30 Aralık 2010 Perşembe

Yeni bi Çanta, Bana bi Fanta

Hoh hoh hoooo!
Fanta'dan nefret ederim, ama napalım, başlık şaşkalozluğu yapasım geldi şekerim...
İnsan 7'sinde neyse 70'inde odur derler...Ben de minnak bi yavruyken nasıl ayakkabı çanta delisiysem hala o kıvam, yenilikleri nasıl gülücükle karşılıyorduysam hala o heyecan bir hallerdeyim...İşte, aynı şöyleyim!




Bu kuzu resmin mimarı, Ankara'da ufacık bir mağazaydı. Kızılay Moda Çarşısı'nın içindeki Kuki'de, ki Türkiye'de ithal malların henüz ortalğı kaplamadığı 80'lerin ilk yıllarıydı, çok güzel ve ortopedik çocuk ayakkabıları satılırdı. Hala faaliyetteler midir bilmem, ama ayakkabı almaya anne babalarıyla gelen minu müşterilerin fotoğraflarını çeker, sonra, fotoğrafı tam unuttuğunuz bir anda, yılbaşı ya da doğumgününüzde, tebrik kartına yapıştırarak gönderirlerdi. O yıllardaki pazarlama pırıltısına bakar mısınız?! Güzel günlerdi...


Gelgelelim, ben de bugünlerde, yani 2010'un son dönemecinde, omuz üstünden şöyle bir geri dönüp bakıyor, med-cezirli muhasebeler yapıyorum.

2010'da minicik ama çok önemli bir şey kaybettim. Canımdan can çıkardım. Belki de gitmesi daha hayırlıydı. Şimdi dirayetle yeni güzellikler diliyorum.
2010'da küçük ama çok özel bir şey kazandım. T24'de köşe yazmaya başladım. Gelecek yıllardan şans, yeni fırsatlar ve geniş mecralar diliyorum.


Bu hafta, biraz tatlı, biraz umutlu bir şeyler okumak isteyenler için, bir Cumartesi masalı yazdım önce...
Buyurmaz mısınız?
Noel Baba'dan Önce...
http://www.t24.com.tr/content/authors.aspx?article=3009&author=58

Daha gerçek, daha tuzlu, ama anımsanası bir şeyler okumak isteyenler için, Eliza'ca bir almanak karaladım.
Almaz mısınız?
http://www.t24.com.tr/content/authors.aspx?article=3035&author=58

2010'da birçok şey değişti, bazı şeyler çoğaldı, bazıları eksildi. Ama çok şükür, insanları, hayatı ve kendimi sevmekten, bir an bile vazgeçmedim. Sonsuzluk diliyorum.2010'da yazmayı okumayı paylaşmayı yorumlaşmayı sürdürdüğümüz sizler için, her zaman minnettarım. Harika yıllar diliyorum.


Sarılmaz mısınız?

24 Aralık 2010 Cuma

Feliz Navidad!

Yazıcı kişi başlıkta iki çağrışım birden amaçlıyor efenim. Merry Christmas'ın İspanyol versiyonunu tamm da Christmas arefesinde başlığa şeyettirerek giriş yapıp, konuyu direkman Madrid seyahatine bağlıyoooor (hayır efendim, bunun sangria fazlasıyla ne ilgisi varrr?!)


Bizim Higgins'le evlilik yıldönümümüz Aralık'da, ki geçen yıl birinci yıldönümümüzde öykümüzü Arkası Yarın formatında şurada başlatıp 5 gün sürdürmüştüm, dileyeni tefrika romanımıza yeniden bekleris!


Gelgelelim biz yıldönümümüzde sen bana gömlek ben sana ayakkabı filan yapmayalım dedik, birimiz diğerine uçak bileti, öbürümüz berikine otel rezervasyonu paketleyiiip, 3 gün Madrid kaçamağı yaptık! İyi ki de yapmışız, Madrid'e bayıldık. Barça'yı da inanılmaz beğenmiştim, ama Barcelona çok güzel, Madrid çok bayık filan diyenlere hiç hak veremedim...Hatta Barcelona deniz-kumsal avantajının ötesinde, galiba Madrid'i daha bile çok sevdim.


