30 Haziran 2010 Çarşamba

Beni Deliler Anlar - Küçük Aptalın Büyük Dünyası


2 kitap birden okuyorum bugünlerde...Biri yeni bitti, diğerini yarıladım. Biri "dizüstü edebiyat"ın ilk örneği, diğerinde cümle kurguları düpedüz ustalık seviyesi...Biri gencecik Pucca, diğeri yaşam dolu Sevim Burak...İki çiçek kafalı kadın, biraz uçuk, biraz esrik, biraz bilge...


Beni Deliler Anlar

"açıkgözler için hiçbir şey yazmayacağım. dünyalarını kaybetmişler için, kendim için yazacağım-erken bunamışlara-hayalperestlere- çok acıklılara- bu dünyadan gitmek için hazırlık yapanlara yazacağım.yalnız aklını kaybetmişlerle bu dünyayı paylaşacağım. aşktan aklını oynatanlara-şizofrenlere-aşırı romantiklere- ve aşırı sadistlere"...

...başlangıcıyla fazla söze yer bırakmadan, sözcüklerle ustalıkla oynayarak yazıyor Sevim Burak. İnsan okudukça şaşıyor, kısacık yaşamında biriktirdiği bilgeliğe, deliliğin sınırlarında gezindiğini hissettirirken bir yandan çarpıcı anlatımına...Hem içlendim, hem çok sevdim.

Yaşasa dün 79. doğumgününü kutlayacakmış Sevim Burak (d.29 Haziran 1931, İstanbul - ö. 30 Aralık 1983, İstanbul), iki kez evlenmiş. İlk evliliğini 18 yaşında, keman sanatçısı Orhan Borar ile yapmış. Bu evliliğinden oğlu Karaca Borar dünyaya gelmiş. İkinci eşi ressam Ömer Uluç'la evlenmesinin ardından Sevim Burak 1961'de sipariş üzerine elbise diktiği butiğini kapatıp tamamen hikâye yazma üzerine yoğunlaşmış. İkinci evliliğinden Elfe Uluç adında bir kız çocuğu dünyaya getirmiş.


Sevim Burak, ilk hikâye kitabı Yanık Saraylar'ı 1965'te yayımladı. Çocukluğunun geçtiği Kuzguncuk'u anlatırken hikâyelerde adı geçen kişilerin pek çoğuyla ilgili ipuçları da verir. Sevim Burak eserlerindeki kahramanlara verilen isimler, yazarın çocukluğundan hatırladığı isimlerdir. Yani hikâyelerde geçen isimler, gerçek kişilere aittir. Lakin hikâyenin kendi gerçeğine göre yeniden düzenlenmiştir.
Öyküleri bilinç akışı tekniğinin yetkin örnekleri olarak kabul edilir. Genellikle kadın sorunlarını anlattığı yapıtlarında şiirsel bir dil kullanmıştır.



Bu kitapta Güzin Dino'ya, Ömer Uluç'a, en çok da oğlu Karaca'ya mektupları var. Mektuplarını yazıp yazıp bozduğunu, göndermeyip unuttuğunu, beğenmeyip sakladığını anlatıyor sıklıkla; mektuplarını da yazarlığına bağlıyor.

"..hikayeleri de bir türlü baskıya veremem. Daha içtenini yazabileceğimi kendi kendime inandırmak isterim. Böylece hikayeler bitmez; bir yenisi, daima bir yenisi başlar. 1 hikaye 100 hikaye demektir benim için, 100 hikaye de 1 yılda biter. Bazen de bitmez. Benim için yazar olmanın güçlüğü burada..."

Yazma, yaşama ve sevme reçetelerini sevdim, ilk fırsatta öykülerini de okumak isterim.

"Hayat, iki kişinin karşılıklı gelip, beş aşağı beş yukarı birbirlerinin anlayacağı hikayeler anlatmalarından ibarettir"...



