28 Mayıs 2010 Cuma

Engin

Bilgisiyle, birikimiyle, nüktedan üslubuyla, ismine yaraşır bir usta, Aydın Engin. Gazeteci-yazar, Türk romanının en iyi kalemlerinden Oya Baydar'ın eşi, Cumhuriyet'in Tırmık'çısı, T24'ün e-Tırmık'çısı ve baş yazarı. Bu haftasonumu öyle bir çiçeklendirdi ki, gururla siz kurabiyelerle paylaşmadan edemedim!
Biraz Övünelim başlıklı, şuradaki yazısına, T24 yazar takımıyla ilgili yazarken, şunu da eklemiş;

..."Keza o iki genç kadın; biri Nil Aldemir, öteki Eliza Doolittle mahlâsıyla yazan o iki genç kadın. Eskilerin üslup kıvraklığı dedikleri anlatım hünerleri beni çileden çıkarıyor. Dili böyle zengin ve yapmacıksız kullanmayı bunlar nereden öğrendiler acaba? Kıskançlığımı yatıştırmak için “Aslında o yazıları anneleri, babaları yazıyordur da, altına onların imzalarını koyuyorlardır” gibisinden teselliler bile aradığım oldu. Ama Doğan Akın, o yazıları onların yazdıklarını söyledi, büsbütün ifrit oldum..."

Sağolun hocam, çok ama çok teşekkürler!
T24 yazılarının aldığı tepkiler pek mutlandırıyor beni zaten...Bugün daha önce blogda da yayınlamadığım, yeni bir "Gerçek Masal" var; Uyumayan Güzel...Beklerim, öperim kucaklarım...

Cote d'Azur




24 Mayıs Pazartesi günü burada resmi tatildi. Noel'e kadar Hollanda'da son resmi tatil olan bu uzun haftasonunu değerlendirelim diye düşünerek uzun zaman önceden Expedia.nl'de saatlerimizi geçirmiş, otel-uçak ve araba kirasını birleştiren olabildiğince makul bir paket program bulmuş ve 2 çift olarak güzel bir Güney Fransa gezisi ayarlamıştık...


Fransız Riviera'sı ya da Cote d'Azur diye de bilinen bu bölge, İtalya sınırında Menton şehrinden başlayan, içine Monaco Prensliği'ni alarak, Fransa'da St.Tropez'ye dek uzanan sahil şeridinden oluşuyor. Bölge, Mavi Kıyılar gibi bir anlama gelen ismini, Stephen Liegeard'ın 1887'de basılan kitabı "La Cote d'Azur"dan almış. İsmine pek yaraşan pırıltılı bir güzelliği var...
Maviyi yeşile yakıştıran tipik Akdeniz manzaralarıyla biz Türkler için bilindik; tesisler, servis, irili ufaklı kasabalar ve inanılmaz bir lüks tüketim ile ise gerçekten çok etkileyici bir bölge...


Bölgenin, deniz doldurularak sahile kondurulan tek havaalanı Nice'de yer alıyor. Cote d'Azur üzerindeki, bence en güzel şehir olmasa da, gecelemek için, koyun ortasındaki konumuyla en uygun şehir Nice. Oteller de, diğer yerlere göre, nispeten uygun fiyatlarla burada bulunabiliyor. Biz de, Nice'e uçtuk, havaalanı Budget ofisinden pek rahat pek geniş Renault Scenic arabamızı aldık, bizi sabahın kör saatinde ölsek bile almayacaklarını bildiğimiz otele uğramaya bile kasmadan, direkt Cannes tarafına devam ettik!


Yollar biraz karışık olsa da, hem olabildiğince deniz kenarında kalmak istediğimizden yukarılardaki otoyollara hiç girmeden sahilden devam ettik, hem de TomTom denen, keşfedenin elleri balla ovulası harika minik rehberimiz ön cama yapışmış olduğundan, heeer yeri elimizle koymuş gibi bulduk! Bu TomTom'lar  navigasyon aletlerinin en harikaları biliyorsunuz...Türkçe de dahil, onlarca dil seçeneği dışında, size yol tariflerini ünlülerin ağzından veren, şuh konuşan, Star Wars karakterleri gibi konuşan, bir sürü eğlenceli opsiyon var! Dön dedi dön, ikinci sağ dedi hadi, derkeen, yollar gerçekten çok kolaylaşıyor...