Avrupa'nın kar buz kıyametten büsbütün durayazan hava trafiğinde bir şans, Amsterdam-Madrid seferini pek rahatça, Iberia ile yaptık. (Avrupa içinde seyahat hakkaten iç hatlar kıvamında bu arada, öyle pasaporttan filan da geçmiyorsun, mis valla...Bakalım bu hayale bizim torunlarımız dahil olabilecekler mi Türkiye'de?! Neyse..)


Booking.com'dan bulduğumuz, Gran Via'nın tamm ortasındaki otelimiz Villa de la Reina'ya da, Barajas Havalimanı metro durağından pıtır pıtır binip, 2 tren değiştirip Gran Via'da inerek hem hızla, hem de pek ucuza ulaştık. Çantalarımızı odaya atıp en acilinden kendimizi şehre bıraktık.


Biz Amsterdam'ı noel ve yılbaşı için süslüyorlar sanıyorduk, meğer bu hiiiç bir şeymiş! Madrid'in tüm caddeleri, tüm meydanları, eksiksiz tüm binaları pırıl pırıl, şıkır fıkırdı, çok sevdim.




Tüm tatil keyif ve aşk dolu, ayaklarımız kopana dek yürüyüş, çatlayana dek yemek içmek dolu geçti...En yıldızlı 5 pekiyi notcuklarsa şöyleydi;
- Plaza Mayor'de, her akşam yarım saatte bir ışık oyunları ve müzikle yapılan gösteriler
- Plaza Espana'daki DonKişot-SançoPanço heykeli
- Puerto Del Sol'daki, resimlerine baksanız büyük görünen, minik şeker ayı-ağaç heykeli
- Yepyeni kapalı-yemek-çarşısı Mercado De San Miguel'de, farklı tapasçılardan çeşit çeşit tapas, bolca şarap ya da ispanyol köpüklü şarabı cava alıp, keşmekeşin içinde yemek keyfi.
- Prado Müzesi'nin, saatlere sığmayan, muhteşem koleksiyonu. En çok da, Bosch'un bu muhteşem başyapıtını keşfedip, önünde mıhlanmamıza vesile olması.


- Plaza Mayor'un yakınında dolanırken beğenip girdiğimiz, eski bir mahzenden bozma Meson Rincon de la Cava'da yediğimiz harika yemekler, iki sürahi bitirip yalpak selpak otele döndüğümüz leziz sangria, bir de yan masaya oturup, yıldönümümüzün daha da güzelleşmesini sağlayan orta yaşlı teyzeyle amcanın, mikrofonu kapıp söyledikleri harika şarkılar!
- Binaların süslü püslü, heykelli oymalı kakmalı çatıları
- Salamanca bölgesi ve caddeler boyu şıkır dükkanları
- İpini kopartmışçasına sokakları dolduran, turist lokal karışık, binlerce "Madrileñas"

Ne demeli..Viva Espana!

18 Aralık 2010 Cumartesi

Bembeyaz Vondelpark

Her mevsim ayrı güzel olan, Amsterdam'ın en harika köşesi Vondelpark'a gittik bugün. Astronotla lahana bebek arası bir kıvamda, kat kat giyindik Higgins'le, kaya kaya, düşe kalka saatlerce yürüdük.
Öyle keyifli, öyle huzurluydu ki devasa park, biraz daha eve dönmezsek burnumuz düşecek denli üşümesek, hiç ayrılmayacaktık!
Domates yanaklı minnak yavrular, karda fıtı fıtı koşan köpekler, gürül gürül ufo destekli açıkhava cafesinde sıcacık kahveler, hatta kendilerine en harika fonu bulmuş, muhtemelen de balayını zatürre geçirecek ama inanılmaz şeker bir gelin-damat derken, zamanı unutmuşuz...
Telefonla çekilmiş resimlerle de olsa, tatlı manzaraları paylaşmak istedim kurabiyeler, buyruuun, sıcak sıcak!




Kırmızı Bir Kadının Portresi

Farklı renkleri ruhuna yansıtmış birçok insan tanıdım. Rengarenk, pırıltılı ya da daha mat, bütünüyle köşeli ve siyah-beyaz, daha da kötüsü gıpgri, alacası kendinden menkul, farklı farklı dostlarım oldu.

