2 kitap birden okuyorum bugünlerde...Biri yeni bitti, diğerini yarıladım. Biri "dizüstü edebiyat"ın ilk örneği, diğerinde cümle kurguları düpedüz ustalık seviyesi...Biri gencecik Pucca, diğeri yaşam dolu Sevim Burak...İki çiçek kafalı kadın, biraz uçuk, biraz esrik, biraz bilge...
Beni Deliler Anlar
"açıkgözler için hiçbir şey yazmayacağım. dünyalarını kaybetmişler için, kendim için yazacağım-erken bunamışlara-hayalperestlere- çok acıklılara- bu dünyadan gitmek için hazırlık yapanlara yazacağım.yalnız aklını kaybetmişlerle bu dünyayı paylaşacağım. aşktan aklını oynatanlara-şizofrenlere-aşırı romantiklere- ve aşırı sadistlere"...
...başlangıcıyla fazla söze yer bırakmadan, sözcüklerle ustalıkla oynayarak yazıyor Sevim Burak. İnsan okudukça şaşıyor, kısacık yaşamında biriktirdiği bilgeliğe, deliliğin sınırlarında gezindiğini hissettirirken bir yandan çarpıcı anlatımına...Hem içlendim, hem çok sevdim.
Yaşasa dün 79. doğumgününü kutlayacakmış Sevim Burak (d.29 Haziran 1931, İstanbul - ö. 30 Aralık 1983, İstanbul), iki kez evlenmiş. İlk evliliğini 18 yaşında, keman sanatçısı Orhan Borar ile yapmış. Bu evliliğinden oğlu Karaca Borar dünyaya gelmiş. İkinci eşi ressam Ömer Uluç'la evlenmesinin ardından Sevim Burak 1961'de sipariş üzerine elbise diktiği butiğini kapatıp tamamen hikâye yazma üzerine yoğunlaşmış. İkinci evliliğinden Elfe Uluç adında bir kız çocuğu dünyaya getirmiş.
Sevim Burak, ilk hikâye kitabı Yanık Saraylar'ı 1965'te yayımladı. Çocukluğunun geçtiği Kuzguncuk'u anlatırken hikâyelerde adı geçen kişilerin pek çoğuyla ilgili ipuçları da verir. Sevim Burak eserlerindeki kahramanlara verilen isimler, yazarın çocukluğundan hatırladığı isimlerdir. Yani hikâyelerde geçen isimler, gerçek kişilere aittir. Lakin hikâyenin kendi gerçeğine göre yeniden düzenlenmiştir.
Öyküleri bilinç akışı tekniğinin yetkin örnekleri olarak kabul edilir. Genellikle kadın sorunlarını anlattığı yapıtlarında şiirsel bir dil kullanmıştır.
Bu kitapta Güzin Dino'ya, Ömer Uluç'a, en çok da oğlu Karaca'ya mektupları var. Mektuplarını yazıp yazıp bozduğunu, göndermeyip unuttuğunu, beğenmeyip sakladığını anlatıyor sıklıkla; mektuplarını da yazarlığına bağlıyor.
"..hikayeleri de bir türlü baskıya veremem. Daha içtenini yazabileceğimi kendi kendime inandırmak isterim. Böylece hikayeler bitmez; bir yenisi, daima bir yenisi başlar. 1 hikaye 100 hikaye demektir benim için, 100 hikaye de 1 yılda biter. Bazen de bitmez. Benim için yazar olmanın güçlüğü burada..."
Yazma, yaşama ve sevme reçetelerini sevdim, ilk fırsatta öykülerini de okumak isterim.
"Hayat, iki kişinin karşılıklı gelip, beş aşağı beş yukarı birbirlerinin anlayacağı hikayeler anlatmalarından ibarettir"...
Küçük Aptalın Büyük Dünyası
Blogunu çok düzenli izlemediğim Pucca'nın, Cem Mumcu tarafından keşfi; ve Küçük Aptalın Büyük Dünyası'nın, çok akıllıca bulduğum Okuyanus "Dizüstü Edebiyat" serisinin ilk kitabı olarak lansmanıyla ilgili blogger'sal bir heyecan, merak, hafiften imrenme, destek, birçok karışık şey hissetmiştim.