Gün 1:
Nice-Cannes arası, yaklaşık 45 dakika sürüyor. Yol üzerindeki ilk durak, tatlılar tatlısı kasaba, Antibes. Biz de bu kasabada durup, sabah 6 uçağıyla gelmiş olduğumuz ve Antibes'e geldiğimizde daha yeni 9 olmuş olduğu için kahvaltımızı ettik, inanılmaz lezzetli kişleri ve eklerleri olan bir pastaneye sabah siftahı olduk. Ardından irili ufaklı sahil evleri, minik meydanları, ufacık bir gezi treni ve muhteşem bir antika pazarı olan bu kasabayı keyifle gezdik.





Antibes'den sonra, sahil şeridinde yer almayan, ancak çok merak ettiğimiz Grasse'a gittik.  Patrick Suskind'in muhteşem Koku romanını okuduysanız, ya da gördüğüm en iyi film uyarlamalarından biri olan film versiyonunu izlediyseniz, Jean-Baptiste Grenouille'nin, Paris'den sonra gidip parfüm sanatını öğrendiği Grasse'ı, balmumundan koku esansı çıkardığı tüyler ürperdiği sahneleri anımsarsınız! İşte biz de o kasabaya, ünlü Fragonard Parfümevi'ne gittik. Oldukça turistik hale gelmiş, asıl üretimlerini şehir dışında büyük fabrikalara taşımış olan parfümeriler biraz hayalkırıklığı olsa da, yine de ilginç bir geziydi...



Ardından, film festivali ile dünyaca ünlü Cannes'a devam ettik. Yolculuğumuz, Cannes Film Festivali'nin de kapandığı haftasonuna pek harika denk geldiği için, şehri en pırıltılı, en şaşaalı haliyle görmüş olduk.
Bu yıl, geçen yıllarda Nuri Bilge Ceylan'ın Altın Palmiye aldığı zamanki gibi bir Türk çadırı olsaydı, daha da muhteşem olacaktı, inşallah gelecek sefere! Ancak şehrin o süslü püslü haline tanık olmak, başlı başına harika bir deneyimdi. Akşam yıldızları için hazırlanmış festival sarayı ve kırmızı halı, şehrin en ünlü 2 oteli Martinez ve Carlton'da, orada kalan yıldızlara göre asılmış film afişleri müthiş heyecan vericiydi...Festival Sarayı'nın kapısında bekleyen yüzlerce kişi içinde saatlerce dikilip birilerini görmeye çalışmak yerine, Carlton Otel bahçesinde şampanyamızı açtırdık! 
Belki birkaç hafta önce yazdığım Onyüzbin Baloncuk yazısından hatırlarsınız, şampanya, sadece Fransa'nın Champagne bölgesinde üretilen bir içki olarak, Fransa'da, birçok başka yere göre oldukça ucuz...Cannes Film Festivali kadar şaşaalı bir olayda, şehrin en lüks otelinde, koca bir şişe Moet&Chandon açtırmanın, Istanbul'da bir barda, köpüklü şarap açtırmanın 3de biri fiyat olması da, Türk barlarına özgü "bulduğuna çakma" felsefesinin, sevimsiz bir sonucu olsa gerek...!!
Jüri başkanı Tim Burton'ı, karizması güzel kendi güzel Benicio Del Toro'yu, kocaların pek istediği çıplak poz veren yıldızcık adaylarını pek görmedik ama; etraftaki telaş dalgası, kıyafet zorunluluğu olan partilere girip resim çekebilmek için istisnasız tümü jilet gibi smokinlerini, gece elbiselerini giymiş paparazziler, çok bakımlı, çok şık giyimli, çok kokoş ve güzel insanlar; görkemli otelleri, butik ve cafeleriyle, gördüğümüz en şıkır şıkır kordon olan, deniz dibi La Croisette Bulvarı, içimizi açtı...




Çok yorgun ve çok keyifli, Nice'e döndük. Avrupa'da oteller, genellikle Türkiye kalitesini mumla aratır, bilirsiniz. Biz de dünyanın en iyi bilinen, uygun fiyatlı ve merkezi zincirlerinden Best Western'in, Nice'deki 3 yıldızlı şubesi Hotel di Madrid'i ayarlarken, muhtemelen iyi olmayacağını biliyor, temiz ve merkezi olsun, zaten gezmeye gidiyoruz diye düşünüyorduk. Aynı düşünceyle gittiğimiz Venedik'deki Best Western Montecarlo'dan da, Prag'daki Best Western Meteor Plaza'dan da memnun kalmıştık. Oysa Nice'de bizi bugüne kadar kaldığımız en kötü otel bekliyormuş meğer!! Karanlık bir mahalledeki, minnacık odaları ve kaba resepsiyonistiyle bizi dumurlara uğratan bu otel, tatilin nazar boncuğu oldu, o kadar söyleyeyim!!
O akşam otele girdiğimizdeki şokumuzu, Nice'in en muhteşem deniz ürünü lokantalarından Boccacio'da, aile boyu leziz bir deniz ürünlü pilav (paella) yiyerek ancak attık :)


Gün 2:



Bu defa Nice'in diğer yönüne doğru, Monaco'ya hareket ettik. Yol üzerinde önce minnacık masal kasabalarına benzeyen Saint Jean Cap Ferrat'ya, oradan yukarılardaki tarihi kasaba Eze'ye gittik. Yoldaki manzaralar gerçekten inanılmazdı.