Giyindiği toplumsal rollere göre rengine rötuşlar yapan amatör ressamlarla da karşılaştım. Dostlarıyla enerjik ve tupturuncu, aşka düşme zamanlarında alabildiğine pembeyken, iş hayatındaki duruşuyla fümenin tüm tonlarına büründüğünü iyi bildiğim arkadaşlarım var.
Hayatın izin verdiği oranda, bir rengi yaşamının neredeyse her alanına yansıtabilmiş nadir insan gördüm.
Bizim tini mini kontes hanım, onlardandır. Alabildiğine kırmızı bir kadındır.
Yarım asırı bir süre önce devirmiş olmasına karşın yaşından oldukça ufak göstermesini, koca kahkahasını patlatarak tevazuyla açıklar: “Bodur tavuk her dem piliç şekerim!”. Oysa aynı zamanda ince ve zarif, akça pakça ve pek narindir. Her zaman şık şıkırdım olmayı sever. Süslü, bilhassa kurdeleli şeyleri, incili takıları ve türlü türlü ayakkabı çantalarını kendine ahenkle yaraştırır.
Çıtı Pıtı Hanım, Yay burcu kadını olmasına da borçlu olduğu, pek bağımsız, pek özgür, ortama uyumlu, sisteme muhalif bir ruha sahiptir.
Yalnızlığını sıkıcı bir zorunluluk gibi değil, seçilmiş bir şölen gibi yaşayabilmesinin, kitaplar, filmler, teknoloji ve müzikle sonuna kadar barışık olmasından kaynaklandığını düşünürüm. Onun neredeyse yarı yaşında olan bendenizin zinhar anlamadığı birtakım bilgisayar programları ve arşivleme teknikleriyle karma CD’ler yapmasına da bayılırım! Tek bayılan ben değilim ki, Bodrum ve Ankara’da çeşitli mekanlar, arada onun chill-out seçkilerini çalıyor.
Psikoloji ve sosyal psikoloji alanlarındaki sağlam eğitiminin üzerine, en az 30 yıllık da üniversite hocalığını koyduğundan olacak, gençlerle pek iyi anlaşır. Okulda oldukça zor bir hoca diye nam salmış olmasına karşın, eski ve yeni birçok öğrencisi tarafından ekseriyetle hayran olunması, bu “halden anlayan”, yaşına yaş katınca gençliğini unutmamış, iç görülü ve samimi haline bağlanır.
Sevenleri çok olduğu kadar, arada hiç sevmeyeni de çıkan bir hoca olması, kanımca en çok kırmızılığındandır. Göze çarpmayan, herkeste vasat olumlulukta bir kanı bırakacak, mavi bir tipleme olmak, hiçbir alanda ona göre değildir. Bu yüzden de, el mahkum, hayat boyu birilerinin yüreğine ılık ılık yansıyacak, birilerininse sivri ve gri köşelerine, alevi fazla gelecektir.
İnanılmaz lezzette yemekler yapan muhteşem bir aşçı; çok titiz, hatta bence fazla titiz, özenli, evi de kendisi gibi zevkli bir kadın; her yaşımda, benimle ilgili de her türlü sırra vakıf olmuş, hele de kendisi gibi kırmızı dostlarınca pek sevilen, hem vefalı, hem eğlenceli, harika bir dosttur. Narin ve hassas, dolayısıyla zaman zaman alıngan, öte yandan da çok zeki, duyarlı, sevecen, sıcacık, derin ve müthiş bilgili bir kadındır.
Şefkatli ve fedakar, gül yürekli bir evlattır. Anlatmaya sözcüklerin yetmediği, çok özel bir annedir.
Yaşamımın tüm aynalarına yansıyan güzel yüzü, doya doya, hasretle öpülesi, kırmızı hanımefendiye, 2 gün sonra 54. yaşını kutlayacağı için kırık dökük bir portre denemesi armağan etmek istemem de, işte tüm bunlar sayesindedir...Nergis kokulu yıllar olsun!


7 Aralık 2010 Salı

Ah Ayşe Ah!!

'Şişmansan Hiç Çaren Yok!' Peki Ya Duyarsız Bir Gazeteciysen?




