29 Nisan 2010 Perşembe

Portakalı Sooydum Başucuma Kooyydum Dum-a-Dum-a-Dum!



Kraliçenin doğumgünü kutlamaları bu gece başlar, yarın gece biter. Geçen yıl şuralarda bi yerde yazmıştım, tam harikalar kumpanyası oluyor Amsterdam 30 Nisan'da...

Mevsim geçişi üşütmesi midir elemtere fiş kem gözlere şiş nazarlara mı geldik mikroplar mı kovaladı, artık ne olduysa, Higgins bir köşede ben bir köşede ilaçlanıp yatmaktayız, fena dağıldık ailecek...Acil şifa, bol vitamin ilaç ıhlamur ne varsa, yarına toparlamak gerek!

Biz tupturuncu keyfederiz, sizleri de bekleriz şeker portakallarııı!

28 Nisan 2010 Çarşamba

İnadına Bahar

...
Çaresiz ve sahipsiz ülkemde kötülükler oluyor. Hava güngünden daha da kararıyor.

Dört bir yansa, laf dinlemeden, fütursuz çocuk kahkahaları gibi, inadına bahar...

T24'de yepyeni çarşamba yazısı canlarım...(Buradan)
Öperiiiim

26 Nisan 2010 Pazartesi

Ela ve Hollanda'da Doğum

Haftayı pek pembe, pek mutlu bir ruh haliyle bitirdik. Havanın birazcık ısınmasını fırsat bilip, Vondelpark'da piknik sezonunu açmaya karar vermiş, battaniyeleri, şarapları, peynir-kraker-meyve ve kuruyemişleri almış, grupçak buluşup yayılmak üzere yola çıkmıştık ki, buradaki grubun ilk hamilesi arkadaşımızın eşinden, Higgins'e mesaj geldi: Sancılar başladı, hastanedeyiz! Daha saatler sürer diyorlar, ben size haber veririm...

Bahar dalları açmış, laleler coşmuş, Amsterdam'da kim var kim yoksa etrafa sereserpe yayılmış, rengarenk parkta muhabbete dalarken, bir gözümüz saatte ve telefonda, akşamı zor ettik. Sonra tamamdır doğuma giriyoruz diye haber geldi. Hem meraktayız, hem şefkatteyiz, hem de beklenenden 2 hafta erken olduğu için henüz çocukların aileleri buraya yetişememiş halde, yalnız bırakmak istemiyoruz; cümbür cemaat hastaneye doluştuk. Amsterdam'ın minnak prensesi pembe yanak Ela Hanım, ortalığı neşeye boğarak teşrif ettiler. Sonrası bol kahkahalı, arada gözyaşı dolu, sıcacık bir pazar akşamı oldu. Allah analı babalı büyütsün, gülbeşeker, duru sular gibi bir hayatı olsun inşallah...Biz Higgins ile henüz bu sürecin içinde değiliz, inşallah hazır olduğumuz zaman bize de sağlıkla, aşkla nasip olsun...



Hollanda'da hamilelik ve doğum yapmak, olabildiğince doğal ve şaşaasız. İnsanda ilk duyduğunda çağdışı, çok eskilerde kalmış bir uygulama etkisi yaratsa da, dün akşam şahit olduğum kadarıyla, her şey yolunda gittiği takdirde, anne/baba ve bebek üzerinde çok olumlu etkileri de var...

Öncelikle, burada ebelik (midwife) sistemi var. Annenin yaşına, daha önce doğum yapmış olup olmamasına, sosyo ekonomik düzeyine göre ufak farklılıklar gösterebilse de, ana hatlarıyla, her şeyin yolunda gittiği sağlıklı bir gebelik sürecinde, jinekologdan ziyade, kontroller ve doğum, hastanede dahi olsa, hep ebeler gözetiminde ilerliyor.
İstatistiksel olarak, kadınların %80'i hastane ortamında, %20'si, kendi tercihiyle, ev ortamında doğuruyor. Hastane ortamında doğuranların, Allah esirgesin, bebekte ya da kendisinde bir problem olmaması halinde, neredeyse tümü, doğumdan hemen sonra eve gönderiliyor, hastanede yatmıyor. Doğumlar, epidural desteğiyle, ancak %90 normal doğum ile gerçekleşiyor, sorun olmayınca sezaryene asla hoş bakmıyorlar.
Türkiye'de, doktorların normal doğum yaptırmamak için elinden geleni yaptığı; program rahatlığı, alışkanlık, belki parasal fırsatlar, belki de sezaryen bebek için daha risksiz olduğundan, hep sezaryeni tercih ettiği uzun zamandır etraftaki gebe arkadaşlarımdan duyduğum bir şeydi. Burada da tam tersi...
Doğumdan 1-2 ay önce, evde doğum ihtimaline karşı, anne adayının evine, içinde her türlü steril doğum aleti bulunan büyük bir koli geliyor. Sancılar başlayınca da, hastaneye gidilecekse bile, önce ebeye haber veriliyor. O gelip gerekli kontrolleri yaptıktan sonra, ayarlamaları yapıp, seni hastanedeki personele teslim ediyor.