Küçük Aptalın Büyük Dünyası

Blogunu çok düzenli izlemediğim Pucca'nın, Cem Mumcu tarafından keşfi; ve Küçük Aptalın Büyük Dünyası'nın, çok akıllıca bulduğum Okuyanus "Dizüstü Edebiyat" serisinin ilk kitabı olarak lansmanıyla ilgili blogger'sal bir heyecan, merak, hafiften imrenme, destek, birçok karışık şey hissetmiştim.
İlk Türkiye seyahatimde hemen kitabı edindim, hoop diye de bitti...

Kitap bittikten sonraki duygularım, EkşiSözlük'de hem canımın köşesi DereotundanNefretEderim'in yorumundan, hem de MaviKedi'nin yorumundan beslenebilir...

semtin ilk kitabıdır, blog semtinin ilk kitabının yazarı da pucca'dır.

kitabı aldım ve hemen avm'nin yürüyen merdivenlerinde okumaya başladım. adı üstünde dizüstü edebiyat'tan çıkan kitaba yok "türkçe'yi bilmeyen kitap yazıyor" diye bok atmaya çalışanlara hak vermek imkansız. pucca, blogu olduğu için kitap çıkartabildi. şimdi kitabı çıkacak diye über bir dilbilgisi üstadı gibi yazmasını mı istiyorsunuz. hem ne oldu o "herkes okusun, herkes yazsın" havalarınıza lan.
(dereotundannefretederim, 19.06.2010 18:53)



almayacağım kitaptır. öncelikle mevzubahis yazarı tanımıyorum, onu belirteyim. blogunu da bir kaç kez girip okumuşluğum var. o kadarı yetti. zira yazdıkları oldukça eğlenceli olmasına rağmen, daha fazlasını vermiyordu. tipik bir ''hayattaki en büyük amacım bir adamı nikah masasına oturtmak.'' kadını bloguydu. sex and the city'i de sevemedim zaten. yine de insanların bu tarz bir eğlenceye ihtiyaçları olabileceğini düşünerek, takipçi sayısının bu kadar fazla olmasına hiçbir zaman şaşırmadım.
ve fakat kitap deyince, orada bir durmak istiyorum. okuduğum bütün kitaplar şöyle edebi, böyle bilimsel ayağı yapmayacağım. ama etrafımda o kadar güzel öyküler yazan bir sürü insan varken, böyle bir kitabın 20 tl'ye satılmasını tuhaf bulma hakkımı saklı tutuyorum. ekşi sözlük olarak rüştünü ispatlamış insanlara bile bok atabiliyorken, içimizden birine kıyak geçmek içimden gelmiyor. üzgünüm.
(mavikedi, 27.06.2010 22:32)

Kitapta içimi acıtan itiraflar, Pucca'nın çocukluğuna gidip, saçını okşayasım gelen anılar kadar; beni pek eğlendirip güldüren komik anlatılar, hepimizin liseli aşklarında ne yaratıcı isimler uydurduğu üzere eğlenceli lakaplar (Erik, Pekmez ve EsmaCeyhan) da oldu.
 
Pucca'nın üslubunu her zamanki gibi arada içten ve eğlenceli, bazen de fazlaca ağzı bozuk ve özensiz buldum. İsmi dizüstü edebiyat bile olsa, intihar girişimlerinin tümünden "intihar etmek" diye bahsedilmesi gibi hatalarınsa, yine de editlenmesi gerektiğini düşünenlerdenim.
 
Yaşadıklarıysa bana öyle etrafta bok atılacak denli gerçeküstü, fazla hareketli filan gelmedi; aksine, olayları gayet akıcı ve içten buldum, çok fazla da "aman Allahım bunlar da yaşanır mııı" olmadım...
 
Pucca'ya, içinde hem "Belki Yakarım bu evi, kurtulurum ikimizden" manyaklığını; hem Sezen Aksu'dan kendine hayal annesi yapacak denli acıtılmış yılları; hem "Çivi çiviyi bazen sökmüyor, daha da duvara işliyor" bilgeliğini; hem de "Siktir! Erkeksiz hiçim lan ben!" varoşluğunu taşıdığını düşündüğüm, farklı bir karakter olarak selam ediyor, pek başarılı satışlar diliyorum...