Ayşe Arman’ın, kendi deyimiyle “içeriden biri” olmayı denediği büyüüüük gazetecilik olaylarından en yenisini, obez bir kadın olmak deneyimi üzerine çiziktirdiklerini okuyorum.

Okuyorum ve bir karış açık kalan ağzımı, ofisin orta yerinde karizmayı çizdirmemek adına, binbir çabayla kapatmak zorunda kalıyorum.
Arman, empatik türbanlı’dan sonra bu defa da sempatik şişman olmayı deneme düşüncesinin müthiş orijinal ve “nasıl da bir sabah aklına geliveren” bir konu olmasından dem vuruyor.
Aklıma hemen, dünyaca ünlü süper model Tyra Banks’in, 2005 Kasım’ında aynı şeyi yapmış olması geliyor.


Banks, özel makyajla şişmanlatılarak sokaklarda dolaşmış, karşılaştığı aşağılayan davranışları televizyon şovunda gözleri dola dola anlatmış, stüdyoya çağırdığı obez teyzelerle birlikte, “ne var yani şişmansak, böyle de çekiciyiz ve istediğimizi yeriz” temalı bir bitiriş yapmıştı.
Konu Amerika’da haftalarca tartışılmıştı. 190 milyon kişinin obez ya da şişman olduğu, özellikle genç nüfusun bilinçsizce ve çok sağlıksız besleniyor oluşunun belgesellere bile konu edildiği ülkede, obeziteyi bu şekilde baştacı etmenin de, bu konuda ayrımcılık yapmak kadar yanlış olduğu, “mış gibi” yapan bir süper modelin reyting çabasından farklı bir hareket olmadığı günlerce yazılıp çizilmişti.
Beş yıl sonra Türkiye’de bir gazeteci çıkıyor, bunu yepyeni, özgün bir projeymiş gibi sunuyor.



Arman, yazısına, 3 saatlik makyajla şişmanlama sürecinin nasıl da uzun ve zor olduğunu, o aşamayı, sevgilisiyle ve kızıyla kumsallarda hopladıklarını hayal ederek atlattığını ballandıra ballandıra anlatarak başlıyor.
Daha sonra, kendisi gibi gazeteci, ve “onlar gibi” şişman olan arkadaşıyla birlikte sokaklarda, kafelerde, spor salonlarında nasıl aşağılayıcı bakışlarla karşılaştıklarını anlatıyor.
Akrabalık klasmanından yazılarına sokuşturmaya bayıldığı kayınpederi Haldun Dormen’in kendisini tanımadığını, kayınvalidesi Betül Mardin’in ise sesinden şıppadanak tanıdığını ekliyor.
Yolda karşılaştığı Ahmet Altan’ın tepkisizliğini, hemen ardından “benim ben, Ayşe!” diye sürpriiiizzzz ceee-eeee yapıncaysa, Altan’ın nasıl da şaşkınlıklara gark olduğunu anlatıyor.
Arman, yıllar önce Tyra Banks’in konuyu “yaşasın şişmanlık” diye bağlayışının kopardığı gürültüyü okumuş olduğundan mıdır, nedir, “obezim ama mutluyum büyük bir yalan” diyerek, yüksek dereceden empatik çıkarsamasını, Banks’in aksi yönünde yapıyor.
Bu çıkarsamadan sonra da, yazıyı “bu macera da burada bitiyoor” sözleriyle, “duyarlılığından prangalar eskittim” kıvamında sonlandırıyor.
Sizi bilemem, ama benim beynimde, bu yazıları okuduğumdan beri sigortalar atık.

Bu konuyu bu biçemle yazana mı, yazılanı manşet dehşet duyurana mı, yazarın etrafında, “yahu emin misin” diye sorgulayan sağduyulu birilerinin eksikliğine mi, ayıla bayıla okuyanlara mı söylemeli bilinmez; ama obezite ciddi bir hastalıktır.
Medikal literatürde obezite, “insan vücudunda yağ hücrelerinde depolanan doğal enerji rezervlerinin ciddi risk oluşturacak düzeyde artması ve sonuçta ölüm oranlarının kaçınılmaz olarak yükselmesi ile karakterize olan bir hastalık” olarak tanımlanıyor.
Obezitenin tehlikelerine, bilinçli beslenmeye, sağlıklı yaşama dair herkesin, özellikle de fast-food zincirlerine ve abur cubura karşı çocukların bilinçlendirilmesi gerekiyor.
Bunu yaparken haddini aşmamak, duyarlılığını yitirmemek, şişman insanlara karşı ayırımcı, ötekileştirici ve çirkin davranışlara girmemek, doğallıkla olmazsa olmaz bir önkoşul. Ancak bu öğretiye işaret etmenin yolu da bu türden bir içi boş sansasyon gazeteciliği değil, olmamalı!