Hollanda'nın, başka hiçbir ülkede olmayan, çok insancıl ve güzel bir sosyal devlet uygulaması da var. Kraamzorg dedikleri bir sistem dahilinde, tüm lohusalara, devlet doğum hemşiresi yardımı sağlıyor. Doğumdan sonraki 8-10 gün boyunca, konuda uzmanlaşmış bir bebek hemşiresi, günde 6 saat eve gelip, anneye ve babaya bebek bakımıyla ilgili akla gelebilecek her şeyi öğretiyor, toparlanana dek yardım ediyor.

Sezaryen ya da normal doğum yapmak seçeneklerinin anne ve bebek için farklı riskleri, farklı rahatlıkları var. Konu tamamen kişisel seçime kalması gereken, tartışmalı, tek genel geçer doğrusu olmayan bir konudur, görüşünü savunuyorum. Doğum yapan çok arkadaşım oldu, daha 3 yıl önce, kendi kardeşimin doğum sürecine yakından tanık oldum. Hiç normal doğum görmedim. Anneyi hep dikişli, ameliyatlı, bir yandan da dinç, yorulmadığı bir doğum geçirmiş olarak gördüm. Hastaneleri hep çok şatafatlı ve süslü, ziyaretçi dolu, pespembe masmavi tüllerle, bin tane akraba, 40 tane doktorla kaplı gördüm. Hepsi de son derece ciciydi. Ancak dünkü doğum da, bebeğin doğduğu andan itibaren annenin kucağında olduğu, etrafta şatafat bulunmayan, ancak anneyle babanın çok başbaşa bir huzurla bu anı paylaştığı, farklı bir deneyimdi...
Bir yanda gayet sistematik, bazen soğuk, ancak duru bir süreç, diğer yanda keyiflere daha açık, sıcak ancak özü kaçırılabilen bir süreç...Bileşkesi başucumda olsun dilerim...

Pastel tonlarında, güzel bir hafta olsun. Nisan, bahar dallarınla mutlu ettin. Mayıs, güllerinle gel!


23 Nisan 2010 Cuma

Analitik Kurabiye

Mutlu cumalarınız olsun şekerler...Can acıtan haberlerle dolu bir haftanın, en üzücü gündem maddelerinin çocuk haberleri, haftanın son gününün ise çocuk bayramı olması, kişisel ruh ajandalarımızı 108 renkli koskoca MonAmi pastel setine çevirdi. Simsiyahlardan pespembelere kaydırmak için gönlümüzü, yine bir çocuğun gülüşü olur en güzel adres...Etrafınıza iyi bakın o yüzden, ve çocuk kahkahalarından besleyin ruhunuzu bugün, iyi gelir...
Yarın da Zümrüdüanka Kuşu Masalı T24'de bizi bekler. Mutlu Bayramlar olsun!

Baktım ne zamandır Google Analytics arama sonuçlarına göz atmamış, komiklikler kumpanyasından bir buket şeklindeki aramalara yorum yapmamışım...

Eskiler burada bi yerde...
Google Yazısı 1 - Google Candır

Google Yazısı 2 - Eliza Şaşkın Ördek Yavrusu



Rapora bir girdim ki vay vayyy, birikmiş çiçek açmış! Klasik Amsterdam rehberlik/çalışma izni vs aramaları dışında bakalım ilginç neler var...

1. Ben gerçek evlilik yapmak karı arıyorum amsterdamdan: Arkadaş hem yalnız, hem kızılderili anladığımız kadarıyla...Abazan Boğa!

 2. Bendeniz Lezbiyendir: Bu da hem hanımefendü, hem Türkçe'den aciz. Yukarıdaki arkadaşla aralarını yapıcam ama gay kendisi, sağlık olsun, Allah Esra Erol'un eline düşürmesin.

 3. Aşk arayan bayanlar amsterdam: Onlar aşk değil, para biriktirmek için iş arıyorlar yavrum, hayallerini yıkmak gibi olmasın...