Gül evladım gül, Harvardlı oldun!


Sabah şerifleriniz hayrolsun şekerler...
T24 Çarşamba yazısına beklerim!

http://www.t24.com.tr/content/authors.aspx?article=2166&author=58

29 Haziran 2010 Salı

Zürafa Kafası


Öyle özledim, öyle özledim ki buradan sıklıkla yazıp çizip yorumlaşıp haberleşmeyi...Hem bazılarınız mesaj ya da yorum attı, artık girebiliyorum bloga hadii diye, sen boş bırakma T24 dışında da yaz yine diye; ben de 1.55 boyumu unuttum kendimi kocaman sandım, öyle gönendim, öyle içlendim, geldiiiim..



Kısa kısa Eliza...
Haftasonu Bodrum'a gidip geldim düğün için, Haziran sonunda Bodrum'a yağmur indi. Keramet bende mi, artık gerçekten bilemiyorum!!

Bodrum'da soğuk algınlığına yakalanmış bi salak olarak, elimdeki işleri tamamlayıp eve yatmaya gitmek istiyorum, ben istedikçe yeni bi sevimsiz iş çakılıyo, içim şişti!

"PMS muzdaribi" değil, "nerde kaldın kahpe MS muzdaribi" hallerdeyim; çenem akneli, göğüsler Samantha Fox, eller ayaklar Semra Özal, gelgelelim hareket yok, hadi bak gel vallahi karın ağrısından şikayet etmiycem diye karnıma bakaraktan saçmalıyorum.

2 kitabı aynı anda okuyorum...Pucca günlüğü ile Sevim Burak mektupları...
Aşk-ı Memnu Lost'lara karıştı, Ezel'de kartlar yeniden karıldı, Gossip Girl ile Glee'ye sardım, TV yazılarımdan uzak kaldım.
Meğer sözcükler birikmiş de inci gibi içime dizilmiş...Bilahare yazıcam.
Ama bitirmeden, hem de görselle köprüyü kurukuruvererekten açılışı kapanışı, bi Zürafa anısıyla yapıcam!

Ben üniversitedeyim, bi çocukla çıkıyorum. Çocuk bizim yazlığa beni ziyarete geldi. Benden 9 yaş küçük ve süper komik olan kuzenim de vücut çalışmış, yüzücü müzücü abi klasmanından niyeyse bi beğenmiş çocuğu herhalde, ona "zürafa" adını taktı. Bizim aile zürafaya bayıldı da, Allah beni affetsin, çocuk yüzücüydü filan ama sıkıcıydı, bi ben bayılamadım! Daha sonra çocuğu salladım, ama onun ve ardından gelen çeşitli adayların ismi Zürafa kaldı yadigar...
Üstünden yıllar geçti, artık kocaman üniversiteli genç olmuş kuzeni görmeye ablasıyla birlikte Kıbrıs tatiline gitmişiz, büyülü bi yer olarak beynime kazıdığım Girne limanında biraver muhabbeti yapıyoruz. Kimler geldi kimler geçti'ye sarmışken söz zürafadan açıldı, "yahu o çocuğun adı neydi" dedi bizimki, söyledik. "Peki, güçlü vardı bi de, onun ismi neydi?" dedi, "Güçlüydüüü" dedim ben, bi tur koptuk, onunla dalga geçtik vay sen Güçlüyü de lakap mı sandın diye, "benim suçum ne, sen takılmışsın öyle Şirinler gibi!..." dedi komik kuzen, "...Allahtan Higgins'e aşık oldun da, toptan rahat ettik. İsmi güzel kendi güzel. En zürafaaaa!"... :)

17 Haziran 2010 Perşembe

Bu Bloga Türkiye'den Erişmek Tehlikeli ve Yasaktır!

Yıllardan 2010. Aylardan Haziran...

Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı, çok ama nasıl da feci sakıncalı site Youtube'un derdine düşüp de Google'ın IP havuzlarıyla oynadığı için; Google'ın 4 ana uygulamasına erişim sağlanamadığı gibi, Google Analytics'e kaydolan tüm şirket web siteleriyle birlikte, Google'dan domain name almış kişisel bloglar da şu an için Türkiye'den açılamıyor.  