Bu kasabalardan sonra, tırmanma şeridiyle gidilen; efsanevi prensesi Grace Kelly'e yaraşacak kadar zarif, onun çılgın kızı Stephanie'ye yakışacak kadar hareketli, minicik bir alana müthiş bir zenginliği sığdırmış bağımsız prenslik, Monaco'ya gittik.
Dünyanın, şehir içinde yapılan tek rallisi, Monaco Grand Prix'ye de mayıs ayında ev sahipliği yapan şehirde, ömrümüzde görmediğimiz kadar fazla sayıda lüks araba (Çoğu ya yaşlı Avrupalı amcalarca, ya da 20 yaşının altında görünen Arap zengini çocuklarca kullanılan, sanırım 20 küsur farklı Ferrari, 5den fazla Lamborghini, 4 adet Rolls Royce, 2 Bentley, 3 Mercedes McLaren, 10 küsur da Porsche görmüşüzdür ki, Higginsim aklını kaçıracaktı!), ve lüks yat gördük.
Efsanevi Monte Carlo Casino'suna, kumar oynamaktan çok, görkemli kumarhanenin içini görmek, oynayanlara bakmak için girdik.
Eski yapılarıyla kalsa çok daha güzel olacak, ama çarpık yapılaşmasıyla ne yazık ki çirkinleşmeye başlamış Monaco'yu da, pırıltısıyla çok beğendik.




Gün 3:

Sabahtan sevimsiz otelimizden koşarak çıkış, çantaları arabaya atıp yine yollara dökülüş...Bardot'nun güzelliği bulaşmış minik kasaba St. Tropez'ye niyetlendik ama yol oldukça uzundu. Cannes'ı geçip St. Raphael'e kadar harika manzaralarla, ancak çok virajlı yol hepimizi biraz tutmuş halde ulaşıp da hala 60 km yol kaldığını fark edince, çark edip yeniden Cannes'a döndük. Biraz daha gezinip deniz ürünlerine bulandığımız keyifli bir yemek yedik, akşam uçağı için havaalanına gittik...


Orada 3 gün boyu yazdan sonra, burası yine bahar havasını bile özletir halde...Hevesle, yaşadığımız keyifler için de şükranla, güneşe ve aileye bulanmak üzere memleket tatilini bekliyoruz!









26 Mayıs 2010 Çarşamba

Benim Sinemalarım


Kurabiyeler,
Emek-sever bir yazı var bugün T24'de...
İstanbul 9. İdare Mahkemesi, Emek Sineması'nın yıkımını öngören projenin yürütmesinin durdurulmasına karar vermiş ya, onun üzerine...Beklerim.

http://www.t24.com.tr/content/authors.aspx?article=2021&author=58


Kartpostallarımı unuttum sanmayın, her daim dünyanın en tatlı filminin Toto'su heyecanındayımdır bilirsiniz!
Pek yoğunum geldiğimizden beri...Cannes yazısı gelicek. Azzz sonra :)

21 Mayıs 2010 Cuma

Kırmızı Kız

Türkiye'den kiminle konuşsam, 19 mayıs Çarşambasına, önden sondan bağlama çekmiş, yaz sezonunu açmış! Keyifler yerinde olsun, dalgaya karşı birer rakı da bizim için yudumlayın...

Hafta bir türlü geçmek bilmedi derkeeen, cuma akşamını ettik sonunda...
Bu haftasonu Hollanda’da 3 günlük tatil, ancak Amsterdam hala serin...
Aile şefkatine bulanmaya Ankara’ma kaçayım desem; orası da gündüz Atatürk Spor Salonu, akşam Trilye’de balık tariflerine karışmış beylik kurultay bildirgelerinden ibaret; haftaboyu açıkoturumları bolca izleyip, gazeteleri yuttuk zaten, insanın içi şişer! En iyisi kaçalım dedik. Film festivalinin bu haftasonu kapanacağı Cannes’da yıldız saymaya gidiyoruz, gazamız mübarek olsun!