4. Diz yan bağlarından kütürt diye ses gelmesi: Yajııık, futboldan direkt google'a. Higgins'ime de böyle oldu, kıyamam. Kütürt :)

5. Fasülyeden insan midesinin yapımı: Hö? Beni aştı, vallahi anlamadım!

6. Pezevenk le ilk tanışma: Bu ne yahu?!
-Merabaa ben Hüsnü, tanıştığımıza memnun oldum. Sizde güzel bayan var mı?
-Var anam var, ne kibar çocuksun sen öyle...

7. Çılgınca komşumu arzu edyor: Cümleyi bitiremeden balkona koşmuş garibim. Şşştt, dikiz Hasan, evlidir o saçmalamaa!

8. Almancı gurbetçi teyze sex: Bunun nesini seksi bulduğunu bi anlasam...sapık salatalık!

9. Cici lezbiyen ruslar: Garı istirem. Lezbiyen olsun, Rus olsun, bi deeeeeaaa cici olsun!!

10. "Ben seni bırakmak için sevmedim kartpostal" yazıp blogu bulan arkadaş, "İnsan Kadife bir Hatıradan Başka Nedir ki" yazıp gelen arkadaş ve "Yıllarca aynı sıcaklıkta süren dostluklar ne güzeldir" diye arama yapan arkadaş...Sizleri rakı sofrasına oturtup, muhabbete dördüncü klasmanından dahil olabilir miyim? Lütfen! Mezeler benden, tatlı gönül insanları sizi...

22 Nisan 2010 Perşembe

Dogville - Siirt

Siirt'teki tüyler ürperten, insanın kanını donduran, can acıtan korkunç dram...

Haz manyağı, ruh hastası, şefkatsiz, kalpsiz; bir, iki, beş değil, onlarca soyu kuruyası mahlukat, küçücük bir avuç kıza yıllardır, düzenli, tecavüz ediyor.

Korkutulmuş, sindirilmiş, insanlığını unutmuş, gözlerini iğrençlikten türetilen sahte bir topluluk namusu bürümüş, eğitimsiz, ruhsuz, vicdansız; bir, iki, beş, on kişi değil, bir koskoca şehir, bu olayı gözlerden saklıyor...

Kendimi tutamadım, yazmaktan alamadım. Gözlerim dolu dolu yazdım.
Bu yüzden bugün T24'de, hemen dünkü yazının üzerine, istisnai bir Perşembe yazısı var...
Buradan okuyabilirsiniz...

21 Nisan 2010 Çarşamba

Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?

Yazıyooor yazıyoor, Eliza bugün T24'deki yazısında Eyvahyallahdökül Yanardağı'nın Amsterdam üzerindeki izdüşümünü yazıyor!
Hadi bakalım, arasına dondurma konmuş kağıt helvalar gibi leziz bi çarşamba olsun...
Öperim kucaklarım...

20 Nisan 2010 Salı

Gökkuşağında Siyah Lekeler



"hiç unutmam bir gün geç vakit
tam benim geçtiğim zamana rastlamıştı
büyüme saati bir ormanın.
şöyle iyice dinlesem sanırım artık,
bütün ormanları büyürken duyarım"
                                   İlhan Berk





Çocuk dünyası insanı sağaltır. Müthiş bir öğrenme, durmadan merak etme, yorulmadan şaşırma, sıkılmadan oynama potansiyeli taşıyan tatlı bir yavrunun rengarenk dünyasına dahil olabilmek, mutlu bir armağan, yüklü bir sorumluluk, göze alınmış zorluklarıyla birlikte düpedüz, gökkuşağına yolculuktur.
Hiç kimse bu görüşlere katılmakla, bu farkındalığa hazır olmakla yükümlü değildir. Ancak herhangi bir ebeveyn, ve herhangi bir öğretmen, böyle düşünmeye yazgılı, zorunlu ve sorumludur.
Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'de de belirtildiği gibi, "Oyun hakkı, her çocuk için sağlık, beslenme ve eğitim gibi gerekli bir haktır".
Hal böyleyken, az önce bugünün gazetelerinde gördüğüm minicik bir haber (burada), gündemimizi kaplayan Eyvahyallahdöküll Yanardağı'nı fersah fersah geçmiş, bugün benim kül bulutumun ta kendisi olmuştur.
Antakya'da bir anaokulu öğretmeni, altı yaşındaki bir çocuğu masasının altına yüzüstü yatırıp üstüne basarak sınıfa "eğitim" vermiş: Çocuklar, söz keserseniz bakın böyle paspas olursunuz! Stajyer öğretmen de cep telefonuyla görüntülemiş bunu, kimbilir kaç yüz tane benzer, görüntülenmeyen yanlışa inat...