Cumartesi günü uzuun uzun T24'de de dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım gibi (önce kendim anlamam lazım cicim!!) TİB, bu konuda yaptığı basın açıklamasında şöyle diyor;

"...Sonuç olarak http://www.youtube.com a erişim amacıyla kullanılan ve tarafımızca engelleme tedbiri kapsamında güncellenen IP adreslerinin arkasında farklı şirketlere ait alan adı veya çeşitli hizmetlerin barındırılması bu şirketlerin kendi tercihleri ve sorumluluklarındadır."

Tam anlayan varsa bana da anlatsın rica ediciim, ama sanırım şunu demeye getiriyor;
"Ben bilmem, Google bilir. Size, bizim yasaklarımıza rağmen ara kaçışlar yapabileceğiniz patikalar sağlamasalardı, hanyayla konyayı görmezlerdi. Tirbiyesizler..."

Adresini şimdilik tekrardan -.blogspot- uzantısına döndürüp değiştirmemeyi seçen; zira "eksikliğini görmeyeyim" diye dilediğim sevgili okurkuşları bildiği üzere T24'deki köşesinde de blogun ismini kullanan Eliza'nız iyi günler diler, elma yanaklardan öper...

Çarşamba ve Cumartesi günleri yeni yazılarla www.t24.com.tr'de sabah kahveniz, akşam çayınız, keyif şarabınız, baygınlık limonatanız, can yorumlarınız eşliğinde; konuşasınız geldikçe elizadoolittle79@gmail.com adresinde; "kısa kısa Eliza" formatlı tvitlemeler için de http://twitter.com/elizaamsterdam köşesinde Necmi'yle birlikte bekliyoruz yavrucuum! Ve tabii...

16 Haziran 2010 Çarşamba

Ekseni Kayanlar Klübü

Canlarım,
Sanmayınız ki ihmallerdeyim...Vallahi ölücem yoğunluktan ve yorgunluktan! Özledim pek çok ayrıca...
Az toparlayayım tempoyu, gelip de sayfalar doldurmazsam olmaz..O esnada, T24'de özlem gidersek? Bayılırım!

Bugün kimlerin kulağı çınlamadı ki...Cübbeli Ahmet Hoca'dan Demet Akalın'a, Sibel Arna'nın dans eden dadısından Eric Clapton'a, topyekün halaydayız, vuvuzelasını kapan gelsin hadiii!

http://t24.com.tr/content/authors.aspx?article=2109&author=58


2 Haziran 2010 Çarşamba

Seks ve (Bizim) Şehir*

* Yazı, T24'de yayınlandı.



Sex and the City’nin devam filmi, ABD ve İngiltere’de geçen hafta vizyona girmiş ve ortalığı birbirine katmıştı. Batılı eleştirmenler, basına özel gösterimin ardından, filmi yerden yere vurmuş, 'can sıkıcı', 'dizinin ruhuna aykırı', 'ırkçı' ve 'Müslüman-karşıtı' sıfatlarıyla taşlamıştı. Buna rağmen film, gösterildiği salonlarda daha ilk günden milyon dolarlık gişe hasılatı yapmıştı.



Filmin Türkiye vizyon tarihi de 4 Haziran olarak belirlenmişti. Dünyanın en prestijli moda dergisinin Türkiye’deki temsilcisi Vogue (ya da Hüseyin Çağlayan’ın reklam vurgusuyla Vögg) dergisi de bu cuma vizyona girecek olan film için dün akşam İstanbul’da özel bir davet düzenlemişti. Küçükçiftlik Parkı'nda, ilk gösterimin ardından, bir de parti düzenlenecekti.


Daha sonra, Doğuş Medya Grubu, pazartesi gününü kana, ülkemizi yeni belirsizliklere boğan üzücü gelişmelerin ardından, organizasyonu iptal ettiğini duyurdu. Bu, son derece anlaşılır; provokatif başlıklar yüzünden güvenliği bile tehlikeye girebilecek partinin iptal edilmesi, kuşkusuz, sağduyulu bir karar.