T24'de yarın Kırmızı bir masal bekler, bilenlere hem tanıdık, hem yenilikle okunası..Mutlu haftasonları!
http://www.t24.com.tr/content/authors.aspx?author=58




19 Mayıs 2010 Çarşamba

Facebook'u Bırakma Günü


... Facebook’taki kişisel ayarların “ayarlanamayacak kadar” karışık hale getirilmesine tepkiler büyüyormuş. Site yönetiminin paylaşımı azami kılmak için sınırlandırma ayarlarını zorlaştırmasını protesto edenler, Facebook’u terketme kampanyaları yürütmeye başlamış.



“Facebook’u Bırakma Günü” olarak 31 Mayıs’ı seçen protestocular, açtıkları internet sitesinin ilk iki gününde 3 bine yakın imza toplamışlar.
...

Facebook'dan beslenen, Ergenekon'dan hislenen bir yazı var bugün T24'de.
"Ergenekon Yurdun Adı, Börteçine Kurdun Adı" yazım bu linkte. Yorumlarınızı beklerim canlarım...



17 Mayıs 2010 Pazartesi

Karış Karış Hollanda

Cumartesi günleri Higgins'le sürdürdüğümüz karış karış Hollanda programı, Leiden ve Maastrict gibi şehirlerden sonra, bu haftasonu da Utrecht ile devam etti şeker helvası okurlar...Centraal Station'dan atladık trene; Hollanda'nın tam ortasında yer alan, Amsterdam'a yarım saat mesafedeki bu güzel şehirde aldık soluğu...(Son anda gaza gelip evden fırladığımız, bir de üzerinize afiyet, nedense benim basiretim bağlanıp kameramı almadığım için, resimleri iPhone ile çekip yükledim, idare edersiniz di miiiy?!) 

Utrecht, Amsterdam'dan oldukça ufak, ancak çok daha eski, turistlerin nispeten daha az olduğu, 300.000 nüfuslu bir şehir...Şehirdeki aynı isimli üniversiteden dolayı muhtemelen, sokaklarda gencecik, tazecik bir enerji, çok bol insan var. Burası da kanal şehri, ancak Amsterdam'ın kanal kenarı cafelerinden farklı olarak, ana kanalda su seviyesinde sıralanmış çok daha fazla mekan var.








Hollanda'nın en yüksek çan kulesi Dom Tower ile, bahçelerinde Aziz Martin'in ufak bir heykelinin olduğu St. Martin Katedrali şehrin çehresine tarih katıyor...Katedralin orta kısmı, 1674'deki şiddetli kasırgayla yıkılmış, yerinde koca ağaçların olduğu bir avlu duruyor. Gezinirken, o avluya gelen hoş bir gelin arabasına da denk geldik, pek cici oldu...




Kanal kenarında gezdik, ara sokaklarda kaybolduk, arada ufak tefek alışveriş yaptık...Sonra da kendimizi, Utrecht'in pek ünlü ve çok güzel "birahanesi", kendi biralarını üreten Oudaen'de ödüllendirdik. Resimde görünen beyaz biralar mekanın kendi ürettiklerindendi, yanına pek yaraşan Bitterballen ise Hollanda mutfağında favorim...Krokete benzeyen, dışı çıtır kızarmış, içi yumuşacık püremsi, içinde nişastayla yoğunlaştırılmış yoğun bir et suyu çorbası ve ufak et parçaları var. Hardala bandırılmak suretiyle, her ilk yiyenin düştüğü hataya düşüp de damağınızı dağlamamak için lop diye ısırmadan, minik lokmalarla yenilesi...(Tabii ki ben de H.nin uyarısına rağmen damağımı yakmıştım!) Nefis...


3-4 saat gezip feci yorulduktan sonra, gün ışığında biraları ve bitterballenları yuvarlamış olmanın hafif esrikliği ve inceden diyetsel vicdan azabıyla evimize döndük.

Başım H.nin omzunda, yeşil tarlalara bakarak trende giderkenki keyifli halim, Utrecht'teki bu inanılmaz tatlı heykelciğin hissettirdiği uçuş uçuş duyguyu andırıyordu...


 

14 Mayıs 2010 Cuma

Bit Palas - Çöp Şehir


Elif Şafak'ın, bence en güzel romanlarından biri, Bit Palas'tır.
Bonbon Palas Apartmanı sakinlerinin, ayrı ayrı ve birbiriyle kesişen öykülerini, her zamanki kalem kıvraklığı, mükemmel kurgusu ve ince mizahı ile öyle güzel anlatır ki, kalemi kadar, gözlem gücüne de hayran bırakır insanı...Ardından, vurucu bir sonla, çöpün felsefesine öyle bir bağlar ki sözü, adeta rutubet, çöp ve yaşanmışlık kokusunu, sayfaların arasından duyarsınız...