Aynen polise taş atan minnaklara verilen, çocukluklarını hapiste geçirmek (ötesi var mı?) cezasında olduğu gibi, yetimhane işkencelerini, çocuk tacizlerini ağlaya ağlaya okuduğumuz zamanki gibi...
Tamamen farklı bir düzeyde de olsa yine bir çocuğun düşünce sistemiyle oynandığı için, bugünkü haberi okuyunca içimden ettiğim küfrü yazsam, Eliza'yı eksik tanımışız dersiniz. Hemen, acilen uzaklaştırılmalı meslekten o kadın ve üzerine basmalı otoriteler bir zahmet, gerekli mesajları vererek; Öğretmenler, çocukları acıtırsanız bakın böyle paspas olursunuz!

Hele de adi suçlar içeren olayların tümünde aklıma gelen ve hapisle, ıslah etmekle hiiç uğraşmayan cezaları anlatsam şaşarsınız, (zira çocuklara suç işleyebilen birinin topluma kazandırılmak üzere hapishanelerde yer işgal etmesi bence beyhude), o derece sertim bu konuda.

Ağaç yaşken eğilir vecizesini yanlış anlayıp da kimbilir ne meyveler verebilecek dallarını kesen, güneş ışığı gibi berrak ruhlara gölge düşüren, öğretmenin sıcacık yollarını algılayamayan, korkunçluğu karanlığından menkul, örümcekli çürük beyinleriniz; o beyinlerin komuta ettiği, çocuklara uzanan elleriniz kırılsın.

16 Nisan 2010 Cuma

Hoşgeldiniiiz, T24'e de Beklerim!

Pek sevgili, kahvaltıda evde çilekli müsli değil de, Bebek Kahve'de beyaz peynir domatesle tazecik çıtır simit yemişim gibi hissettiren dostlar,
Pek leziz, ben aslında cumartesileri pek yazmam ama bugün cici bi gün ay ölücem heyecandan kıvamlı bir cumartesi sabahından, dumanı tüten kahvemin sıcak kıyısından, üstümde mor pijamalarım ve pufidik salak terliklerimle, en gün değmemiş koca dalgalı saçlar her bir yana uçan komik halimle pür telaş heves kıyamet telden yazıyorum...

Kendimi bildim bileli iyi bir edebiyat okuru olmak, üniversitedeyken Ankara UM:AG Vakfı’nda yaratıcı yazarlık seminerlerine katılıp Mehmet Eroğlu, Ahmet İnam ve Emin Özdemir’in rahlei tedrisat’ından geçmek ve arada kısa öykü/şiirler karalamak dışında, düzenli yazmaya, blogu açtığımda başladım. Hem yazmayı, hem sizleri okumayı, hem sizlerin yorumlarını sevdim. Gittikçe daha alışarak, hem elim, hem gönlüm gün günden daha da rahatlayıp açılarak, yepyeni, çok berrak heyecanlanarak, dostluklar edinerek sevdim...Gelecekte yazmayı tam zamanlı bir işe, beni çok mutlu eden bir hobiyi kariyere dönüştürmeyi de çok arzu ediyorum, ancak henüz yolun çok başında olduğumun da bilincindeyim. En oyalı boyalı ama boş 5. sınıf televizyon sunucusu gibi, 2 satır göründüm diye "72 milyon bizi izliyor" sanrılarına kapılmıyorum kısacası ama, okuyup sevmenize de (arabesk mode on) hastayım!

Blogosferin inanılmaz boyutları, keyifli olduğu kadar da anlaşılır...Bireyin bilgi ve etkileşim alanının özgürce artışına paralel olarak, Ekşi Sözlük ve tüm benzerleri çoğu konuda gerçekten ilk başvurduğumuz, reklamsız ve yansız görüşler içeren bilgi kaynakları olurken, IMDB film analizleri, TripAdvisor seyahat yorumları vb oluşumların kuvveti de gittikçe çoğalıyor. Twitter-Friend Feed-Facebook-LinkedIn-A Small World ile gün geçtikçe ufalan dünyada, bağımsız ve sağlam her türlü fikir oluşumunun gittikçe daha çok tutulacak olması da kaçınılmaz bir durum gibi görünüyor...Daha birkaç gün önce "gazetesizlik"den dem vurmuşken, böyle bir ortamda, tüm dünyanın yükselen değeri internet gazeteciliğinin, Türkiye'de de önü müthiş açık, özgür ve özel bir durak olduğuna inanıyorum.



Bu süreçte, Türkiye'de birkaç ay önce bir internet gazetesi, www.t24.com.tr kuruldu. Ağustos 2009'da, kurucusu Doğan Akın'ın kaleminden,
"Hiçbir kişi, grup, şirket, kurum ve oluşum ile doğrudan ya da dolaylı veya rastlantısal bir bağı bulunmayan T24, bağımsız bir gazetecilik girişimi olarak" açıldı.
"Profesyonel ve etik standartlar konusunda baraj sorunu bulunmayan gazetecilerin ortak girişimi olan T24, kendi giderlerini karşılayarak bağımsızlığını garanti eden mütevazı bir gelirle" yola çıktı. 