Ne var ki, filmin vizyona giriş tarihi de, bir basın bildirisiyle, yeni bir tarih belirtilmeden ertelendi. Türkiye’de bu film ile aynı anda vizyona girecek olan diğer filmlerin hiçbiri; ayrıca 31 Mayıs gecesi düzenlenen ve herkes tarafından çok beğenilen Bob Dylan ve 3 Haziran’daki Rihanna konserlerinin iptal edilmemesi dikkat çekici.




* * *


Derinden, çok uzun vadeli ve istikrarlı bir dış politika duruşu sergilenmeden, rüzgarın estiği yöne doğru ve yüzeyde kalan yansımalarla kurulan ilişkilerin, ürkütücü sonuçlarından ikisini aynı anda gördük dün...ki bu süreçle ilgili kanımca en sağlam, en çok yönlü analizlerden birini, yine Doğan Akın, Pazartesi günkü yazısında yapmıştı.

Kalbimiz önce İskenderun’da, ardından Mavi Marmara’da attı, üzüldük, kızdık, korktuk. En çok da korktuk.

Ben kendi adıma, geleceğin belirsizliğinden, İsrail’in fütursuzluğundan, dünyayı ve hepimizi nelerin beklediğinden korktuğum kadar, dün Taksim Meydanı’nda ve Ankara’da büyükelçilik konutunun önünde sergilenen görüntülerden de korktum.


Özellikle, Taksim Meydanı’nda düzenlenen protesto mitingindeki, hangi sürat ve organizasyonla toplandıklarını anlayamadığım, heykellere başörtüsü takan, tekbir getirip intikam çığlıkları atan kin ve nefret dolu lumpen güruh; hani olur ya, Türkiye'ye şeriat gelirse nasıl bir görüntü olur; İstanbul’un bohem, yaşanmışlık dolu, özgür yüzlü İstiklal Caddesi nasıl bir çehreye bürünür; nasıl, neden ve hangi süreçlerle toplum bu insanları yarattı düşüncelerini, yeniden aklıma düşürdü ve bana kalırsa, bu görüntüler, en az İsrail’in kendisi kadar korkutucuydu.


Haksever, vefalı, dost canlısı sandığımız bazı vatandaşlar, en ufak bir dolduruşla, olayda hiçbir dahli bulunmayan Türk Musevi komşularına, nasıl bir birikmiş nefreti yeniden yansıtır, 6-7 Eylül sinyalleri nasıl yeni baştan alınır; bu olasılığı görmek de çok korkutucuydu.


Diğer yandan, kendi başkanlarıyla, polis ve güvenlik teşkilatlarıyla ve devletin üst düzey kurumlarıyla açık seçik dalga geçebilme özgürlüğü taşıyan bir ülkenin yapımı olan; hiçbir politik iddia taşımayan; dibine kadar romantik komedi türünde bir filmin; Birleşik Arap Emirlikleri ile ilgili eleştirel görüşler belirtiyor diye, Türkiye’de apar topar gösterimden çekilmesi; birilerinin, birilerini bunca sindirebilmesi de korkutucuydu.

* * *



Geçen hafta, burada da izleyebildiğimiz bir Türk televizyon kanalının tartışma programlarından birinde, “bu filmmm, müslüman karşıtıdırrr” diye gürleyen kızgın beyamca’ya sunucu soruyor; “efendim, henüz Türkiye ile Avrupa’da vizyonda değil ama, siz Amerika’da mı izlediniz?”.


“Yoo, ben filmi izlemedim” diyor kızgın beyamca, stüdyoda durum komedilerinden fırlamış gibi görünen garip bir sessizlik yaratarak; o anda, fonda, bir tek gülme efekti eksik, onu da ben ekran karşısında ivedilikle sağlıyorum!


Sanmayın ki, ben de etrafta bolca bulunan bu kızgın beyamcalar, sinirli hanımteyzeler gibi işkembeden atıyorum!