Romanı okuyalı uzun zaman oldu. Ama bu ara, sıklıkla aklıma geliyor...Zira Amsterdam, 1 haftayı aşkındır, çöp şehire dönmüş durumda... 

Hollanda'da çöp toplama işçileri grev yapıyor. Sendikalaşmak ve alım güçlerinin düşmemesi için savaşıyorlar. Enflasyonsuz ülkede, istedikleri zam oranı, yaklaşık %1.5 düzeyinde. İşverenleri, yani Hollanda'nın 430 bağımsız belediyesi ise, bu zammı bile yapmamak, "nullijn"i, yani %0.00 zam durumunu sürdürmek derdindeler.

İlk başta Kraliçe'nin Doğumgünü olan 30 Nisan'da greve başlayacaklarını duyurmuşlardı. Bu gerçekten korkunç olurdu; çünkü her zaman, 30 Nisan'da şehir devasa bir çöplüğe dönüp, ertesi sabah pür-i pak olmuş olur, ancak kraliçeye saygısızlık etmemek adına grevi Mayıs başına kaydırdılar. Uzlaşma olmayınca da, grev süresi 19 Mayıs'a kadar uzatıldı.

Hava sıcaklıklarının hala Şubat tadında takılması, bu anlamda hayırlı olabilir. (Çöp-kız Pollyanna yaklaşımı!) Öyle ki, şehir soğuğa rağmen kokmaya başladı. Eminim fareler de fena halde keyiftedir...Böğğğkkk, evlerden uzak!

Belediye kaprisi yüzünden, güzelim şehrimiz gittikçe çirkinleşiyor. Umarım en kısa zamanda sorun çözülür, yoksa atıklarımız, "film şeridi gibi gözümüzün önünden geçmeye devam edecek "...!

"Uyandığı andan, uyuduğu ana kadar sürekli bir şeyler atarak geçirir gününü şehirde yaşayanlar. Haftalara, aylara, yıllara vurduğumuzda, hatırı sayılır bir çöp tepesi yükselir her birinin arkasında. Ve tıpkı sinekler ve hamamböcekleri ve besinler ve nesneler gibi, insanların da bir miadı vardır. Ortalama yaşam süresi erkekler için 65, kadınlar için 70'tir. Sonra, malum son gelir ve onlar da ölür. Çürür ve ayrışır, parçalanır ve dağılır, kendileri olmaktan çıkar ve başka başka şeylere karışırlar. Ama eğer ölmeye ramak kala, hatıralarımız yerine, şimdiye değin attıklarımız olsaydı bir film şeridi gibi geçip giden gözümüzün önünden, fazladan uzatabilirdik ömrümüzü..." (Bit Palas'dan)




12 Mayıs 2010 Çarşamba

Politik Lahana Turşusu

...Asıl can sıkan, bir bütün olarak, dışarıdan bakılınca, yaşanan sürecin işaret ettiği formülün, düşmez kalkmaz bir Allah misali, şaşmaz değişmez tek formül şeklinde, insana “Bu ne Perhiz, Bu ne Lahana Turşusu” dedirten hallerden ibaret oluşudur....



Sabah şerifleriniz hayrolsun!



11 Mayıs 2010 Salı

Bebek Kave

Pazartesi sabahı erkenden, kendimi Istanbul seyahatlerinin vazgeçilmez semti Bebek'e, semtin en özleneni Kahve'ye attım. Bu haftaya, böyle bir telden, çooook sevdiğim iki kadim dostumla "ka-ve"de buluşarak başladım. Eva, Merviş ve Serçe gücüyle; tanışmamıza mekan Brookyln'i, tatillerimize poğaça İnceburun'u, rengarenk boyanan Istanbul'u, onca farklı yerde yaşanmış binlerce farklı anı, tıngırdayan çay kaşığıyla, beyaz peynirli domatesli simidin yanıbaşında harmanladım.

Bebek, zamansız ve şekilsiz, gündüzü ayrı güzel, gecesi ayrı keyif, en nev-i şahsına münhasır semtlerindendir ya Şehirler Ecesi'nin, bayılırım! Istanbul'un en güzellerinden, Bebek Camii'nin karşısındaki Bebek Kahve de, bu her köşesini apayrı sevdiğim semtin, en sabah mahmuru, en günışığı kıvamlı köşelerindendir; öyle ki, birkaç ay uzak kalayım, fena halde kurtlanırım!