T24 gittikçe okunurluğunu, bilinirliğini, Türk basınında referans alınırlığını artırıyor. Yansız haberleri ve, nazarım değmesin de, hiç teklemeden çalışan servis sağlayıcısı ile mis gibi okunuyor. Muhteşem aydın bir karı-koca, usta kalemler olarak Oya Baydar ile Aydın Engin, Çiğdem Anad, Rıdvan Akar, Mete Çubukçu, Cem Dizdar, Doğan Akın, Nil Aldemir, Vedat Özdan, Bekir Ağırdır, Emre Çalışkan ve birçok başka keyifle okunan isim yazıyor.

Bugünden sonra Eliza'nız da, naçizane, Cumartesi ve Çarşamba günleri T24'de...Şans dileyin, bereket duası filan edin, arada uğrayıp bi öpücük veriverin! Hadi baaaayyyyyyy...


15 Nisan 2010 Perşembe

Mutluyum, Mutlusun, Mutlu mu?

Halet-i ruhiyem pek hoş; üstelik sadece bahar havasına bağlanacak denli de uçuşkan değil bu aralar...Nisan-mayıs ayları, gevşer gönül yayları durumu ayrıca hasıl olmuştur bünyede o kesin, zaten de kocama her bahar yeniden aşık oluyorum ben ama, şimdi farklı sebeplerim de var! Bu cumartesi ve bundan sonraki her cumartesi için pek heyecanlıyım örneğin...Sürpriz sürpriz sürpriz aaaaşşşkııımmm, süüürrpriiizz!

Ayrıca da bugün üzerinize afiyet bonus aldım..Finansal açıdan gayet çirkin dönemler geçiren piyasalar ve Allah iyilikler versin, herkes bi hoş burada şekerim bankası'ndaki gel-git dönemlerim neticesinde pek beklemiyordum açıkçası, öyle anlı şanlı bonuslar da kalmadı etrafta artık ama, yine de mis gibi oldu valla ne diyim...Neticede zaman Özel Bankacılık yapmak için pek de harika bir zaman değil. İşkilli Büzük Yandan Dingil yazımda, konuyla ilgili görüşlerimi pıtır pıtır yazmıştım. Öyle makineleri raporları ekranları değil, müşteriyle karşı karşıya olduğum kısımları ne kadar seversem seveyim, işin keyfi kadar, sıkıntısı da eksik olmuyor. Akla hayale gelmez tutarlarla tek kalemde işlem yapan bazı tiplerde ahhh bi duysanız, bazen ne saçmalıklar ne "ağaçta mı topladın makinede mi akladın nerden buldun bu odunluğunla bu parayı be adam" diye düşündürtenler çıkıyor. Hele arada birkaç duruma rastgeldim ki, anlatıcam, amaan Elizoş, uydur uydur ebegümeci diyeceksiniz...Ama vallahi uydurmuyorum, Temel fıkrası gibi!


İlk olay birkaç yıl önce. O zaman çalıştığım harika bankadaki çok ama çok sevdiğim genel müdürüm olan hanımefendiyle birlikte, benim bir hedef müşterimi ziyarete gitmişiz. Adam eğitimsiz ama çalışkan, Allah yürü ya kulum demiş, serveti sağlam. Tonton komik de bir amca ama, her şeyi bildiğini beyhude iddia eden kısımdan, pek çekilmiyor. Bu anlattı anlattı bir şeyler, ben finansal piyasaları avucumun içi gibi bilirim'e bağladı atını, yavaaaş yavaş otlatıyor. Patroniçe sordu sonunda, acaba en çok hangi ürünle yardımcı oluruz size diye, amcacık etraftan eurobond işini çokça duymuş ilgisini çekmiş olmalı ki, patlatıverdi; "EuroGong var mı sizde?!"...
Biz o ofiste kendimizi nasıl tuttuk, kopmadan nasıl çatlayacak hallere geldik, patronla arabaya biner binmez gözlerimizden ne yaş geldi, hala hatırladıkça kıkırdarım...
2 gün önce de başka bir müşteri. Su katılmamış, fıkralardan fırlamış bir Laz. Kendisini yüzyüze görmedim ama, sesinden bu gerçeği kavramamak mümkün değil. Oran al ver ürün anlat derken, bir şekil anlaştık beyefendiyle, bende hesap açtı, yüklü bir transfer yapacak. Telefonda sordum, "acaba nereden göndereceksiniz tutarı, swift mesajı varsa o şekilde daha sağlıklı takip ederim" diye, gümbür gümbür sesiyle cevap verdi, "Çenevre!".
Yaa, böyle de komiklikleri var bizim segment'in...
Bazen isyanlara gark oluyor insan, bazen gerçekten anlayamıyor, bazen de muhteşem hanımefendilerle, beyefendilerle tanışıp, müthiş keyifli bir iletişim kurup öyle iş yapıyor...