İlk Türkiye seyahatimde hemen kitabı edindim, hoop diye de bitti...
İlk Türkiye seyahatimde hemen kitabı edindim, hoop diye de bitti...
Kitap bittikten sonraki duygularım, EkşiSözlük'de hem canımın köşesi DereotundanNefretEderim'in yorumundan, hem de MaviKedi'nin yorumundan beslenebilir...
semtin ilk kitabıdır, blog semtinin ilk kitabının yazarı da pucca'dır.
kitabı aldım ve hemen avm'nin yürüyen merdivenlerinde okumaya başladım. adı üstünde dizüstü edebiyat'tan çıkan kitaba yok "türkçe'yi bilmeyen kitap yazıyor" diye bok atmaya çalışanlara hak vermek imkansız. pucca, blogu olduğu için kitap çıkartabildi. şimdi kitabı çıkacak diye über bir dilbilgisi üstadı gibi yazmasını mı istiyorsunuz. hem ne oldu o "herkes okusun, herkes yazsın" havalarınıza lan.
(dereotundannefretederim, 19.06.2010 18:53)
almayacağım kitaptır. öncelikle mevzubahis yazarı tanımıyorum, onu belirteyim. blogunu da bir kaç kez girip okumuşluğum var. o kadarı yetti. zira yazdıkları oldukça eğlenceli olmasına rağmen, daha fazlasını vermiyordu. tipik bir ''hayattaki en büyük amacım bir adamı nikah masasına oturtmak.'' kadını bloguydu. sex and the city'i de sevemedim zaten. yine de insanların bu tarz bir eğlenceye ihtiyaçları olabileceğini düşünerek, takipçi sayısının bu kadar fazla olmasına hiçbir zaman şaşırmadım.
ve fakat kitap deyince, orada bir durmak istiyorum. okuduğum bütün kitaplar şöyle edebi, böyle bilimsel ayağı yapmayacağım. ama etrafımda o kadar güzel öyküler yazan bir sürü insan varken, böyle bir kitabın 20 tl'ye satılmasını tuhaf bulma hakkımı saklı tutuyorum. ekşi sözlük olarak rüştünü ispatlamış insanlara bile bok atabiliyorken, içimizden birine kıyak geçmek içimden gelmiyor. üzgünüm.
(mavikedi, 27.06.2010 22:32)
Kitapta içimi acıtan itiraflar, Pucca'nın çocukluğuna gidip, saçını okşayasım gelen anılar kadar; beni pek eğlendirip güldüren komik anlatılar, hepimizin liseli aşklarında ne yaratıcı isimler uydurduğu üzere eğlenceli lakaplar (Erik, Pekmez ve EsmaCeyhan) da oldu.
Pucca'nın üslubunu her zamanki gibi arada içten ve eğlenceli, bazen de fazlaca ağzı bozuk ve özensiz buldum. İsmi dizüstü edebiyat bile olsa, intihar girişimlerinin tümünden "intihar etmek" diye bahsedilmesi gibi hatalarınsa, yine de editlenmesi gerektiğini düşünenlerdenim.
Yaşadıklarıysa bana öyle etrafta bok atılacak denli gerçeküstü, fazla hareketli filan gelmedi; aksine, olayları gayet akıcı ve içten buldum, çok fazla da "aman Allahım bunlar da yaşanır mııı" olmadım...
Pucca'ya, içinde hem "Belki Yakarım bu evi, kurtulurum ikimizden" manyaklığını; hem Sezen Aksu'dan kendine hayal annesi yapacak denli acıtılmış yılları; hem "Çivi çiviyi bazen sökmüyor, daha da duvara işliyor" bilgeliğini; hem de "Siktir! Erkeksiz hiçim lan ben!" varoşluğunu taşıdığını düşündüğüm, farklı bir karakter olarak selam ediyor, pek başarılı satışlar diliyorum...