Elif Şafak’ın, kanımca en muhteşem yapıtı, “görmek ve görülmek üzerine bir roman” olan Mahrem’in baş öyküsü, aşırı şişman bir kadın ile cüce sevgilisinin aşkıydı. Çocukluğunda uğradığı cinsel taciz sonucu, ağzındaki kekremsi tattan kurtulmak için durmadan yemeye başlayan baş karakteri okuduğumda, henüz hiçbir resmini görmemiş olduğum Elif Şafak’ın büyük bir olasılıkla obez bir kadın olduğunu düşünmüştüm.

Sonradan, çok çarpıcı bir biçemle, iç görülü bir duyarlılık ve dupduru, akıcı bir dille yazan bu kadının incecik, gencecik ve çok güzel olduğunu fark ettiğimdeyse olağanüstü yapıtına ilişkin beğenim bir kat daha, ama sadece bir kat daha artmıştı.
Şafak, obez bir kadının iç dünyasını müthiş bir derinlik ve duygu birlikteliğiyle anlatmış, ancak konuyla ilgili ne üstenci bir bakış ortaya koymuş, ne de olumlu veya olumsuz bir yargıda bulunmuştu.
Daha insani ve etik olanın böyle bir duruş olduğunun Ayşe Arman’a anımsatılmasında yarar var.
Seçmiş olduğu gazetecilik türünden doğru, bu tip dosyalar illa da yapılacaksa, “mış gibi” haline gelene dek yaşanan makyaj ve hazırlık sürecini, incelikle obezite arasındaki tezatı gözlere soka soka anlatmamak; yaşanan deneyimleri aktarmak ile, duyarsızca kesin hükümlerde bulunmak arasındaki ince çizgiyi ayırt etmek gerektiğine de yürekten inanıyorum.
Herkesin belleklerini balık formatına sokarak, “orijinal düşünce ve buluşları olan bir yazar” mış gibi yapmanın etik boyutunu çok sorunlu bulduğumu da belirtmeliyim.

3 Aralık 2010 Cuma

"Big Mistake...Huge"

Seyretmeye doyamadığım filmler listesinde, kraliçe Audrey'in Roman Holiday, doğallıkla My Fair Lady, Funny Face, Sabrina, B'fast at Tiffany's gibi filmlerinin yanı başında, Julia Roberts'ın sabun köpüğü tatlı filmleri sıralanır. Notting Hill'e, Steel Magnolias'a, Runaway Bride, My Best Friend's Wedding ve tabii, Pretty Woman'a bayılırım. (Closer, Sleeping with the Enemy vb, çok iyi olsalar da bu sabun kategorisine sokmadığım filmlerini bilhassa saymadım, EatPrayLove'a da zaten hiç bayılmadım).
Dün akşam bir butikte, salağın biri yüzünden kan beynime sıçradı da, Pretty Woman'ı oradan çağrıştırdım. Durun baştan anlatayım...
Haftaya Ankara'da evlenicek olan çok sevgili bir dostun düğünü için elbise bakıyordum. (Bilmeyenler için Amsterdam'da her gün 5'de kapanan dükkanlardan, çalışan kimse zırnık yararlanamadığı için, Perşembe akşamları koopavond, yani alışveriş akşamıdır; tüm dükkanlar 9'a dek açık kalır, hatta devlet ofisleri belediye binaları vs, her zamankinden geç kapanır).
Ben de iş çıkışı, uzun bir tuvalet bulursam 1 haftaya tadilatı ancak yetişir gazıyla, kar-buz-soğuk dinlemeden, hoş elbise ve tuvaletler olan ender butiklerden birine gittim. İş çıkışı son derece yorgun, dışarısı buzul çağı olduğundan kelli tambi kardanmadam tadında, ugg'lı mugg'lı (bkz:dünkü yazı) bi haldeyim. Kaya kaya içeri girdim, bakınıyorum. 3 katlı, en üst katında gece elbiseleri olan bi yer, daha önce de çok alışveriş yapmışlığım olduğu için hangi katta ne olduğunu da biliyorum.
İçeride en çok 3-4 müşteriyiz, 3 de tezgahtar var. Katları çıktım, baktım en üst katta ışık mışık yok, o sırada o kattan inen şef tezgahtara pardon dedim, en üste çıkacağım gece elbisesi için, çıkamazsınız deyiverdi. Nasıl yani? soruma da, son derece ters, asık suratlı, tam servis endüstrisinden zerre anlamaz gıcık Dutch ifadesiyle, iki araba lafla cevap verdi: "Biz 3 kişiyiz, her kata yetişemeyiz, almayıp bakacaksanız zaman kaybı olur, sonra gelin vs vs vs". Öyle afalladım, öyle aptalladım ki, "Siz gerçekten ciddi misiniz? Böyle bi tutum böyle bir satış tavrı olabilir mi?"den öte bir tepki veremedim. Sonra da kendime gıcık oldum, şunu şunu deseydim diye içimden ingilizce saydıra saydıra kendimi karlı yollara vurdum.