Neticede bugün emek karşılığı kabilinden, maaş dışında bir armağancık almış oldum ki, zaten mutlu ve heyecanlıydım en başta dediğim gibi, bu da ekstrası oldu. Zaten nisan etrafta, taze çilek tabaktaydı, kreması da bu oldu!
Cumartesiyi bekleyiniz, beni izlemeye devam ediniz, sizleri fena halde sevdiğimi de unutmayınız efendim, esenlikler dilerim...

12 Nisan 2010 Pazartesi

BÖ!



Elma şekeri okurkuşları...
Bu yıl 3.sü düzenlenen, sanırım Türkiye’de uzun süredir reklamları da dönen Blog Ödülleri’nde Amsterdamdan Kartpostallar olarak Kişisel kategoride yarışmaya katıldım.
Amaç dereceye girmekten ziyade okunurluğu artırmak…Aralarında yarıştığım yüzlerce blog arasında benim de severek okuduklarım, ya da beni okuduğunu bildiğim, sevgili blogger dostlarım da var zaten...Yine de desteklemek isterseniz, oylarınız beni pek çok mutlu eder…

Sahte oylar gelmesin diye kontrol etmek için SMS ile doğrulama sistemi geliştirmişler bu yıl. Eğer sizlerin ve etrafınızdaki cep telefonu sahiplerinin desteğini birleştirip verebildiğinizce oy verirseniz çok mutlu edersiniz beni…
Direkt bu linkten girip verebilirsiniz;
http://2010.blogodulleri.com/frame/show/amsterdamdan-kartpostallar-137

Henüz kayıt olmadıysanız, bu linkten hemen kayıt olabilirsiniz. Bir sonraki sayfada kişisel bilgi istenirse de sayfanın altındaki, "formu geçelim, hemen oy vermek istiyorum" isimli sabırsız sevimli seçeneğini tıklayabilirsiniz!

http://2010.blogodulleri.com/register

Yazma mecralarımızı da blogun ötesine taşımak yolunda çalışıyorum. Haber vereceğim, güzel dilekleriniz yanımda olsun...Sağolun varolun...Öperim kucaklarım...

09 Nisan 2010 Cuma

Aşkııım Küserim Bak!

Türkiye'de gazete okumak kolay iş değil, malum. Toplumun türlü çeşitli kesimleri gibi, "birtakım medya"da da, haber asparagasa, üçüncü sayfa manşete karışmış halde. Köşe yazarları hallaç pamuğu gibi savrulmaktan helak, onu yazsam buna mı çarpar, şunu desem öbürüne mi kaçar diye düşünmekten şeşibeş olmuş, saygı duyulası mesleklerini yapmaya devam derdindeler. Bizim beyinler cümleten terelelli, neyi okusak da neye yorum yapsak şaşırmış vaziyetteyiz. Yahu eskiden uzaklardayken pazar sabahı Ankara'da sokaktan geçen simitçinin "simidiyeeeeğğğeee" sesini özlerdim, göl kenarı brunchlarını, annem sofralarını özlerdim, Istanbul'da sabaha erken başlayıp en kenar yerler kapılmadan kendimi Aşşk Cafe'ye atmayı, Tünel daha bommboşken House Cafe'de yerleşmeyi, Emirgan kahvelerinin birinde, ya da karşıda Çengelköy'de, boğaza nazır kurulup menemene ekmek bandırmayı özlerdim, son zamanlarda bu keyifler yanında bir de, ağız tadıyla uzuuun uzun gazete okumayı özlüyorum! Mesafeden ya da zamansızlıktan diil ayol, gazetesizlikten özlüyorum!