Yıllardır aynı kalmış, kemikleşmiş, müdavimini yaratmış Bebek Kahve, etrafındaki modern bistro ve cafe’lere inat, alabildiğine cilasızdır...Ucuz değildir, kredi kartı da geçmez, ama size bir kuru çayla tost yanında, Bebek'in tüm ruhunu verir...Rahatsız tahta iskemleleriyle, sabahın kör vaktinden akşamın dokuzuna kadar açıktır... Sosyetik koşucu makyajlı teyzeler, mekana müdavim, genelde sabah erken gelip gazetelere gömülen isimler, (başı İsmet Berkan ile Ahmet Utlu çekiyor, zira 60 kere gittiysem 60ında da oradalardı), iş gününe hazırlanan takım elbiseli tayfa, tümü samimi ve yapmacıksız elemanlar, bir de geçerken uğrayanlar derken; adeta 1-50 ölçeğinde kağıda yansıtılmış bir kozmopolit haritadır! İnsanı en demlisinden sağaltır...

Istanbul'dayken, Akatlar'da çalıştığım, Kavacık'da oturduğum zamanlarda, özellikle bahar ve yaz ayları, arabayı köprü keşmekeşine hiç sokmaz, sabah Kandilli İskelesi'nin oraya park eder, çingene vapuruyla karşıya geçerdim. Bebek'te iner, kahvede kahvaltı eder, oradan taksiyle yukarı, Akatlar'a çıkardım. Uğruna 1 saat az uyumayı göze alacak denli sevdiğim bu ritüelle başlayan sabahları, uykunun kendisinden bile daha çok severdim. Akşam da yine vapurla döner, Kandilli'de inince bazen karşıki fırından taze pide, bazen sokak manavından sebze meyve alıp evime öyle döner, bazen de iskelede, Suna'nın Yeri'nde bir balık-rakı yapıp eve oradan giderdim. Vapurda, kahvede ve balıkta bazen yanımda dostlar, 1-2 defa, Istanbul ziyaretlerinde ritüelimle tanıştırdığım can aşkım, bazen de sade, yalnızlığımın keyfi olurdu...

Yeni ve çoğul ritüeller yarattığım, aşkla kuşanmış huzurlu bir kanal şehrinde yaşıyorum ve bunun için şükran doluyum...Bu duygudan tamamen bağımsız, apayrı varolan bir ruhla dün sabah, eski günlere özlemle selam verdim.
Çay bardağım havada kime ne, eskimeyen keyifler şerefine...!



6 Mayıs 2010 Perşembe

Gülbeşeker

Tam da Hıdrellez'de ferahlamış, güllerle hoşbeş etmiş, haftanın sonuna yaklaşmışken, yola yeni gül-ümsemeler döküldü...

Blog Ödülleri 2010'da, kişisel kategoride 470 değerli blog arasından Amsterdam'dan Kartpostallar'ı ilk 5'e bırakan değerli oylarınız, gül yaprakları oldu bugün...


Anneler gününde anneme armağan diye, ona 2 aydır görmediği kızını götürüyorum da, o Ankara'dan ben Amsterdam'dan uçup, Istanbul'a konuyoruz haftasonu; bunun heyecanlı bekleyişi toz şeker...


Elimde güzellikleri kararım, Çalıkuşu'nda Feride'nin aşk dolu ellerinden çıkmışçasına dostlar, dört yanım gülbeşeker!


Eliza'dan T24 yazıları, çarşamba günleri füme gerçeklerle, cumartesi günleri eflatun masallarla devam ediyor. Bu haftasonu, "Kız Kulesi Yalnızları" bekliyor.
 Öperim, kucaklarım...

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Hıdrellez'de Baht Açma ve Kitap Okumanın Dayanılmaz Hafifliği

Bu gece, bahar bayramı! Ruhumuz Hıdrellez coşkusunda, gül ağacına koşma vakti...Baharı kutlama, Hızır hakkı için dilek tutup baht açma günü... 

Hızır, yaygın bir inanca göre, hayat suyu (ab-ı hayat) içerek ölmezliğe ulaşmış; zaman zaman özellikle baharda insanlar arasında dolaşarak zor durumda olanlara yardım eden, bolluk-bereket ve sağlık dağıtan, Allah katında ermiş bir ulu ya da peygamberdir. Hızır’ın hüviyeti, yaşadığı yer ve zaman belli değildir. Hızır, baharın, baharla vücut bulan taze hayatın sembolüdür. Hızır, zor durumda kalanların yardımına koşarak insanların dileklerini yerine getirir; kalbi temiz, iyiliksever insanlara daima yardım eder. Uğur ve kısmet sembolüdür; mucize ve keramet sahibidir.
 Ülkemizde Hıdrellez Bayramı 6 Mayıs tarihinde kutlanır. Bugün Hıristiyanlarca da baharın ve doğanın uyanmasının ilk günü olarak kabul edilir; bu günü Ortodokslar Aya Yorgi, Katolikler St.Georges Günü olarak kutlamaktadırlar. 
Halk arasında kullanılan takvime göre eskiden yıl ikiye ayrılmaktadır: 6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini, 8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadar olan süre ise Kasım Günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır. Bu yüzden 6 Mayıs Günü kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığı anlamına gelir ki, bu da kutlanıp bayram yapılacak bir olaydır.


