiyle açılmıştır.
Türkiye'nin, başarılı ve güvenilir olduğu algısını bana verebilmiş araştırma kurumlarından biri olan Konda'dan gelmiş olduğundan ve resimdeki abilerin salak haline pek güldüğümden dolayı bu gerzek sözcük oyunu çıktı. Kendimin ve bir avuç insanın, sevgili uzak ülkemiz içinde gittikçe yalnızlaşıp "alo mars?" klasmanından olaya dahil olduğumuzu bir kere daha fark etmek de antenlerimi iyice havaya dikti.

Araştırmada, 41 ilde toplam 6482 görüşme sonucu ortaya çıkmış olan ve bu anlamda demografik açıdan yeterli bir temsili örnek (representative sample) üzerinden yapılmış olabileceğini düşündüren bulguların detaylarını ve üzerinden yapılan analizleri, eğer ilgilenirseniz, kurumun internet sitesinde bulabilirsiniz.

Yeşil bahçelerde koşarcasına coşkuyla büyüttüğümüz demokrasi aşkımız ve laisisizmimizle ilgili;

Çağdaşlıktan gözleri kamaştıran kadın-erkek eşitliği ve kadının toplumsal duruşuyla ilgili;

Tüm bulgular insanı üzüyor, hayıflandırıyor, korkutuyor.
Biz Kimiz?'in cevabı, sanki şaşırmak olasıymış gibi, aslında bilmiyormuşuz, yoksa bilerek lal olmamışız gibi, şaşırtıyor.



Azınlığımız ve yalnızlığımız can acıtıyor.



İçine yanan ama etrafa zinhar iz bırakıp pislik yaratmayan, varoluş biçimiyle oynanmış ve doğallığını yitirmiş yeni nesil mumlar gibi içten içe yanıyoruz...Etrafta gürül gürül ampuller parlarken, görünürde ne ısı, ne de aydınlık var.
Sonumuz pırıldak olsun...