Sevdiğim birkaç köşeci varsa hepsi ayrı yerde, pazar ekini başarılı bulduğum varsa ana gazete feco, ama diğerinde de bilmemkim bilmemkimi yazmış derken, ya alacaksın etraftaki 8 gazeteyi birden, ancak eskiden tek birine ayırdığın vakitte tümünü şöööyle bir geçiverirsin, ya da toptan vazgeçip ben bilmem eşim okur, eki ökö saçmalamancası yapıcaksın. Olmaz ki!
Çocukluğumun Cumhuriyet'i, sana diyorum, azcık süsle kendini devir pazarlama devri, biraz tak takıştır, duruluğunu ya da duruşunu bozmadan az makyaj, hadi geeel! Yanında Radikal'i de getir ama, o arkadaşlarına benzemeye başladı, sen sürerken o da silsin biraz boyalarını, hadi kuzum...Haftaiçi bilgisayar başı günler http://www.t24.com.tr/ ile misler gibi geçiyor, güpgüzel okunuyor zaten de, pazar kahvaltısında laptop eşofmana uymaz, ondan dedim.
O diil de şekerim, okuyorum filtreliyorum, yine de "gündeme bommmba gibi düşen" abuk sapan haberlere takılmadan edemiyorum! Necmi'ciğime sabahları şu espressoyu verirken yanına da basın özeti getirir misin desem, çüş diyecek artık ama, hayal etmesi benden nasılsa, Cazibe Hanım'ın gündüz düşleri!


Hazır nihavendden girmiş şımarıktan çıkayazmışken taleplerime devam edeyim oldu olacak...
Aaşkıııım! (Tastamam bu noktada Higgins'e bakışım küskün bir Petek Dinçöz, Türk kamuoyuna mal etmekten vazgeçmediği diyetlerinden 107.sini yeni bitirmiş, yarı fettan bir Sibel Can, geçkin lolita Ece Erken arası bir ifade ve alt dudak az bükük şekil. Geldi mi gözünün önüne? Hah..) Aşkımm...Bak, çakma Pele'nin huylandığı bir konu var diye yasa masa dinlememiş, telekulak çetesine karısını sevgilisini anasını bacısını bakkal Hasan'ı taksici İrfan'ı, etrafta olan ve geçebilecek olan kim varsa hepsini bööyyyle dinletmiş. Sen beni sevmiyo musun da hiç huylanmıyosun beybi, hmm?!
Gerçi Rıdvan Bey'in telefonuyla yapışık yaşadığı, bir reklam şaheseri olarak aklımızda yer eden, Allah muhafaza popomuzun açıkta kaldığı bir gün kabusumuza da kaçabilecek olan şeytanla şaban aile boyu dedikodu ediyor reklamından da belliydi ama, neyse...
Aslında bu mızırdamayı uzatmamalıyım, hem Higgins de dertlenebilir ki Elizam, sen niye benim Play Station oynamama hiç karışmıyosun...Bak, daha bugün taze açıklanan Vergi Rekortmenleri listesine kallavi bir miktarla giriş yapan, Türkiye al-sat TV dünyasını çözmüşlüğüyle uzaktan takdirimi toplayan, zira turist kızların memelerine hello, how are you dediği firar programından teee nerelere gelen Acun Ilıcalı, PS bağımlılığıyla ilgili ne mühim, ne elzem konulara Habertürk'ün bugün başlattığı şuradaki yazı dizisinde değinmiş. Saatler, günler boyu oynadığından, bazen toplantı kaçırdığından, herkesin nasıl da yeteneksiz olduğundan dem vurmuş. Gerçi ben H.ye telekulak küsmesi yapsam o bana güler ve aşkla paranoyayı karıştırmasak, hatta toptan salaklaşmasak? diyebilir. O da bana play station'ıma niye karışmıyosun diye sitem etse ona gülüp, ayarlı yapılan bir oyun keyfine niye karışayım ki aşkım, yetişkin adamsın, oyun derdinden toplantı kaçırmak gibi gerzoluklar da yapmazsın nasılsa derim, sarılırız geçer gider...

Bu arada vallahi merak ettim...Bugünkü vergi rekortmenleri listesine Koç'u bile bakır madalyaya mahkum ederek 2 numaradan giren esrarengiz beyefendi Salvo Taragano, geçen yıl tahakkuk eden 15 milyon 614 bin liralık vergimle ikinci oldum ama, basında çıkan fotolarıma bak, kahretsin göbeği salana kadar bi takım elbiseli resim çektireydim, kızlar beğenseydi diye hayıflanmakta mıdır? Yoksa vaziyete zinhar takılmayıp, amaaaan, ne takımı, beğenen milyonlarımla beğensin. Bak Halis Ağa'ya, ne kızı, resmen torunu yaşındaki kızla bilmemkaçıncı nikahı çaktı da, oh aleme ibret olsun salak yavrucağız eve gelen İngilizce öğretmeninden adamı kıskanıyor..diye yellenmekte midir? 

Merak ettiğin şeye bak Elizoş diyeceksiniz, napiyim yahu, gazete okuyayım diyorum bunlar çıkıyor?! Hoop dön yazının başına. Eski Cumhuriyeeettt!