Sex and the City 2, Amsterdam’da geçtiğimiz Perşembe günü vizyona girdi. Perşembe, Cuma ve Cumartesi günü bilet almayı denediğim tüm seanslar dolu olunca, filmi sonunda, Pazar günü suarede izleyebildim. Zaten, neredeyse Sex and the City ile duygusal bir bağı olduğunu bile söyleyebilecek bir kişi olarak, hemen izlemesem çatlardım.

* * *



Seks ve Şehir, bilmeyen kaldıysa eğer, Candace Bushnell'in aynı adlı romanından televizyona uyarlanmış olan, ABD`de 1998-2004 yılları arasında toplam altı sezon ve 94 bölüm olarak yayınlanmış bir televizyon dizisi.


Dizide, kariyer sahibi ve başarılı, “büyük elma” New York’ta yaşayan dört kadın arkadaşın öyküsü anlatılır. Bir yandan, modern ve kariyer sahibi kadınların duygusal ve cinsel yaşamlarından kesitler sunarken, diğer yandan bu profildeki kadınların hayattan ve ilişkilerden beklentilerinin neler olduğu konusunda küçük ipuçları verir.


Cesur, zaman zaman oldukça müstehcen, bazen gerçek olamayacak kadar pırıltılı ve şımarık bir dizidir. Öte yandan da zeki diyaloglar, derinde yatan duygu, aşk arayışı, kadın dayanışması ve dostluğu, moda düşkünlüğü anlamında, Batı’lı, kentsoylu ve eğitimli kadınlar adına, evrensel bir birleştiriciliği, ince bir mizahı, keyifli bir inandırıcılığı vardır.


Böyle farklı bir bileşke sunabildiği için de, milyonlarca insan tarafından çok sevilmekte, 2008’de vizyona giren ilk film de, geçen hafta vizyona girip yankıları süren ikinci film de, kapalı gişe oynamaktadır.

* * *

Son filmde, kendi adıma, dizinin büyük hayranı olduğunu belirten Penelope Cruz’un konuk oyuncu olarak yer aldığı kısacık bar sahnesine, tüm eleştirilere rağmen Liza Minelli’nin Beyonce şarkısıyla yaptığı şova, Carrie’nin, gay arkadaşı Standford’ın düğününde “sağdıç” olarak giydiği Dior smokine, Charlotte ve Miranda’nın annelik üzerine iç döktükleri sahneye bayıldım.


“Kızların”, artık makyaj ve botoksla gizlenemeyen, oldukça yaşlanmış halleri; gişe beklentisi yüzünden üst üste devam filmleri yapılan her lezzetli yapım gibi, tekrarlandıkça bozulan tadı; her konuya dokunalım derken hiçbir derinlik sunamadan, Carrie ve Mr. Big evliliğinde bile bize eskiden hissettirdiği özdeşleşmeyi hissettirememesi ve bu anlamlarda dizinin “kutsal” ruhuna ihanet etmesi, benim de eleştirebileceğim noktalar olsa da, yine de, hoş bir seyirlik olarak, filmi zevkle izledim.


Zaten bunlar da, filmin topa tutulmasının asıl nedeni değil...
Filmde, 4 kadın, bütün masrafların karşılandığı bir gezide Abu Dabi’ye gidiyorlar. Orada, Ortadoğu’nun son derece bağnaz ve kadınlara tümüyle ikinci sınıf insan muamelesi yapan kültürüyle karşı karşıya geliyorlar.


İlk kez peçeli ve çarşaflı kadınlar görüyor, bir yandan da “yeni Ortadoğu’nun”, şekilci Müslüman yaklaşımlarına tanık oluyorlar. Filmde, Carrie’nin, baharat çarşısında ilk kez duyduğu ezan sesini huşu içinde dinlediği an vurgulanırken; ya da örtülü kadınlarla, açık seçik asla dalga geçmezken, fosforlu pembe haşeması ve türbanıyla havuza girmiş, ve doğallıkla, tüm aykırılığıyla dikkat çeken bir kadına, kendi aralarında gülüştüklerini izliyoruz.