İlk çağlardan itibaren Mezopotamya, Anadolu, İran, Yunanistan ve hatta bütün Doğu Akdeniz ülkelerinde bahar ya da yazın gelişiyle ilgili bazı tanrılar adına çeşitli tören ve ayinlerin düzenlendiği görülmektedir.

 Hıdrellez kutlamaları daima yeşillik, ağaçlık alanlarda, su kenarlarında, bir türbe ya da yatırın yanında yapılmaktadır. Hıdrellez gecesi Hızır’ın uğradığı yerlere ve dokunduğu şeylere feyiz ve bereket vereceği inancıyla çeşitli uygulamalar yapılır. Yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağızları açık bırakılır. Ev, bağ-bahçe, araba isteyen kimseler, Hıdrellez gecesi herhangi bir yere istediklerinin küçük bir modelini yaparlarsa Hızır’ın kendilerine yardım edeceğine inanırlar.


Hıdrellezde baht açma törenleri de oldukça yaygın olarak uygulanan geleneklerimizdendir. Bu törene İstanbul ve çevresinde “baht açma”, Denizli ve çevresinde “bahtiyar”, Yörük ve Türkmenlerde “mantıfar”, Balıkesir ve çevresinde “dağara yüzük atma”, Edirne ve çevresinde “niyet çıkarma”, Erzurum’da “mani çekme” adı verilir. Törenler baharda doğanın ve tüm canlıların uyanmasıyla eş anlamlı olarak insanların da talihlerinin açılacağı inancıyla, şanslarını denemek için yapılır. Hıdrellezden bir gece önce bahtını denemek ve kısmetlerinin açılmasını sağlamak isteyen genç kızlar yeşillik bir yerde veya bir su kenarında toplanırlar. İçinde su bulunan bir çömleğe kendilerine ait yüzük, küpe, bilezik gibi şeyler koyarak ağzını tülbentle bağladıktan sonra bir gül ağacının dibine bırakırlar. Sabah erkenden çömleğin yanına giderek sütlü kahve içip ağızlarının tadının bozulmaması için dua ederler.

Tutalım dileğimizi, ferah tutalım içimizi, kutlayalım Hızır hakkına bereketli ve güneşli yaz mevsiminin gelişini...
Ben de bu akşam dileğimi bir gül dalına bağlayacak, gerçekleşen dileklerim için şükranla dua edeceğim...Istanbul'daysanız, Ahırkapı Şenlikleri de bu geceyi kutlamak için harikadır, tavsiye ederim.


Sırtınızı gül bahara dönüp, keyifli bir çarşamba yazısı okumak isterseniz de, T24'de günün yazısı, "Popülerse Bizden Değildir, İvedilikle Çamurlayınız!"...Forbes Dergisi, Mayıs sayısında Türkiye'de 2009'un “en çok kazanan yazarlar listesi”ni açıklamış; onun üzerine yazdım...

Hıdrellez bayramı kutlu olsun okurkuşlar, öpüyorummm

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Onyüzbin Baloncuk Yuttum

Düşündüm de, doğasında köpük barındıran şeyler içinde sevmediğim bi şey yok galiba...Dalganın sahile vururkenki ve teknenin denizde giderkenki köpüğüne bayılırım; sıcacık köpüklü banyolarda mum ışığı ve klasik müzikle inanılmaz dinlenirim; üstü köpüklü acımtrak Türk kahvesi muhabbetini çok az şeye değişirim; hafif köpüklü bol kakaolu krem şokola gibi tatlıları leziz bulurum; içkilerin de en çok köpüklüsünü severim!


Bildiğiniz gibi şampanya, ya da champagne, pek ahenkli pek janjanlı bir sözcükten ibaret olmayıp, içkilerin en fıkırtılısı, kutlamaların en olmazsa olmazı, köpüklü beyaz ve roze şarabın da genel ismidir.