06 Nisan 2010 Salı

Roma Tatili

İlk kez küçükken, daha sonra defalarca büyürken izlediğim, her seferinde de yeniden bayıldığım "Roman Holiday"in yeri, gelmiş geçmiş en güzel klasikler listemde apayrıdır. 1953 yapımı, Audrey Hepburn'e ilk başrolünde oscar kazandıran, Gregory Peck-Audrey Hepburn kimyasına hayran bırakan bu elmalı kurabiye filmin hikayesi pek tatlıdır. Film, protokollerden feci sıkılmış gencecik Princess Ann'in, diplomatik ziyaret için ilk kez geldiği Roma'da saraydan kaçtığı bir gün-bir geceyi ve prensesin, hem aslında kendisini haber yapmayı amaçlayan gazeteci Joe Bradley ile, hem de onunla gezdiği muhteşem Roma ile aşka düşmesini anlatır. Diyaloglarıyla, masalsı giriş üstüne gerçek pudrası serpilmiş finaliyle, muhteşem güzellikteki Roma görüntüleriyle insanı hem oyuncularına, hem şehre hayran bırakır...


Ardından yapılan birçok benzer romantik komediye ilham vermiş bu cici filme en apaçık ve en çok gönderme yapan filmlerden biriyse, 1994 yapımı "Only You"dur. Hem diyaloglarla, hem Roma'nın ilk filmle aynı mekanlarında çekilmiş sahnelerle, hatta ilk filmin baş kahramanı Joe Bradley'e, ikinci filmin aranan kahramanı Damon Bradley ismiyle göndermeler yapılır, bunları fark eden Roma Tatili delisine de hepsi pek şeker gelir! Sadece bir kez sinemada 94-95 yıllarında izlediğim, daha sonra DVDsini filan bir türlü bulamadığım bu filmde de, Robert Downey Jr ile Marisa Tomei kimyası gayet dozunda, Roma ve Positano'da çekilen sahneler insanı şuursuzca havaalanına koşturacak denli güzeldi. Bu haftasonu, bu iki tatlı filmi yer yer anarak geçti. Öyle ki bu haftasonu, Higgins ile Eliza kıyafetlerimizi soyunup, Princess Ann ile Bradley kıyafetlerimize büründük, 4 günlük Paskalya tatiline 1 gün de cepten ekleyip Roma'ya kaçtık.












Ayaklarımız kopana dek yürüdük, çılgınlar gibi kırmızı şarap içip bol bol pasta pizza yedik, tatları ve çeşitleriyle dondurmadan ziyade cennetten bir parça kıvamındaki gelato'cuların tümünü tavaf ettik. H ile uzun zamandır görüşemediğimiz, Londra'da yaşayan arkadaşlarımıza Condotti'de gezinirken rastlayıverince İspanyol Merdivenlerini özlenen sohbet ve roze ile sürpriz kavuşmalara adadık. Bazen ailecek kalabalık, bazen başbaşa ve sarmaş dolaş gezdik. Saint Angelis köprüsünden yürüyüp şehre bir de meleklerle birlikte baktık. Pek gözde pek turistik pek masalsı Navona Meydanı büyüsüne, tesadüf eseri, pek yerli, pek canlı Campo Dei Fiori keyiflerini kattık.






Paskalya Yortusu kadar önemli bir Hristiyan bayramında Roma'da olmanın, bayram gününde kutsal ziyaret yapmaya gelenlerin oluşturduğu kilometrelerce kuyruk nedeniyle gönlümüzce Vatikan'ı gezememek, kutsal mekanları tek tek gezen Papa'nın ziyareti nedeniyle tam da Forum'dan Kolezyum'a geçmek üzereyken Kolezyum'un ziyarete kapanması gibi yan etkileri olsa da, insanlardaki bayram havası, etraftaki rengarenk süslemeler, ortalıktaki envai çeşit yumurta/tavşan çikolata ve odamıza gelen yanar döner paskalya tabağı bu yan etkileri silmeye yetti.


Ankara'dan gelen babamlarla buluşmuş olduğumuz için tatlı romantik tatilimize mutlu aile keyifleri katmış olduk, kardeşimin ilk uzak ülke seyahatini hep birlikte yapmış olduk, önceden annem ve babamla, bir kere daha da uzunca tadını çıkara çıkara annemle gidip hayran kaldığımız Roma'yı bir de sevgilimle gezmiş olduk. Gülbeşeker güneş de nisan yeşiline eklenince, Amsterdam'da hasretlendiğimiz bahar havasına, eski, görkemli, muhteşem şehir Roma'da kavuşmuş olduk.
Bu haftasonu Roma hem aile hem vuslat hem aşk, biz de bolca Roma olduk...