İşte oradan sonra yürürken gözümün önüne Julia Roberts'ın, önceki gün kendisine mok muamelesi yapan snob RodeoDrive butiğine şıkırşıkır dalıp "You work on commission right? Big mistake, huge!" diyip çıktığı, hepimizin bu tip küçük intikamlara ve adalete bayılan yüreciklerine serin sular serptiği sahne gözümün önüne geldi.

Tam bi "hani bi zamanlar fakir ama gururlu bi genç vardı" sahnesi!

Haa, bu arada hemen ardından girdiğim, tatlıcık tezgahtar kızların insanı iyi hissettirdiği, sıklıkla gidip pek sevdiğim minik bir butikte, zarif bir kokteyl elbisesini, üstelik üzerime cuk oturan bir bedende ve indirimde buldum, iyi ki kadının sevimsizliği tutmuş da oradan bi şey almamışım dedim, o da ayrı mesele!

Baksanıza, çok tatlı diil miiy?!



2 Aralık 2010 Perşembe

Hava Nasıl Oralarda, Üşüyor musun - tırınım...

...kar yağıyor saçlarıma, biliyor musun?
diye akıp giden türküyü severim. Bu aralar bana sürekli bu nakaratı anımsatan, gerçekten ama gerçekten buzzz gibi Amsterdam havasınaysa hala alışamadım!
Küresel ısınma bunun neresinde haaa, neresinde diye şarlatacak denli amansız bir soğuk var kaç gündür.
Lapalapa kar yağarken, bir yandan da çok şiddetle rüzgar estiği için, sokakta geçen 2. dakikadan itibaren inceden sayıp sövmeye başlamak, 5. dakikadan sonra palto-balıkçıyaka-çiftçorap-eldiven-atkı-bere güruhuyla fazla sıkıştırılmış bir lahana bebek şeklinde gezmenin hiç kar etmemesi, 10. dakikada kendinizi bi yere, eve, ofise, hiç diilse tramvaya atmazsanız "aha şimdi kulağımdan parça düşücek, Amsterdam'da VanGogh olucam anasını satayım" diye düşünmek şeklinde bir seyir izliyor yürüyüşler...
Hepsini geçtim, topuklu giymeyi bunca seven, "bugün ne giysem"e illa ayakkabıdan başlayan, arada bir ayakkabı dolabının karşısına oturup sigara-kahve içerek sayısız ayakkabısını seyre dalacak denli konuya takık olan kokoş ruhlu bir kadının, Ulu Manitu terliği gibi kimselere yakışmayan bir çizmeyi üniforma haline getirmesi, çıktığından beri direndiği, süper rahat çok sıcak olsalar da şekilsiz olan Ugg'lara karşı sonunda beyaz bayrağı açmış olması reva mıdır, söyleyiniz reca ederim! Ühüüüü...