Samantha’nın ahlak polisine yakalanmasından sonraki sahnelerin bazılarını, ben de abartılı ve gereksiz bulsam da, filmin bunca yankılanacak denli Müslüman düşmanı olduğunu da hiç düşünmedim.


Ayrıca, uluslararası arenadaki, özellikle 11 Eylül sonrası giderek yükselen, müslümanlığa karşı son derece olumsuz bakış açısı, ne bu filmle ortaya çıktı, ne de beslendi.

* * *


Özgürlükler alanında yaptığı çalışmalarla tanınan, Fransa`nın önde gelen laiklik uzmanlarından olan ünlü Fransız hukukçu Prof. Dr. Jacques Robert, Danimarka’daki islami karikatür krizinin ardından, Zaman gazetesine verdiği röportajda, Batı`da İslam`a yönelik olumsuz bakışın büyümesinde, son yıllarda yaşanan ekonomik krizlerin ve El-Kaide gibi örgütlerin eylemlerinin büyük rol oynadığını, derinlemesine anlatıyordu.


Dünya gazetesinde yayımlanan başka bir haberde, Etnik çatışmalar ve azınlıklar konusu uzmanı Bath Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Stefan Wolff, Türkiye`nin AB üyeliğinin medeniyetler çatışmasını önleyeceği görüşünü belirterek, “bazı insan ve gruplara ne kadar ters gelirse gelsin, farklı fikirlerin yayımlanmasına hoşgörüyle bakılması genelde doğru ve tartışılmaması gereken bir ilkedir” görüşünü savunuyordu.


Bugünse biz, bir yandan, hangi nedenle olursa olsun terörü lanetler, haksız yere öldürülenlere, karanlık ve engebeli geleceğimize üzülürken; diğer yandan hem inançlı ve maneviyatı yüksek bireyler olup, hem çağdaş, açık görüşlü ve farklılıklara karşı hoşgörülü olabilmeyi öğrenebilecek miyiz diye kaygılanmaktayız.


Bırakın “medeniyetler birleşmesini”, kendi yurdumuzda barışçıl bir birlik sağlayabilecek miyiz diye düşünüyor ve duyarlı aydınlar olarak, ekseriyetle korkuyoruz...


Özenle, çabayla, özellikle, kendi yurdumuzda “biz ve onlar”laştırıldık.


Şimdi, büyük güçlerce kurgulanan ve aracılarıyla ilmek ilmek işlenen, “Ilımlı İslam, yeni Ortadoğu” modeline, düşünsel, sivil, demokratik ve yasal yollarla topyekün kafa tutacağımıza, ne acıdır ki, “onlar” sıradan bir filmden korkuyor, “biz” ise, o sıradan filme gitmiş olduğumuz için suçlanmaktan...


İşte Benim Adaylarım!



Kurabiyeler, bilirsiniz gezmeyi pek severim, ETS'nin nedense yeni duyduğum kampanyasına bayıldımm!

ETS Tur’un “Size bir İş Teklifimiz Var” sloganıyla lansmanını yaptığı kampanyası "İşte Benim Tatilim" için, binlerce aday arasından ilk 10 seçilmiş.

O 10 çift içinden seçilen ve Etstur tarafından “işe alınan” çift, ilk olarak programlarını, kendilerine sağlanan seyahat danışmanlarının da yardımıyla, yurtiçi ve yurtdışı seçenekleri katarak belirleyecek.

İlk tatillerine 15 Haziran'da çıkacak çift, her gün yaşadıklarını fotoğraf, video ve bloglarıyla paylaşacak. Şanslı çift, seyahatlerini 31 Aralık'ta yapacakları yılbaşı tatili ile sonlandıracak.



İlk 10 çiftten biri, benim çooook can arkadaşım, Dubai'de yaşayan Gökçe ile Timur! 2 dakika ayırıp onlara oy verirseniz, siz de oy verenler içindeki çekilişle, hediye kazanabilirsiniz!!!

http://www.istebenimtatilim.com/teklif2Haziran/Gokce-Timur.jsp