Ansiklopedik, pek motomot bilgiyle, şampanya iyi cins üzümlerden yapılır. Üzüm şırasının alkol mayalanmasından sonra üç kez fıçı değiştirilir ve karışımlar uygulanır. Köpük elde etmek için şişelenir ve 9-11 C° ısıdaki mahzenlerde başaşağı konur. Mantar üzerinde biriken tortu özel işlemlerle alındıktan sonra istenilen tiplere göre (sek, yarı sek, tatlı), kamış şekeri, yüksek kaliteli şarap ya da konyak karışımı eklenir. Şişeler özel mantar makinesiyle kapatılır. Mantarlar şişeye yarım girer ve belli bir düzenekle şişeye tutturulur. Bu düzenek çıktığında mantar kendiliğinden şişenin ağzından fırlar.

Elizapedik, daha fıkırdak bilgiyle ise, şampanya ismini Fransız Champagne bölgesinden alır. Ürün, pek benimsenip bağırlara basılmış, ve aynen piyasada ilk olan selpak, orkid, cif, jilet, teflon, nescafe vb örneklere dönmüştür. Bu örnekler, kendi bulundukları ürün sınıflarında, jenerik ürün adı olarak kullanmaya alıştığımız markalardır.
Şampanya da bu hesap, ürünün genel geçer ismi haline gelmiştir. Ancak hafif terelelli, ağzının tadını bilir ve estetik-sever, ingilizceyi konuşurkenki aksanlarıyla pek seksi olan, ancak kabul edelim ki ufaktan gıcık Fransızlar, bu ismin kullanım hakları konusunda dediğim dedik bir profil çizerler! Öyle ki, Fransa dahil başka hiçbir yerde üretilen köpüklü şarap, tamamen aynı teknikle üretilmesine rağmen, şampanya diye pazarlanamaz; bu isim başka ürünlerde de kullanılamaz.
Meselaaa, 93'de, Yves Saint Laurent, pek pembe, hoş kokulu parfümü Champagne'in lansmanını yaptıktan sonra champagne lobisi çat diye davayı açınca, parfümün ismini Yvresse diye değiştirmek zorunda kalmıştır.
Neyse, engin bilgimle konuyu dağıtmıyım cicim, köpüklü şarap diyoduk...



Dünyaca ünlü, lüks tüketimle özdeşleşmiş, Dom Perignon, Moet Chandon, Laurent Perrier gibi isimlerden biri, ya da Champagne bölgesinde butik üretim yapan chateau'lardan (bildiğin şato şekerim, evet.) biri iseniz, şişenize ve markanıza Champagne ibaresini gönül rahatlığıyla yerleştirebilirsiniz. Ancak bu markalar da nispeten az bulunur, daha kısıtlı üretilen bir sunuya işaret ettiğinden, çok lezzetli olmakla birlikte, genellikle oldukça da pahalıdır...
"Bulduğuna çakma" memleketi yurdumdan geçtim; içkide vergi oranlarının inanılmaz düşüklüğü nedeniyle şarap, köpüklü şarap ve tüm içkilerin oldukça ucuz bulunduğu Hollanda'da bile şişe şampanya açtırmak, markaya göre değişmek suretiyle de olsa tuzlu...

Şampanyanın ateşli İtalyan kuzeni Prosecco ve keyifli İspanyol arkadaşı Cava ise, nispeten çok daha uygun fiyatlı, içimi daha rahat, özel kutlamalarla özdeşleşmiş şampanyanın aksine "her günün içkisi" olarak lanse edilen, pek de leziz alternatifler...Keyifle, rahatça, uzun uzun içiliyor.
Öyle ki şarap konusunda pek güzel gelişim gösteren Türk markalarının da, köpüklü şarap konusunda başağrısı bol "inci damlası"ndan bir adım öteye gitmesini diletiyor insana...

Peki bu köpüklü davetkar çağrışım yazısı nereden çıktı?!
Geçtiğimiz cuma günü kraliçenin doğumgününde, Higgins ile çıkıp çılgınca yürüdük, Jordaan'da arkadaşlarımızla buluştuk, 4 kişi 2 şişe Cava içtik, sonra elimize 1 şişe ve 4 plastik şampanya kadehi daha alıp sokaklarda o parti senin bu konser benim dolaştık, sonra Walem'de başka arkadaşlarımız da geldi, 9 kişi olduk, 3 şişe Prosecco açıldı bitti, oradan kalkıp Utrechtsestraat tarafına geçerken 1 şişe de roze Prosecco patlattık; ve günü böyle bi bilançoyla, zurnalar gibi sarhoş, çılgınca eğlenmiş, kilometrelerce yürümüş, tupturunculara bürünmüş halde, mutlu mutlu tamamladık da, oradan aklıma geldi.

Pazartesi sevimsizliğine inat, köpük köpük yazayım dedim...Hadi bakalım köpüğümüz bol olsuun!